Ütopya yani varolmayan, tasarlanan ülkeleri, toplumları anlatmak için kullanılan bir sözcüktür. Platondan beri süregelen, insanın en mükemmel yaşayış biçimini arama ve tasvir isteği hiç dinmemiştir. Adalet, doğruluk ve paylaşım ekseninde dönen, herkesin mutlu olduğu ve en üst bilgi düzeyine ulaştığı bir rüyayı temsil eden ütopyalar, bireylere sonsuzluk vaad eder.
George Orwell ''1984'' adlı romanında bu ütopik tanımları tam tersine çevirerek despotluğun, ahlaksızlığın ve teknolojinin son derece ileri olduğu bir toplum tasvir ederek bir anti-ütopya yaratır. Madalyonun diğer yüzünü de görmemizi ister bir şekilde.
Bugün dünya nereye yakındır? Herkesin mutlu olduğu , para yerine ihtiyacın kadarını tükettiğin , eşit bir topluma mı? Yoksa despotluğun ve zalimliğin zirve yaptığı, en yakınların bile birbirlerini rant ve para uğruna ''sattıkları'' bir topluma mı?
Küreselleşen ve kitleleri bir araya getiren dünya bize hangi rüyayı veriyor?
Dünya çok da adil bir yer değil, hatta acımasız bir çoğumuza, fırsat eşitliği var derken , örgütlerin ve kuruluşların himayesi altına girmediğimiz sürece bu bile imkansız. Herkesin eşit olduğu bir dünya düşünebilir mi? Sanırım imkansız. Zaten biyolojik olarakta eşit olduğumuzu iddia etmek saçma olur. Kadın ve erkek arasında ki eşitsizlik bile yaratılıştan gelir. Ancak eşitsizlikleri minimize etmeye çalışmak ve onları yok göstermekte bana ters geliyor. Doğal olanla oynamak ve onu bozmak son zamanlarda başımıza büyük felaketler açtı. En son örneği de iklim değişikliği dediğimiz ve kış aylarında bile yazı aratmayan sıcaklar gibi bir çok etkisi hissedilen ''doğal olanı bozma'' hastalığımız aslında eşitsizlikleri ortadan kaldırmaya çalıştığımız için ortaya çıkmıştır. Estetik, alıveriş çılgınlığı, pahalı ve lüks olana tutku yeniden yıkılıp inşaa edilen devasa yapılar hepsi eşitsizlikleri kapatacağına , uçurumlar yaratmıştır. Bu uçurumlar da doğal olarak mutluluğu ve dostluğu körelten ve toplumsal değerleri yutan bir hale gelmiştir. Eşitlik ve mükkemel toplum olguları daha da yozlaşmış ve birbirinden kopuk bireyler yaratarak , kitleler arasında yanlızlık ve kin duygusunu en yüksek seviyeye çıkarmıştır.Kin diyorum , çünkü ne denli güçlü bir kelime olduğunun farkındayım. Kin, nefretten de öte bir duyguyu temsil eder nefret bir şekilde poztife dönüşebilir ancak kin, hiç bitmeyen bir öfkeyi temsil eder. İşte bu kin bugün bölünme, açlık, işsizlik ve daha nice problemin kökenidir. Bu kin sadece fakir ve ya ulaşamaynın duyduğu kin değil, aynı şekilde sahip olduklarının kendisinden alınmasına dayanamayan ve kendinden aşağı olanlara hiddet duyan kesimin kinidir.
Ancak unutmamak gerekir ki değişikliğe açık olamayan ve değişimden korkan toplumlar, bu eşitsizlik ve uçurumla yaşamaya mahkumdurlar.Zamanın ve çağın gerisinden takip eden toplumlar taklit ederek sadece dışarıdan eşit gözükebilirler.Gerçekten Atatürk'ün de bahsini ettiği münasır medeniyetler seviyesi, bir kesimin yalakalığını yaparak, ya da batıyı taklit ederek değil, kendi değerleri ve düşünceleri doğrultusunda kendi gerçekleri üzerine kurulu bir toplumun portresidir. Ancak bugün o portreden ne kadar uzak olduğumuz, kendi içimizde düştüğümüz durumla açıkça görülebilir. Kendimizi attığımız her adımda boşlukta bulamamızın sebebi de buradan kaynaklanır.Kendi değer ve gerçeklerinden uzaklaşmış nesiller yaratılıarak, gözleri bundan 10 yıl sonrasını bile zor gören bu kuşaklar, benim tanımımla kayıp kuşaklardır. Ancak tüm suç onların mı? Bunu sadece yetişenlere değil yetiştirenlere de bakarak söylememiz gerekir. Öyle ya aslan yattığı yerden belli olur.
Yaşamın Altın Sözleri
''Terk edenler asla kazanmaz.
Kazanan asla terk etmez.Bazı insanlar keyifle ıslak çalar. Hayatları muhteşemdir.Bazıları durmandan ağlar ve inler..Ben çocuklara hep aynı şeyi söylerim...Şikayet etmeyin ,itham etmeyin,açıklamaya çalışmayın..
Hayatın sloganı asla bırakmayacaksın'dır.Çoğu terk edişimizde, zafere bir kaç adım kaldığının farkında bile olmayız.Başarı yarışmanın kendisinden bir saniye daha fazla dayanabilirsek bizimdir.''
McDonald Valentine
26 Aralık 2010 Pazar
25 Aralık 2010 Cumartesi
Kahraman
Sözlerime güzel bir tablo çizerek başlamak isterdim ancak yapamam; her şeyden önce aklım izin vermiyor buna. Her sabah kalktığımda o gününün ne kadar güzel olacağına dair duygularla başlamak istesemde bu isteğim saatler ilerledikçe azalıyor. Hayır depresyonda değilim, bir hastalığımda yok; zaten problemde bu. Ben hiç bir şeyi olmadan hasta biriyim; neden mi? İşler ters gittiğinde şikayet ederim, başarısız olduğumda hatayı başkasında ararım ve denemeden yenilgiyi kabul ederim. Ben hastayım evet, hasta olmadan kendimi hasta hissettiğim için...
Zaman zaman sizde mi böyle hissediyorsunuz? O zaman durup düşünmenin vakti gelmişte geçiyor demektir.Bir önceki yazımda vizyondan bahsetmiştim, ulaşmak istediklerimizden, hayallerimizden...Ancak bazen öyle zamanlar olur ki onları düşünmek bile istemeyiz. İşte ben öyle bir güne uyandım; ancak sonra öğrendiğim bir olay bakış açımı değiştirdi....
Genelde sıkıldığım zamanlarda kahve içmeye gittiğim bir yer vardır, kalabalık olur ama belki de bu yüzden severim orayı; ya da kalabalığın arasında kaybolduğum için bilmiyorum. Elimde bir kitap, kahvemi içerken sesler beni hiç rahatsız etmez.Orada çalışan bir görevli, ne içtiğimi bilir düzenli olarak gittiğim için, bu yüzden de muhabetimiz vardır az çok. Ben Fransa'ya gitmeden önce de eşinin rahatsız olduğunu söylemişti daha doğrusu ben moralsiz görünce sorunca anlatmıştı o da. Her neyse aradan 2.5 ay geçti,ben tatile geldim, yine aynı yere kahve içmeye gittim,o da oradaydı yine, güleryüzlü,içten gülümsemiyle karşıladı beni. Oraya gittiğim sürece onu hiç sinirli,kaba ya da bıkkın görmedim, o günde öyle değildi zaten...Bense kafamda binlerce düşünceyle girmiştim oraya kafamdaki karşıklık başımı ağrıtıyor, güneşli bir Aralık gününün zevkinden mahrum bırakıyordu.Kısa zaman için buradaydım ve özlediğim neresi varsa gezmeye çalışıyordum ama bir yanda da kendime göre büyük sorunlarımla uğraşıyordum.Sıkıntılı bir şekilde kahve istedim,bana hoşgeldin dedi. Bende dalgın bir şekilde evet, kusura bakma hoşbulduk dedim. Kahvemi getirdi, hala gülümsüyor, iyi olup olmadığımı soruyordu bende ona alışmanın zor olduğunu başlarda ancak halledeceğimi söylüyordum, kısacası laf salatası yapıyordum.Birden aklıma hasta olan eşi geldi, nasıl diye sordum.O gülen suratı ilk defa buruştu, gözleri yere kaydı, sonra suratıma bakıp yarı hüzünlü, yarı mağrur bir şekilde eşimi kaybettim dedi. Ben suratımda ki salak ifadeyi çoktan silmiştim, şok olmuştum. Duyduğum karşısında bir kaç saniye ne diyeceğimi bilemedim, ardından kendimi toparlayıp başın sağolsun demekten başka hiç bir şey gelmedi aklıma. Bir de oğlu vardı, onu sordum ardından, henüz anaokuluna giden bir çocuk.Zor olduğunu ancak her gece oyuncakla, bir şeyle kandırdığını elinden geldiğince eğlendirmeye çalıştığını söyledi. Konuşmayı bir masanın hesap istemesi kesmişti, her zamanki gülümsemesini takınıp masaya koştu. Bense çöküp kalmıştım masamda, sadece bir kaç dakika önce saçma problemlerime takılmışken, tokat gibi çarpmıştı bu bir kaç saniyelik konuşma.
Sonra düşündüm...
6.5 milyarlık dünyada, her bir insanın ayrı bir hayat taşıdığını ve çoğunun yaşadıkları (bende dahil) o dünyayı nasıl mahvetmeye çalıştıklarını gördüm hem de hiç bir sıkıntıları yokken. Bazılarının da küçük dünyalarına nasıl hapsolduklarını gördüm, sınırları geçmek varken, hem sınır dediğimiz nedir ki ?Ülkeler arasında ki var olmayan sadece haritalarda ki kalın çizgiler gibi, kafamızın içinde de böyle kalın çizgiler oluşur işte. Bir fikre saplanıp kaldı mı beyin, o kalın sınırlar bir adım öteye geçmeye izin vermez, hasta eder bizi. Bunun en uç örneği paranoyaklıkta görülür, bir hastalıktır aslında, rahatsız olan kişi evinden bile adım atamaz hale gelir ileri boyutlarında. İşte böyle beynimizi çevreleyen sınırlar hepimizin kafasında vardır; onlar genellikle bize çizilen sınırlardır. Kurtulmak zordur bunlardan. Adetler,gelenekler,görenekler bazen en çok engelleyen sınırlar olur bizleri.Ailemiz, kimi zaman arkadaşlarımız çizer, ancak çoğunlukla biz yaratırız onları.
İşte bu kafe de çalışan adam bence o sınırları çoktan aşmış biriydi... Hepimizin örnek aldığı kahramanlar vardır hayatta, süperman gibi çocukken ya da herhangi bir film artisti büyüyünce. Bizlere rol modeli olanları uzaklarda ararız genellikle,ulaşılmaz sandıklarımızda. Ancak gerçeğin burnumuzun dibinde olduğunu bazen bir olayla anlarız. O adam benim için bir rol modeli oldu çünkü her ne olursa olsun ayakta kalmaya çalışan ve hayat sevincini kaybetmeyen, acısını yaşayan ancak hayatın devam ettiğini kabullenen ve savaşmaya devam eden bir adam. Bu adam bir silahşör yada şövalye değil sadece normal biriydi. Ancak asıl mucizenin normal kalabilmekte olduğunu hatırlattı bana.
Shakespeare ünlü oyunu Hamlette, olmak yada olmamak pasajında şöyle yazar:
''Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi:
Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor
Yürekten gelenin doğal rengini''
Zaman zaman sizde mi böyle hissediyorsunuz? O zaman durup düşünmenin vakti gelmişte geçiyor demektir.Bir önceki yazımda vizyondan bahsetmiştim, ulaşmak istediklerimizden, hayallerimizden...Ancak bazen öyle zamanlar olur ki onları düşünmek bile istemeyiz. İşte ben öyle bir güne uyandım; ancak sonra öğrendiğim bir olay bakış açımı değiştirdi....
Genelde sıkıldığım zamanlarda kahve içmeye gittiğim bir yer vardır, kalabalık olur ama belki de bu yüzden severim orayı; ya da kalabalığın arasında kaybolduğum için bilmiyorum. Elimde bir kitap, kahvemi içerken sesler beni hiç rahatsız etmez.Orada çalışan bir görevli, ne içtiğimi bilir düzenli olarak gittiğim için, bu yüzden de muhabetimiz vardır az çok. Ben Fransa'ya gitmeden önce de eşinin rahatsız olduğunu söylemişti daha doğrusu ben moralsiz görünce sorunca anlatmıştı o da. Her neyse aradan 2.5 ay geçti,ben tatile geldim, yine aynı yere kahve içmeye gittim,o da oradaydı yine, güleryüzlü,içten gülümsemiyle karşıladı beni. Oraya gittiğim sürece onu hiç sinirli,kaba ya da bıkkın görmedim, o günde öyle değildi zaten...Bense kafamda binlerce düşünceyle girmiştim oraya kafamdaki karşıklık başımı ağrıtıyor, güneşli bir Aralık gününün zevkinden mahrum bırakıyordu.Kısa zaman için buradaydım ve özlediğim neresi varsa gezmeye çalışıyordum ama bir yanda da kendime göre büyük sorunlarımla uğraşıyordum.Sıkıntılı bir şekilde kahve istedim,bana hoşgeldin dedi. Bende dalgın bir şekilde evet, kusura bakma hoşbulduk dedim. Kahvemi getirdi, hala gülümsüyor, iyi olup olmadığımı soruyordu bende ona alışmanın zor olduğunu başlarda ancak halledeceğimi söylüyordum, kısacası laf salatası yapıyordum.Birden aklıma hasta olan eşi geldi, nasıl diye sordum.O gülen suratı ilk defa buruştu, gözleri yere kaydı, sonra suratıma bakıp yarı hüzünlü, yarı mağrur bir şekilde eşimi kaybettim dedi. Ben suratımda ki salak ifadeyi çoktan silmiştim, şok olmuştum. Duyduğum karşısında bir kaç saniye ne diyeceğimi bilemedim, ardından kendimi toparlayıp başın sağolsun demekten başka hiç bir şey gelmedi aklıma. Bir de oğlu vardı, onu sordum ardından, henüz anaokuluna giden bir çocuk.Zor olduğunu ancak her gece oyuncakla, bir şeyle kandırdığını elinden geldiğince eğlendirmeye çalıştığını söyledi. Konuşmayı bir masanın hesap istemesi kesmişti, her zamanki gülümsemesini takınıp masaya koştu. Bense çöküp kalmıştım masamda, sadece bir kaç dakika önce saçma problemlerime takılmışken, tokat gibi çarpmıştı bu bir kaç saniyelik konuşma.
Sonra düşündüm...
6.5 milyarlık dünyada, her bir insanın ayrı bir hayat taşıdığını ve çoğunun yaşadıkları (bende dahil) o dünyayı nasıl mahvetmeye çalıştıklarını gördüm hem de hiç bir sıkıntıları yokken. Bazılarının da küçük dünyalarına nasıl hapsolduklarını gördüm, sınırları geçmek varken, hem sınır dediğimiz nedir ki ?Ülkeler arasında ki var olmayan sadece haritalarda ki kalın çizgiler gibi, kafamızın içinde de böyle kalın çizgiler oluşur işte. Bir fikre saplanıp kaldı mı beyin, o kalın sınırlar bir adım öteye geçmeye izin vermez, hasta eder bizi. Bunun en uç örneği paranoyaklıkta görülür, bir hastalıktır aslında, rahatsız olan kişi evinden bile adım atamaz hale gelir ileri boyutlarında. İşte böyle beynimizi çevreleyen sınırlar hepimizin kafasında vardır; onlar genellikle bize çizilen sınırlardır. Kurtulmak zordur bunlardan. Adetler,gelenekler,görenekler bazen en çok engelleyen sınırlar olur bizleri.Ailemiz, kimi zaman arkadaşlarımız çizer, ancak çoğunlukla biz yaratırız onları.
İşte bu kafe de çalışan adam bence o sınırları çoktan aşmış biriydi... Hepimizin örnek aldığı kahramanlar vardır hayatta, süperman gibi çocukken ya da herhangi bir film artisti büyüyünce. Bizlere rol modeli olanları uzaklarda ararız genellikle,ulaşılmaz sandıklarımızda. Ancak gerçeğin burnumuzun dibinde olduğunu bazen bir olayla anlarız. O adam benim için bir rol modeli oldu çünkü her ne olursa olsun ayakta kalmaya çalışan ve hayat sevincini kaybetmeyen, acısını yaşayan ancak hayatın devam ettiğini kabullenen ve savaşmaya devam eden bir adam. Bu adam bir silahşör yada şövalye değil sadece normal biriydi. Ancak asıl mucizenin normal kalabilmekte olduğunu hatırlattı bana.
Shakespeare ünlü oyunu Hamlette, olmak yada olmamak pasajında şöyle yazar:
''Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi:
Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor
Yürekten gelenin doğal rengini''
18 Aralık 2010 Cumartesi
Vizyon
İnsan doğası gariptir; olmaya çalıştığı kişiden çok olması istenilen kişi olur. İşte bu yüzden de hep hayal kırıklığına uğrar.Genelde hayallerini gerçekleştirdim diyen insanların hayatları zorluk ve engellerle doludur; çünkü kendi istedikleri yolda gitmek isterken devamlı olarak başkalarının yönlendirmelerine maruz kalırlar.Bazıları söylenen olumsuz ve ya olumlu hiç bir şeyi umursamayıp yoluna devam ederken bazıları için söylenenler o kadar büyük önem taşır ki onlar bir zaman sonra artık başkaları onları yönlendirmeden hayatlarına devam edemezler.
Fransa'da eğitim gördüğümü ve burada ki izlenimlerimi aktaracağımı daha öncede söylemiştim.2.5 ayda öğrendiğim en iyi ders bir vizyon sahip olunması gerektiği oldu. Aslına bakarsanız bu öğrendiğim ders, burada business dedikleri firmaların yönetimi dersi olarak geçiyor. İlginç olan firmaların ve markaların da aynı kişiler gibi bir karakteri,kişiliği olması gerektiği. Yine kişiler gibi bir vizyonu ve misyonu olması da gerekiyor firmaların. Bugün; herhangi bir firmanın internet sitesine girdiğiniz zaman, firma hakkında ki bilgilerde vizyon ve misyon kısmını hemen her zaman görebilirsiniz. Bu niye bu kadar önemli? Çünkü hedefi ve hedefine ulaşmak için yapacaklarını belirlemeyen bir firmanın geleceği de olamaz.
İşte aynen bunun gibi vizyonu ve misyonu olmayan kişiler de gelecekleri hakkında endişeye kapılırlar çünkü asla tam olarak ne yapacaklarını bilemezler. Peki vizyon nedir ne işe yarar? Vizyon; kısaca kişinin hayattaki en temel amacıdır. Bu amaç ve ya hedef herhangi bir meslek sahibi olmaktan, cumhurbaşkanı olmaya kadar geniş bir yelpazeyi kapsar. Vizyon gerçekçi olması gerektiği kadar (kişinin yetenek ve kişiliğine uygun ulaşabileceği hedef) aslında hayal de gerektiren bir olgudur. Hayal gerektirir çünkü hayal etmediğiniz sürece kendinize koyacağınız hedef de bir o kadar küçük olur. Misyon kavramı ise koyduğunuz hedefe ulaşmakta kullanacağınız araçlar,insanlar,yetenekler ve eğitimin tümüdür. Misyon amaca ulaşmakta gösterdiğiniz gayret ve icraattır.
Vizyon ve misyon bir bütün olarak kullanıldığında ortaya kişisel bütünlük ve kendini gerçekleştirme dediğimiz kavram çıkar. Kendini gerçekleştiren insanlar belli bir noktaya gelmiş, kendilerini tanıyan, sınırlarını bilen ve prensiplerinden taviz vermeyen sağlam kişilerdir.Vizyonu olan bir kimse güçlü olur çünkü karakteri oturmuş ve ne istediğini bilir. Karşılarına çıkan engeller onları yıldırmaz. Hataları onları yok etmez,güçlendirir.Vizyonu olan bir kimse öğrenmenin hayat boyu devam eden bir süreç olduğunu unutmaz.
Hayatta bir amaç uğruna savaşmak ve o yolda kaybetmek bile bir erdem sayılır. Aslına bakarsanız, kaybetmek zayıf ve hata yapmayı göze alamayanların uydurduğu bir kelimedir, çünkü devamlı öğrenen ve yoluna devam eden bir kimse asla kaybetmez.
Son söz: ''Deha; bir insanın fikirleri gerçekleşinceye dek vizyonunu koruma yeteneğidir.'' Benjamin Franklin
Fransa'da eğitim gördüğümü ve burada ki izlenimlerimi aktaracağımı daha öncede söylemiştim.2.5 ayda öğrendiğim en iyi ders bir vizyon sahip olunması gerektiği oldu. Aslına bakarsanız bu öğrendiğim ders, burada business dedikleri firmaların yönetimi dersi olarak geçiyor. İlginç olan firmaların ve markaların da aynı kişiler gibi bir karakteri,kişiliği olması gerektiği. Yine kişiler gibi bir vizyonu ve misyonu olması da gerekiyor firmaların. Bugün; herhangi bir firmanın internet sitesine girdiğiniz zaman, firma hakkında ki bilgilerde vizyon ve misyon kısmını hemen her zaman görebilirsiniz. Bu niye bu kadar önemli? Çünkü hedefi ve hedefine ulaşmak için yapacaklarını belirlemeyen bir firmanın geleceği de olamaz.
İşte aynen bunun gibi vizyonu ve misyonu olmayan kişiler de gelecekleri hakkında endişeye kapılırlar çünkü asla tam olarak ne yapacaklarını bilemezler. Peki vizyon nedir ne işe yarar? Vizyon; kısaca kişinin hayattaki en temel amacıdır. Bu amaç ve ya hedef herhangi bir meslek sahibi olmaktan, cumhurbaşkanı olmaya kadar geniş bir yelpazeyi kapsar. Vizyon gerçekçi olması gerektiği kadar (kişinin yetenek ve kişiliğine uygun ulaşabileceği hedef) aslında hayal de gerektiren bir olgudur. Hayal gerektirir çünkü hayal etmediğiniz sürece kendinize koyacağınız hedef de bir o kadar küçük olur. Misyon kavramı ise koyduğunuz hedefe ulaşmakta kullanacağınız araçlar,insanlar,yetenekler ve eğitimin tümüdür. Misyon amaca ulaşmakta gösterdiğiniz gayret ve icraattır.
Vizyon ve misyon bir bütün olarak kullanıldığında ortaya kişisel bütünlük ve kendini gerçekleştirme dediğimiz kavram çıkar. Kendini gerçekleştiren insanlar belli bir noktaya gelmiş, kendilerini tanıyan, sınırlarını bilen ve prensiplerinden taviz vermeyen sağlam kişilerdir.Vizyonu olan bir kimse güçlü olur çünkü karakteri oturmuş ve ne istediğini bilir. Karşılarına çıkan engeller onları yıldırmaz. Hataları onları yok etmez,güçlendirir.Vizyonu olan bir kimse öğrenmenin hayat boyu devam eden bir süreç olduğunu unutmaz.
Hayatta bir amaç uğruna savaşmak ve o yolda kaybetmek bile bir erdem sayılır. Aslına bakarsanız, kaybetmek zayıf ve hata yapmayı göze alamayanların uydurduğu bir kelimedir, çünkü devamlı öğrenen ve yoluna devam eden bir kimse asla kaybetmez.
Son söz: ''Deha; bir insanın fikirleri gerçekleşinceye dek vizyonunu koruma yeteneğidir.'' Benjamin Franklin
12 Aralık 2010 Pazar
Gizlilik
Çin'de kriz fırsat demektir. Ancak gün olmuyor ki dünya gündeminde başka bir kriz haberi çıkmasın. Ekonomik kriz, askeri kriz derken son kriz de Wikileaks krizi oldu. Önce nedir Wikileaks onu açıklamak gerek: Wiki aslında yeni bir sözcük; Wikipedia gibi en çok bilindik şekli ile anlatmak gerekirse; kullanıcıların internet sitesinde değişiklik yapılmasına izin verilen içerik anlamına geliyor.Wikipedia da bu paylaşılan bilgilerin içeriğinin değiştirilmesi ile karşımıza çıkıyor ancak bu sanal ansiklopedinin bir güvenilirliği yok çünkü isteyen herkes bilgileri herhangi bir kaynak göstermeden değiştirebiliyor.Her ne kadar denetleyici bir komisyon olsa da, sistemi kaynak alıp, bilgileri kullanmak güvenli değil. Wikileaks de aynı mantıkla çalışan bir site.Leak kelimesinin İngilizce karşılığı ise sızıntı.Wikileaks sitesi ise kısaca kullanıcıları tarafından gönderilen gizli belgeleri, yazışmaları toplayan ve bunları gönderen kişileri ifşa etmeden yayımlayan bağımsız bir organizasyon olarak tanımlanabilir.
Internet bağımsız bir ortam; isteyen istediğini her an her şekilde paylaşabiliyor. Bu şekilde de gizlilik de ortadan kalkmış oluyor. Her hangi bir arkadaşınızın, o anda nerede olduğunu ne yediğini ya da kimlerle olduğunu görebiliyorsunuz. Interneti bu kadar cazip hale getiren de bu zaten; milyarlaca, trilyonlarca bilginin saniye saniye paylaşılması. Bunca bilginin bir kitapta, dokümanda toplanması imkansız.Ancak internet ile bunlara ulaşmak da çok kolay. Sorunda özgürlüğün bu derece serbest olduğu yerde başlıyor. Özgürlük; canının istediğini canının istediği anda, istediği yerde yapmak değildir. Özgürlüğün bile çizilmiş sınırları vardır. Ancak internet bu gizliliği şeffaf bir hale soktu. Wikileaks de yaşananda bu oldu , ama en uç noktası yaşandı. Bir devletin gizli yazışmaları, herhangi birinin okuyabileceği bir şekilde paylaşıldı. Yayımlanan dokümanlar her ne kadar diplomatların bildirdikleri görüşleri oluştursa da (Şu ana kadar yayımlananlar), yine de devlet politikaları hakkında az çok bilgi içeriyor. Doğru bildiğimiz yada öyle sandığımız bir çok olayın da aslında perde arkasında oynananlar ile aynı olmadığını gözler önüne seriyor. Belgelerde çok ciddi iddialarda var; bunların Türkiye ile ilgili en önemli kısmı Türkiye'nin İran'ı potansiyel tehdit olarak görmesi ve Başbakanın 8 ayrı banka hesabı olduğu iddiaları.
Wikileaks'in kurucusu Julian Assange; Avustralya asıllı bir Amerikalı. 39 yaşında, 2006 yılında kurulan site, en önemli reklamını Amerikalı askerlerin sivilleri öldürdüğü bir video ile yaptı. Julian Assange bir kukla mı yoksa gerçekten halk yararına belgeleri açıklayan bir kahraman mı tartışılır. Ancak internet tarihinde yeni bir sayfa açtığı kesin.Assange şu anda İngiltere'de tutuklu ve sebebi ise Wikileaks değil, 2 kadın ile olan ilişkisi. Ancak bu davanın nasıl bir seyir izleyeceği belirsiz, çünkü hakkında ki suçlamalar aslında onu tutuklamak için yeterli değil ancak kendisinin teslim olduğu düşünülürse, sanırım hayatından endişe ettiği için teslim olduğu yorumu yapılabilir.Akla gelen en kafa kurcalayıcı soru ise Amerika gibi süper gücün , dünyanın her köşesinden her an haberdar olma imkanına sahip iken nasıl oldu da Assange'ın bu belgeleri yayımlanmasını engelleyemedi? Belgelerin çok ciddi krizlere sebep olabilecek bilgiler içerdiğini düşününce, aslında belgelerin belli bir amaçla halkın gözler önüne sürüldüğünü düşünüyorum.
Bundan sonra Wikileaks belgeleri azar azar her gün yayımlayacağını duyurdu, site bir çok siber saldırıya uğradı.Sitenin adının satın alındığı Amerikan şirketi siteyi kapadı, bağışların toplandığı hesabı İsveç Bankası dondurdu. Ancak site başka bir ülke üzerinden yayıma devam ediyor. Bundan sonra açıklanacak belgelerin içeriği daha da büyük önem taşıyacak. Assange çekmek istediği dikkati çekti ve çekmeye de devam etmek istiyor. Ancak komplo teorileri de muhtemelen bitmeyecek. Ve yine perde arkasında yaşananlar tüm bu şeffaflığa rağmen gizlenip örtülmeye çalışılanacak.
2 Kasım 2010 Salı
Kültür Şoku
Daha önceki yazımda, Fransa'ya yüksek eğitim amaçlı gittiğimi anlatmıştım ancak geleli henüz 1 hafta kadar olmuştu.Bu gün itibariyle 5.haftayı bitirmek üzereyim. Bir aydan fazla olmuş, ilk haftalarda ki heyecan ve merakımı kaybettiğimi söylemem gerek. Dışarı çıkarken bazen 2 kere düşünüyorum, insanlarla konuşmadan önce ise 10 kez. Buranın dilini bilmeme rağmen bazen dediklerimi anlamıyorlar, bazıları söylediklerime gülüyor.
Sınıf içerisinde de ilk hafta da başlayan ve devam bir iletişim problemim aşikar. Sınıfta ingilizce konuşulurken, dışarıda Fransızca konuşmak durumunda kalıyorum. Bu da genelde dilleri birbirine karıştırmama, cümleleri uzun bir süre düşünüp söylememe, ya da sadece susmama sebep oluyor.
Türkiye ile ilgili herhangi bir söz, bir yemek ismi ya da bir insan beni daha önce hiç duymadığım duygulara sürüklüyor. Bazen kendimi yanlız ve terkedilmiş hissediyorum. Buraya neden geldim ki gibi sorular soruyorum kendime. Buradayken insan evinin önünde ki bakkaldan günlük gazetesini alıp, boğazın üzerinden geçmeyi özlüyor. Kulağınızı o çok rahatsız eden martı sesleri ya da o sevmediğiniz yemek kokuları birden kulağınızda çınlayıp burnunuzda tütüveriyor. Dışarı çıktığınızda bir arkadaşınıza günaydın bile diyemediğiniz için sinir oluyorsunuz. Sürekli olarak havanın soğukluğundan bahsedip, şimdi İstanbul yanıyordur diye kendi kendinize söyleniyorsunuz. Trafiktan şikayet edip, küfürleri savururken aslında insanlarla dolu olan bir yerde olduğunuzu ancak çok sessiz, trafik olmayan ve herşeyin sinir bozucu bir düzende işlediği yerde anlıyorsunuz.
Evet bunlar benim kişisel olarak yaşadıklarım; sinir oluyorum, yanlız hissediyorum ve kendimi sorguluyorum. Ve benim gibi hisseden 1000 kişiyle daha aynı yerde kalıyorum. Yukarıda anlattığım tablo herne kadar ürkütücü, karamsar ve depresif gözüksede başka bir kültürle tanışan herkesin yaşadığı şeyler... Kültür şoku deniyormuş buna, benimkinden daha kötüleri de varmış, ellerini durmadan yıkayanlar, kendini yemeğe verenler ya da vazgeçenler... Hastalıkmış bu, grip gibi, geçer diyolar önce çok mutlu hissedip sonra kötü hissedermiş insan aynı benim gibi. Yani dibi görmek gerekmiş tekrar yukarı çıkmak için. İnsan hayatında kaç kere sıfırdan başlayabilir ki diye sormuştum kendime önceden ve cevabım 2. kez sıfırdan başlamak zordu. Ama anladım ki 2.kez bazen 3., 4. kez baştan almak gerekiyormuş hayatı. Doğru bildikleriniz yanlış, yanlış bildikleriniz doğru olabiliyormuş meğer. Tanıdığınızı ama iyi tanıdığınızı sandıklarınız meğer çok yabancı olabiliyormuş size, siz değiştiniz diye idda ederlerken kendileri değişebiliyormuş.Ülkem meğer ne kadar önemliymiş de haberim yokmuş. Konuştuğum dil, yazdığım yazı meğer ne kadar kolaylaştırıyormuş hayatımı. İnsana 25 inden sonra zor geliyomuş tekrar okuma yazma öğrenmek.
Eğer olur da çıkarsanız bir gün uzun süreli yurt dışına, sakın aldanmayın yaşadıklarınıza. Olduğunuz yerde de anlaşılmıycaksnız, sizi uğurlayanlar tarafından da. Sıfırdan başlamak kolay değildir, zaman ister , cesaret ister. Doğru yolda olduğunuzu size ancak kalbiniz söyleyebilir.
30 Eylül 2010 Perşembe
Avrupa İzlenimleri
Eğitimimi tamamlamak üzere Fransa'nın Rouen şehrine geldim. Henüz 1 hafta oldu ve kendimi bir düzene sokup, etrafla ilgilenmeye ancak başlayabildim. Burada yaklaşık 1,5 yıl geçireceğim için ince eleyip sık dokumaya çalışıyorum.Tabi ki bu yazıyı kendimden bahsetmek için yazmıyorum, arada sırada burada ki gözlemlerimi aktararak bir Türkiye ve Avrupa kıyaslaması yapmaya çalışacağım, henüz çevreyi iyi tanımadığım için ilk gözlemlerim kısıtlı olmakla birlikte sizlere genel bakış açısı da sunacaktır.
Ama Fransa'yı anlatmadan önce biraz geriye gidip konsolosluk sürecinden bahsetmek istiyorum. O kadar çok doküman ve belge talep ediyorlar ki her şeyi bir araya getirmeniz 1,5 ay kadar bir zaman alıyor, ben öğrenci vizesi aldığım bu işlemler normal turist vizesinden biraz daha uzun sürüyor ancak talepler hemen hemen aynı. Gelelim konsolosluğa ve konsoloslukta ki sürece: Öncelikle şunu belirtmem gerekiyor, polis sorgusunda sorulmayacak soruları yöneltiyorlar, bunun yanında genelde Türk çalışanlarla muhatap olsanız bile sanki karşısında bir başka ülke vatandaşı varmış gibi davranıyorlar. Herhangi kötü bir harekete maruz kalmamakla birlikte en rahatsız olduğum şeylerden biri insanları F tipi cezaevi kapısı gibi yerde bekletip, izdihama kadar gidebilecek bir düzende içeri alıyorlar yine aynı şekilde içeride gördüğünüz muamele de pek farklı değil, tabi ki ülkeler gelecek olan insanları araştırmalı ve ya belli kurallar dahilinde almalı ancak karşısındakinin de insan olduğunu unutmamalı...
Fransa'ya gelicek olursak; henüz çok yeni olduğum çok fazla bir gözlemim olmasa da, ilk izlenimlere göre Türkiye'den çok daha fazla düzenli, ve çok daha titiz bir çalışma şekilleri var. Kesin kurallar dahilinde ve kesin tarih ve rakamlar kullanarak iş yapıyorlar. Yabancı olun olmayın hiç bir şey için ne eksik ne de fazla bir şey ödüyorsunuz. Ancak şu gözümüzde çok büyüttüğümüz Avrupa'da dahi prosedür dediğimiz bürokrasi dediğimiz şey yavaş işliyor. Ayrıca teknoloji olarak ta bizden çok da ileri değiller, ticaret merkezi dedikleri noktalarda bulunan dükkan sayısı 6 yı geçmez hemde öyle aradığınız her şeyi bulamıyorsunuz. Ayrıca bir de saat olayı var ki Türkiye'de sabahlara kadar açık dükkanlara alışmış biri olarak en çok beni zor durumda bıraktı sanırım. Burada hayat akşam 8 en geç 9 gibi bitiyor. Açık tek bir dükkan bile kalmıyor. Para konusunda da çok hassaslar hani bizim migroslarda bile yaptığımız 10 kuruş, 20 kuruş kalsın muhabbeti burada yapılamaz her kuruşun hesabını yapıyorlar ve eğer bozuk paranız yok ne bir şey alabiliyorsunuz, ne de bir yere gidebiliyorsunuz. Burada iyi olan yani şu ana kadar benim açıkça gördüğüm en büyük fark düzen. Çok düzenli bir hayatları çok düzenli bir sistemleri eğer aynı düzeni biz de oturtabilirsek Avrupa'dan çok daha iyi olmamamız için hiç bir sebep kalmıyor.
Yeni insanlarla tanıştıkça ve daha çok yer görüp gezdikçe izlenimlerim daha da derinleşecektir.
Ama Fransa'yı anlatmadan önce biraz geriye gidip konsolosluk sürecinden bahsetmek istiyorum. O kadar çok doküman ve belge talep ediyorlar ki her şeyi bir araya getirmeniz 1,5 ay kadar bir zaman alıyor, ben öğrenci vizesi aldığım bu işlemler normal turist vizesinden biraz daha uzun sürüyor ancak talepler hemen hemen aynı. Gelelim konsolosluğa ve konsoloslukta ki sürece: Öncelikle şunu belirtmem gerekiyor, polis sorgusunda sorulmayacak soruları yöneltiyorlar, bunun yanında genelde Türk çalışanlarla muhatap olsanız bile sanki karşısında bir başka ülke vatandaşı varmış gibi davranıyorlar. Herhangi kötü bir harekete maruz kalmamakla birlikte en rahatsız olduğum şeylerden biri insanları F tipi cezaevi kapısı gibi yerde bekletip, izdihama kadar gidebilecek bir düzende içeri alıyorlar yine aynı şekilde içeride gördüğünüz muamele de pek farklı değil, tabi ki ülkeler gelecek olan insanları araştırmalı ve ya belli kurallar dahilinde almalı ancak karşısındakinin de insan olduğunu unutmamalı...
Fransa'ya gelicek olursak; henüz çok yeni olduğum çok fazla bir gözlemim olmasa da, ilk izlenimlere göre Türkiye'den çok daha fazla düzenli, ve çok daha titiz bir çalışma şekilleri var. Kesin kurallar dahilinde ve kesin tarih ve rakamlar kullanarak iş yapıyorlar. Yabancı olun olmayın hiç bir şey için ne eksik ne de fazla bir şey ödüyorsunuz. Ancak şu gözümüzde çok büyüttüğümüz Avrupa'da dahi prosedür dediğimiz bürokrasi dediğimiz şey yavaş işliyor. Ayrıca teknoloji olarak ta bizden çok da ileri değiller, ticaret merkezi dedikleri noktalarda bulunan dükkan sayısı 6 yı geçmez hemde öyle aradığınız her şeyi bulamıyorsunuz. Ayrıca bir de saat olayı var ki Türkiye'de sabahlara kadar açık dükkanlara alışmış biri olarak en çok beni zor durumda bıraktı sanırım. Burada hayat akşam 8 en geç 9 gibi bitiyor. Açık tek bir dükkan bile kalmıyor. Para konusunda da çok hassaslar hani bizim migroslarda bile yaptığımız 10 kuruş, 20 kuruş kalsın muhabbeti burada yapılamaz her kuruşun hesabını yapıyorlar ve eğer bozuk paranız yok ne bir şey alabiliyorsunuz, ne de bir yere gidebiliyorsunuz. Burada iyi olan yani şu ana kadar benim açıkça gördüğüm en büyük fark düzen. Çok düzenli bir hayatları çok düzenli bir sistemleri eğer aynı düzeni biz de oturtabilirsek Avrupa'dan çok daha iyi olmamamız için hiç bir sebep kalmıyor.
Yeni insanlarla tanıştıkça ve daha çok yer görüp gezdikçe izlenimlerim daha da derinleşecektir.
22 Eylül 2010 Çarşamba
Yeni Dönem
Türkiye; zorlu bir süreçten geçiyor hem politik hem de ekonomik anlamda; ekonomi yeni gelen verilerle diğer gelişen ve gelişmekte olan ülkelere göre daha çarpıcı bir artış hızı yakalamış durumda.Ancak 2008 verileriyle karşılaştırıldığında aslında pek de öyle olmadığı gözüküyor, halen kriz öncesi verileri aşabilmiş değiliz ancak ben kötümser değilim bu konuda çünkü daha kötüye gittiğimiz de söylenemez. Kaldı ki %11 lik bir büyüme 2010 yılı için gerçekten de ulaşılması güç bir rakamdı. Diğer yandan politik olarak ta, özellikle referandum sonrası oluşan hava sakin ve iyimser.Hayır veren de evet veren de bir şekilde mutabakata varmış gibi görünüyor. Sonuçtan memnun olunsa da olunmasa da , bence Türkiye sınırları içinde gerçekleştirilmiş en demokratik referandumdu. Her ne kadar siyasi partilerce bir seçim propagandasına dönüştürülmek istense de bence herkes inandığı şeye oyunu verdi. Ben hayır dedim, ancak bunun sebebi ne siyasi ne de kişisel bir durumdu, benim sebebim bana göre mantıklı olan yasaları içeriyor olsa da anayasal paketin tamamının oylanması yerine madde madde oylanmasından yanaydı,kaldı ki herkes her maddeyi kabul etmek zorunda değildi. Bende bu yüzden tercihimi bu yönde kullandım
ancak evet çıkması da beni üzmedi ya da endişelendirmedi, sonuç olarak demokratik bir ülkede çoğunluğun verdiği bir karara saygı duymak gerekir. Yine de beni korkutan şeyler de yok değil; sadece bu hükümet için değil, bundan sonraki tüm hükümetler için de olan bir tehlike: Yargı ve Yürütmenin iç içe girmesi, eğer bundan sonra böyle bir durum ortaya çıkarsa oluşan bu demokratik ve iyimser tablo yerini yine kötü ve tartışmalı günlere bırakabilir. Ekonomi ve politikanın bir birlerinin tamamlayıcı unsurlar olduğunu göz önüne alırsak siyasal istikrarsızlık ekonomiyede yansıyacaktır mutlaka.O yüzden bu dönemin, mümkün olduğu kadar ortaklaşa hareket ederek ve fikirlere saygı göstererek, kurumlarımızı yıpratmadan geçirmemiz gerekmektedir.
ancak evet çıkması da beni üzmedi ya da endişelendirmedi, sonuç olarak demokratik bir ülkede çoğunluğun verdiği bir karara saygı duymak gerekir. Yine de beni korkutan şeyler de yok değil; sadece bu hükümet için değil, bundan sonraki tüm hükümetler için de olan bir tehlike: Yargı ve Yürütmenin iç içe girmesi, eğer bundan sonra böyle bir durum ortaya çıkarsa oluşan bu demokratik ve iyimser tablo yerini yine kötü ve tartışmalı günlere bırakabilir. Ekonomi ve politikanın bir birlerinin tamamlayıcı unsurlar olduğunu göz önüne alırsak siyasal istikrarsızlık ekonomiyede yansıyacaktır mutlaka.O yüzden bu dönemin, mümkün olduğu kadar ortaklaşa hareket ederek ve fikirlere saygı göstererek, kurumlarımızı yıpratmadan geçirmemiz gerekmektedir.
9 Eylül 2010 Perşembe
İnanç
İnanç; insanların genellikle dinle bağdaştırdıkları bir kelimedir. Bir kişinin inancı onun hangi dine mensup olup olmadığı, ya da Tanrıya olan inancı söz konusu olduğunda dile getirilir. Ancak inanç sadece Tanrıya duyulan bir inanç mıdır? Bu bence kesinlikle bu kadar basit değildir.
İnançlarımız bizi ayakta tutan, hayata bağlı kalmamızı sağlayan, çoğu kez hareketlerimizi yönlendiren bir dizi alışkanlık ve düşüncenin ürünüdür. İnanç her ne kadar içten gelindiği sanılsa da , çevremizde olup bitenlerle de yakından ilgilidir. Bulunduğumuz mahalle, kasaba, şehir ya da ülke inançlarımızı etkiler bir ölçüde. Peki ya gerçekten inandıklarımız? Onlar yüksek sesle söylenebilecek kadar kolay mıdırlar? Eğer böyle olsaydı sanırım insanlar en yakınlarından bile gerçekte ne hissettiklerini gizlemezler, tarikatlar kurmazlar, ya da birbirlerine kin beslemezlerdi. Öyle ya inanç nefret ettiğimize karşı tepkimizi, sevdiğimize karşı minnetimizi gösterir çünkü.
Bastırılmışlık her toplumun yegane problemlerindendir, inançlarını özgürce söyleyebilenler hain, susanlar ise toplumun bir parçası olurlar.
İnanç bir insanı ne kadar yükseltebilir ise , o kadar alçaltabilir de. Körü körüne inanç ne kadar tehlikeli ise, içi boş bir inanç tutkusu da insanı bir o kadar hayattan kopartır.
İnanç yüzyıllar boyunca evrimini geçirmiş bir süreçtir; çok tanrılı dinlerden tek tanrılı dinlere, güneşe tapmaktan ineğin kutsallığına, dünyevi yaşamın ötesinde, mumyalanıp ahirete hazırlanma ya da kişiye ait eşyalarla gömülmeye kadar bir çok ritüelden geçmiştir.
İnsanoğlu tüm bu ritüeller arasında kendine sormak istediği ancak hep korktuğu sorunun cevabını aramış ya da bu şekilde kendi içsel yolcuğunu tamamlamaya çalışmıştır: Ölüm nedir? Ölümden sonra bu bedenlerin içlerindeki ruhlar nereye gitmişlerdir.
Bilimsel araştırmacılar ve doktorlar bile bu sorunun cevabını aramışlar ve ölüm anında ve sonrasında insanın bedensel ağırlığını ölçmüşlerdir. Her ne kadar bedenden 21 gram kadar bir azalma olduğu gözlemlense de bu ağırlık kaybının vücuttaki bazı kimyasalların atılmasından mı yoksa gerçekten ruhun çıkışından mı ötürü olduğu tam olarak belirlenememiştir.
Ancak gerçek şu ki istesek de istemesek de inanç hayatlarımızı bizim farkında olmadığımız kadar çok etkiler. Ruh örneğini vermemin amacı bilim dünyasının çoğu kez ateist yani tanrı tanımaz olduğu kanısının var olmasıdır. Ancak bu deneyi yapanlar yine bilim adamlarıdır. Yine ilginç bir örneği vererek, aslında inanmamış gibi gözükenlerin bile bir inançları olduğunu göstermektedir: Bir grup ateistten, bir kutuya önce herhangi bir şey koymalarını istemişler ve eğer koyarlarsa tanrının onu yok edeceğini söylemişler grubun hepsini denileni yapmış ardından gruptan sevdikleri bir eşyayı koymaları istenmiş bu kez grubun bir bölümü bunu yapamamış, ve son olarak ellerini koymaları istenmiş bu kez grubun %90 ı bunu yapmamış.* Tüm grup tanrı tanımaz oldukları halde ellerinin yok olma olasılığını çoğu göze alamamış, sonuçta aslında inanmadıklarını sandıkları halde buna tanrı demeseler bile bir şeye inandıklarını göstermiş oldular. Çünkü bu insan doğasında olan bir şey, öyle ya da böyle hepimiz bir şeylere inanarak yaşıyoruz ve bu her ne ise bizim hayatımızı şekillendiren şey oluyor.
*Bu deney Ertuğrul Özkök'ün ''Tuhaf''adlı kitabından alınmıştır.
İnançlarımız bizi ayakta tutan, hayata bağlı kalmamızı sağlayan, çoğu kez hareketlerimizi yönlendiren bir dizi alışkanlık ve düşüncenin ürünüdür. İnanç her ne kadar içten gelindiği sanılsa da , çevremizde olup bitenlerle de yakından ilgilidir. Bulunduğumuz mahalle, kasaba, şehir ya da ülke inançlarımızı etkiler bir ölçüde. Peki ya gerçekten inandıklarımız? Onlar yüksek sesle söylenebilecek kadar kolay mıdırlar? Eğer böyle olsaydı sanırım insanlar en yakınlarından bile gerçekte ne hissettiklerini gizlemezler, tarikatlar kurmazlar, ya da birbirlerine kin beslemezlerdi. Öyle ya inanç nefret ettiğimize karşı tepkimizi, sevdiğimize karşı minnetimizi gösterir çünkü.
Bastırılmışlık her toplumun yegane problemlerindendir, inançlarını özgürce söyleyebilenler hain, susanlar ise toplumun bir parçası olurlar.
İnanç bir insanı ne kadar yükseltebilir ise , o kadar alçaltabilir de. Körü körüne inanç ne kadar tehlikeli ise, içi boş bir inanç tutkusu da insanı bir o kadar hayattan kopartır.
İnanç yüzyıllar boyunca evrimini geçirmiş bir süreçtir; çok tanrılı dinlerden tek tanrılı dinlere, güneşe tapmaktan ineğin kutsallığına, dünyevi yaşamın ötesinde, mumyalanıp ahirete hazırlanma ya da kişiye ait eşyalarla gömülmeye kadar bir çok ritüelden geçmiştir.
İnsanoğlu tüm bu ritüeller arasında kendine sormak istediği ancak hep korktuğu sorunun cevabını aramış ya da bu şekilde kendi içsel yolcuğunu tamamlamaya çalışmıştır: Ölüm nedir? Ölümden sonra bu bedenlerin içlerindeki ruhlar nereye gitmişlerdir.
Bilimsel araştırmacılar ve doktorlar bile bu sorunun cevabını aramışlar ve ölüm anında ve sonrasında insanın bedensel ağırlığını ölçmüşlerdir. Her ne kadar bedenden 21 gram kadar bir azalma olduğu gözlemlense de bu ağırlık kaybının vücuttaki bazı kimyasalların atılmasından mı yoksa gerçekten ruhun çıkışından mı ötürü olduğu tam olarak belirlenememiştir.
Ancak gerçek şu ki istesek de istemesek de inanç hayatlarımızı bizim farkında olmadığımız kadar çok etkiler. Ruh örneğini vermemin amacı bilim dünyasının çoğu kez ateist yani tanrı tanımaz olduğu kanısının var olmasıdır. Ancak bu deneyi yapanlar yine bilim adamlarıdır. Yine ilginç bir örneği vererek, aslında inanmamış gibi gözükenlerin bile bir inançları olduğunu göstermektedir: Bir grup ateistten, bir kutuya önce herhangi bir şey koymalarını istemişler ve eğer koyarlarsa tanrının onu yok edeceğini söylemişler grubun hepsini denileni yapmış ardından gruptan sevdikleri bir eşyayı koymaları istenmiş bu kez grubun bir bölümü bunu yapamamış, ve son olarak ellerini koymaları istenmiş bu kez grubun %90 ı bunu yapmamış.* Tüm grup tanrı tanımaz oldukları halde ellerinin yok olma olasılığını çoğu göze alamamış, sonuçta aslında inanmadıklarını sandıkları halde buna tanrı demeseler bile bir şeye inandıklarını göstermiş oldular. Çünkü bu insan doğasında olan bir şey, öyle ya da böyle hepimiz bir şeylere inanarak yaşıyoruz ve bu her ne ise bizim hayatımızı şekillendiren şey oluyor.
*Bu deney Ertuğrul Özkök'ün ''Tuhaf''adlı kitabından alınmıştır.
17 Ağustos 2010 Salı
Saygı(nlık)
İnsan kime saygı gösterir? Saygı alınır mı? Saygı verilir mi? Bilgili olan herkes saygı duyulacak kişiler midir?
Saygı bu çağ içerisinde paslanmış bir kelime aslında, her şeyin sanallaştığı, çoğu kez yüzünü bile görmeden yaptığımız telefon konuşmaları ve iletişimin sınırsız olduğu bir ortamda aslında saygı dediğimiz olgu yerini çoktan sahte bir samimiyete bıraktı.
Bugün yoldan çevirip yaşını başını almış birine gençlerin ne ölçüde saygılı olup olmadığını sorsak; bize o eski beyefendileri ve hanımefendileri anlatır muhtemelen. Ancak şu anki saygısızlık durumu bundan çok daha öte büyük bir problem.Bir jenerasyon problemi olmaktan çok bir iletişim problemi artık bu. Bilgi çağının yaşandığı bu dönemde, buna ilaveten çok da büyük bir bilgi kirliliği yaşıyoruz.Herkes her türlü bilgiye bir tık la ulaşacağını sanıyor ancak gerçek hiç de öyle değil; çünkü gerçek bilgi aslında ulaşılması güç olan ve araştırılması gereken bilgidir.Bugün dünyadan milyonlarca insanın sil baştan değiştirip yazdığı sitelere girip hazır bilgiyi aldığımızı zannediyoruz.Şimdi bunun saygıyla ne alakası var? Aslında çok var, bilgili olduğunu sanan ve hazır, araştırılmamış bilgiyi edinen gençler, gerçekten çalışıp bir şeyler kuranlara küstahlık yapıyorlar, bir film izleyip kendilerini felsefeci( matrix, inception) ya da bir teknolojik alet kullanıp ( iphone, laptop) kendilerini mühendis sanıyorlar.Ancak maalesef hiç biri değiller, çünkü bazı şeyleri özümsemek onları bilmekten çok daha büyük ve saygı duyulacak bir şeydir. O yüzdendir ki bugün herkes bir yorumcu, bir ekonomist, bir politikacı ya da bir futbol antrenörü gibi davranmaktadır.Kişilerin uzmanlık alanlarına saygı kalmamıştır. Bu bilgi kirliliğinde her türlü meşgalesi olanlar ancak hiç bir konuda tam bir bilgisi olmayan bir insan yığını oluşmaktadır. Bu ahlak ve saygı çerçevesinde ne kadar zararlıysa , toplumsal olarak da çok tehlikeli bir durumdur. Her konuda bir fikri olan ancak bu fikirlerin hiç birini birleştiremeyen ve yararlı olamayan toplumsal bir kesim, işinde uzman olan ve başka konular da ahkam kesmeyen bir kişiden daha az bilgilidir.
Bence saygınlık alınmaz, verilir. Yani bir kişi saygınlık almak için sürekli kendinden bahsetmez, ve her yerde kendini övmez.Çünkü saygınlık duyulacak kişi hareketleri ve yaptıklarıyla zaten kendisini ortaya koyar ve saygınlık kazanır yani saygınlık ona verilir.
Saygı bu çağ içerisinde paslanmış bir kelime aslında, her şeyin sanallaştığı, çoğu kez yüzünü bile görmeden yaptığımız telefon konuşmaları ve iletişimin sınırsız olduğu bir ortamda aslında saygı dediğimiz olgu yerini çoktan sahte bir samimiyete bıraktı.
Bugün yoldan çevirip yaşını başını almış birine gençlerin ne ölçüde saygılı olup olmadığını sorsak; bize o eski beyefendileri ve hanımefendileri anlatır muhtemelen. Ancak şu anki saygısızlık durumu bundan çok daha öte büyük bir problem.Bir jenerasyon problemi olmaktan çok bir iletişim problemi artık bu. Bilgi çağının yaşandığı bu dönemde, buna ilaveten çok da büyük bir bilgi kirliliği yaşıyoruz.Herkes her türlü bilgiye bir tık la ulaşacağını sanıyor ancak gerçek hiç de öyle değil; çünkü gerçek bilgi aslında ulaşılması güç olan ve araştırılması gereken bilgidir.Bugün dünyadan milyonlarca insanın sil baştan değiştirip yazdığı sitelere girip hazır bilgiyi aldığımızı zannediyoruz.Şimdi bunun saygıyla ne alakası var? Aslında çok var, bilgili olduğunu sanan ve hazır, araştırılmamış bilgiyi edinen gençler, gerçekten çalışıp bir şeyler kuranlara küstahlık yapıyorlar, bir film izleyip kendilerini felsefeci( matrix, inception) ya da bir teknolojik alet kullanıp ( iphone, laptop) kendilerini mühendis sanıyorlar.Ancak maalesef hiç biri değiller, çünkü bazı şeyleri özümsemek onları bilmekten çok daha büyük ve saygı duyulacak bir şeydir. O yüzdendir ki bugün herkes bir yorumcu, bir ekonomist, bir politikacı ya da bir futbol antrenörü gibi davranmaktadır.Kişilerin uzmanlık alanlarına saygı kalmamıştır. Bu bilgi kirliliğinde her türlü meşgalesi olanlar ancak hiç bir konuda tam bir bilgisi olmayan bir insan yığını oluşmaktadır. Bu ahlak ve saygı çerçevesinde ne kadar zararlıysa , toplumsal olarak da çok tehlikeli bir durumdur. Her konuda bir fikri olan ancak bu fikirlerin hiç birini birleştiremeyen ve yararlı olamayan toplumsal bir kesim, işinde uzman olan ve başka konular da ahkam kesmeyen bir kişiden daha az bilgilidir.
Bence saygınlık alınmaz, verilir. Yani bir kişi saygınlık almak için sürekli kendinden bahsetmez, ve her yerde kendini övmez.Çünkü saygınlık duyulacak kişi hareketleri ve yaptıklarıyla zaten kendisini ortaya koyar ve saygınlık kazanır yani saygınlık ona verilir.
15 Ağustos 2010 Pazar
Eğitim şart mı?
LYS sonuçları açıklandı...
üzülenler sevinenler oldu, tercihlerine girebilenler ve giremeyenler ya da bir kez daha denemek için kolları sıvayanlar oldu. Giremeyenler kendilerini 3 saatte ölçen bir sınava teslim oldu , aileleri ya da yakınları tarafından başarısız olarak damgalandı artık. Dereceye girenler , puanları tutturanlar hayırlı evlat, başaramayanlar hayırsız oldu.
Evet başarı nedir? Başarı bir öğrencinin üniversite sınavında kaç puan yaptığımıdır? Hangi okula girdiği midir? Dünyanın pek çok yerinde böyle evet, sistemler farklı olsada CV denen özgeçmişte yazan okul önemli. O da yetmez ortalama önemli. İşe girerken bakılan ilk şey bunlar hatta ehliyet alırken bile size konulan bir eğitim sınırı var.
Ancak ne var ki hani bu bizim eğitim dediğimiz aslında paraya ulaşmak için kullanılan araç o kadar da gerekli değil!! Şaşırdınız mı? O zaman sizden dünyanın en zenginleri listesinde TOP 10 a bakmanızı isteyeceğim; bu listede üniversite mezunu kimse yok!! İlginç mi? Daha da ilginci var; bu insanlar üniversiteden kaçmış kişiler. Neden mi? Çünkü üniversitenin onların yaratıcılık ve fikir dağarcığını körelttiğine inandıkları için, hatta o kadar ki , Oracle adlı yazılım devinin CEO su Lawrence J. Ellison Yale üniversitesi mezunlarına öyle bir konuşma yapar ki kürsüden yaka paça aşağı atılır. İşte o konuşmanın tam metni yorumu sizlere bırakıyorum:
"yale üniversitesi mezunları, daha önce böyle bir konuşma duymadığınız, görmediğiniz için özür dilerim. ama benim için bir şey yapmanızı istiyorum. lütfen, etrafınıza iyi bir bakın. solunuzdaki sınıf arkadaşınıza bir bakın.sonra sağınızdaki sınıf arkadaşınıza bir bakın. ve simdi şunu kafanıza sokun: "bundan beş yıl sonra, on yıl sonra, hatta otuz yıl sonra, solunuzdaki kişi hiçbir şeyi başaramamış olacak. sağınızdaki kişi de aslında hiçbir şey başaramamış olacak."ve siz, ortadaki? ne bekliyorsunuz? siz de başaramayacaksınız. başaramayacaksınız. aslında bugün şöyle bir etrafıma baktığımda parlak bir gelecek için yüzlerce umut ışığı göremiyorum. yüzlerce değişik endüstride liderliği ele alacak kişiler de göremiyorum. görebildiğim tek şey, geleceği başarısızlıktan başka bir şey olmayacak yüzlerce insan. o kadar.sinirlendiniz. bu anlaşılabilir bir şey. ben, lawrence "larry ellison" üniversite terk. kim oluyorum ve bu yetkiyi nereden alıyorum ki, ülkenin en prestijli yüksek öğrenim kurumunun bu yıl ki mezunlarına böyle şeyler söyleyebiliyorum?bu yetkiyi nereden aldığımı söyleyeyim: çünkü ben, lawrence "larry" ellison, üniversiteyi terk etmişim ve dünyanın en zengin ikinci adamıyım. siz değilsiniz. çünkü bill gates, o da üniversite terk ve dünyanın -şimdilik- en zengin adamı. siz değilsiniz. çünkü paul allen, o da üniversite terk ve dünyanın en zengin üçüncü adamı. siz değilsiniz. başka örnekler de var.mesela michael dell, o listede 9 numara ve yukarı doğru hızla tırmanıyor. o da üniversite terk. ve siz o listede hâlâ yoksunuz. hımmm... şimdi çok kızdınız. bu da anlaşılabilir. o halde biraz da egolarınızı okşamama izin verin. pek çoğunuz burada dört ya da beş yıl eğitim gördünüz. önünüzdeki yıllar için epey iyi bir eğitim aldınız, bilmeniz gereken pek çok şeyi öğrendiniz. iyi çalışma alışkanlıkları edindiniz. burada size o önünüzdeki yıllar boyunca yardımcı olacak bir sürü insan tanıdınız, onlarla bağlantı kurdunuz. ve hayat boyunca yanınızdan ayrılmayacak bir kelimeyle güçlü bir ilişkiniz oldu burada.bunların hepsi güzel şeyler. ama gerçekte, o kurduğunuz arkadaşlık bağlantılarına fena halde ihtiyacınız olacak. o çalışma alışkanlığına ve "terapi"ye de ihtiyaç duyacaksınız hayat boyu. ihtiyacınız olacak, çünkü üniversiteyi terk etmediniz. dolayısıyla asla dünyanın en zengin insanları arasına katılamayacaksınız.belki de listeye 10 ya da 11. sıradan, microsoft yöneticisi steve ballmer gibi, girebilirsiniz. ama herhalde onun kimin için çalıştığını söylememe gerek yok, değil mi? sadece kayda geçsin diye söylüyorum. o da zaten master sınıfından terk etti. biraz geç kalmış anlayacağınız. son olarak, herhalde bazılarınız ya da umarım bu konuşmadan sonra çoğunuz, kendi kendinize şunu soruyorsunuz: "yapabileceğim bir şey var mı? bir umudum var mı?"maalesef hayır. çok geç kaldınız. içinize çok şey dolduruldu, siz onlara bakıp çok şey bildiğinizi sanıyorsunuz. artık 19 yaşında değilsiniz. eveeet!... şimdi gerçekten çok kızdınız. bu anlaşılabilir bir şey. belki de şu an, size bir umut ışığıvermenin, bir çıkış yolu göstermenin tam zamanıdır. hayır, 2000 mezunları size değil. siz kaybettiniz. sizi, yılda 20 bin dolarlık komik maaş çeklerinizle baş başa bırakıyorum. üstelik o maaş çekinin üstünde sizden birkaç yıl önce okulu terk etmiş birinin imzası olacağını söyleyerek. öğütlerim size değil daha alt sınıfta okuyanlara. size söylüyorum: hemen ayrılın. daha güçlü söyleyemem: ayrılın. bırakın üniversiteleri. hemen toplayın eşyalarınızı ve fikirlerinizi. ve bir daha geri dönmeyin. terk edin. her şeye yeniden başlayın. size söyleyebileceğim tek şey, o başınızdaki kepler ve kıyafetin sizi aynen şu güvenlik görevlilerinin beni kürsüden aşağı çektiği gibi... aşağı çektiği....."
ve kürsüden indirilir...
Not: Bu yazı eğitimi kötülemek için değil, sadece iyi bir eğitim mutlak başarıyı getirir mi? sorusu hakkında düşünmek ve kazanamayanların hayatta her zaman 2. bir şans vardır ilkesiyle hareket etmeleri için yazılmıştır.
üzülenler sevinenler oldu, tercihlerine girebilenler ve giremeyenler ya da bir kez daha denemek için kolları sıvayanlar oldu. Giremeyenler kendilerini 3 saatte ölçen bir sınava teslim oldu , aileleri ya da yakınları tarafından başarısız olarak damgalandı artık. Dereceye girenler , puanları tutturanlar hayırlı evlat, başaramayanlar hayırsız oldu.
Evet başarı nedir? Başarı bir öğrencinin üniversite sınavında kaç puan yaptığımıdır? Hangi okula girdiği midir? Dünyanın pek çok yerinde böyle evet, sistemler farklı olsada CV denen özgeçmişte yazan okul önemli. O da yetmez ortalama önemli. İşe girerken bakılan ilk şey bunlar hatta ehliyet alırken bile size konulan bir eğitim sınırı var.
Ancak ne var ki hani bu bizim eğitim dediğimiz aslında paraya ulaşmak için kullanılan araç o kadar da gerekli değil!! Şaşırdınız mı? O zaman sizden dünyanın en zenginleri listesinde TOP 10 a bakmanızı isteyeceğim; bu listede üniversite mezunu kimse yok!! İlginç mi? Daha da ilginci var; bu insanlar üniversiteden kaçmış kişiler. Neden mi? Çünkü üniversitenin onların yaratıcılık ve fikir dağarcığını körelttiğine inandıkları için, hatta o kadar ki , Oracle adlı yazılım devinin CEO su Lawrence J. Ellison Yale üniversitesi mezunlarına öyle bir konuşma yapar ki kürsüden yaka paça aşağı atılır. İşte o konuşmanın tam metni yorumu sizlere bırakıyorum:
"yale üniversitesi mezunları, daha önce böyle bir konuşma duymadığınız, görmediğiniz için özür dilerim. ama benim için bir şey yapmanızı istiyorum. lütfen, etrafınıza iyi bir bakın. solunuzdaki sınıf arkadaşınıza bir bakın.sonra sağınızdaki sınıf arkadaşınıza bir bakın. ve simdi şunu kafanıza sokun: "bundan beş yıl sonra, on yıl sonra, hatta otuz yıl sonra, solunuzdaki kişi hiçbir şeyi başaramamış olacak. sağınızdaki kişi de aslında hiçbir şey başaramamış olacak."ve siz, ortadaki? ne bekliyorsunuz? siz de başaramayacaksınız. başaramayacaksınız. aslında bugün şöyle bir etrafıma baktığımda parlak bir gelecek için yüzlerce umut ışığı göremiyorum. yüzlerce değişik endüstride liderliği ele alacak kişiler de göremiyorum. görebildiğim tek şey, geleceği başarısızlıktan başka bir şey olmayacak yüzlerce insan. o kadar.sinirlendiniz. bu anlaşılabilir bir şey. ben, lawrence "larry ellison" üniversite terk. kim oluyorum ve bu yetkiyi nereden alıyorum ki, ülkenin en prestijli yüksek öğrenim kurumunun bu yıl ki mezunlarına böyle şeyler söyleyebiliyorum?bu yetkiyi nereden aldığımı söyleyeyim: çünkü ben, lawrence "larry" ellison, üniversiteyi terk etmişim ve dünyanın en zengin ikinci adamıyım. siz değilsiniz. çünkü bill gates, o da üniversite terk ve dünyanın -şimdilik- en zengin adamı. siz değilsiniz. çünkü paul allen, o da üniversite terk ve dünyanın en zengin üçüncü adamı. siz değilsiniz. başka örnekler de var.mesela michael dell, o listede 9 numara ve yukarı doğru hızla tırmanıyor. o da üniversite terk. ve siz o listede hâlâ yoksunuz. hımmm... şimdi çok kızdınız. bu da anlaşılabilir. o halde biraz da egolarınızı okşamama izin verin. pek çoğunuz burada dört ya da beş yıl eğitim gördünüz. önünüzdeki yıllar için epey iyi bir eğitim aldınız, bilmeniz gereken pek çok şeyi öğrendiniz. iyi çalışma alışkanlıkları edindiniz. burada size o önünüzdeki yıllar boyunca yardımcı olacak bir sürü insan tanıdınız, onlarla bağlantı kurdunuz. ve hayat boyunca yanınızdan ayrılmayacak bir kelimeyle güçlü bir ilişkiniz oldu burada.bunların hepsi güzel şeyler. ama gerçekte, o kurduğunuz arkadaşlık bağlantılarına fena halde ihtiyacınız olacak. o çalışma alışkanlığına ve "terapi"ye de ihtiyaç duyacaksınız hayat boyu. ihtiyacınız olacak, çünkü üniversiteyi terk etmediniz. dolayısıyla asla dünyanın en zengin insanları arasına katılamayacaksınız.belki de listeye 10 ya da 11. sıradan, microsoft yöneticisi steve ballmer gibi, girebilirsiniz. ama herhalde onun kimin için çalıştığını söylememe gerek yok, değil mi? sadece kayda geçsin diye söylüyorum. o da zaten master sınıfından terk etti. biraz geç kalmış anlayacağınız. son olarak, herhalde bazılarınız ya da umarım bu konuşmadan sonra çoğunuz, kendi kendinize şunu soruyorsunuz: "yapabileceğim bir şey var mı? bir umudum var mı?"maalesef hayır. çok geç kaldınız. içinize çok şey dolduruldu, siz onlara bakıp çok şey bildiğinizi sanıyorsunuz. artık 19 yaşında değilsiniz. eveeet!... şimdi gerçekten çok kızdınız. bu anlaşılabilir bir şey. belki de şu an, size bir umut ışığıvermenin, bir çıkış yolu göstermenin tam zamanıdır. hayır, 2000 mezunları size değil. siz kaybettiniz. sizi, yılda 20 bin dolarlık komik maaş çeklerinizle baş başa bırakıyorum. üstelik o maaş çekinin üstünde sizden birkaç yıl önce okulu terk etmiş birinin imzası olacağını söyleyerek. öğütlerim size değil daha alt sınıfta okuyanlara. size söylüyorum: hemen ayrılın. daha güçlü söyleyemem: ayrılın. bırakın üniversiteleri. hemen toplayın eşyalarınızı ve fikirlerinizi. ve bir daha geri dönmeyin. terk edin. her şeye yeniden başlayın. size söyleyebileceğim tek şey, o başınızdaki kepler ve kıyafetin sizi aynen şu güvenlik görevlilerinin beni kürsüden aşağı çektiği gibi... aşağı çektiği....."
ve kürsüden indirilir...
Not: Bu yazı eğitimi kötülemek için değil, sadece iyi bir eğitim mutlak başarıyı getirir mi? sorusu hakkında düşünmek ve kazanamayanların hayatta her zaman 2. bir şans vardır ilkesiyle hareket etmeleri için yazılmıştır.
13 Ağustos 2010 Cuma
Ramazan Ruhu
Ramazan;
Müslümanlığın en kutsal ayı, dinin adeta yeniden ve yine dirilişi, 11 ay boyunca yapılanların bu ay da yapılmayışı yada yapılmayanların yapıldığı mübarek günler.
Ben bir ilahiyatçı değilim, din bilgim Kur'an ve okuduklarımla sınırlı olan sade bir vatandaşım.
Ve sade bir vatandaş olarak Ramazan boyunca yaptıklarımızla ilgili bazı gözlemlerim var:
Dini vecibelerle ilgili ahkam kesecek değilim, sadece Ramazan ayının sosyolojik boyutlarını ve etkilerini aktarmaya çalışacağım.
Din; Allah ile bağımızı oluşturan en önemli unsur, ancak beni rahatsız eden uygulanış biçimi, daha doğrusu bizim onu kendimize göre yorumlayışımız;
Ramazan ayı boyunca içilmeyen içki, 11 ay boyunca helalmiş gibi tüketiliyor, Ramazan ayı boyunca tutulan ağızlar , 11 ay boyunca sigarayı tüttürüyor. Oruç tutuyoruz ama sinirleniyoruz, bağırıyoruz , kırıyoruz. Gerekenleri yerine getirirken hep kendimiz için yapıyoruz.Fiyatların artmasından şikayet ediyoruz edelim ama bizim boğazımızdan bir şeyler geçerken 12 ay boyunca aç,susuz kalanları düşünmüyoruz. Öyle ya oruç Allah rızası kadar , onların hallerinden de anlayıp yardım etmek için tutulmaz mı? 12 ay boyunca böyle düşünmemiz gerekirken neden 1 ay sadece bunu düşünüyoruz? Neden sadece 1 ay yardım ediyoruz geri kalan aylar Allah'ın ayları değil mi? İbadet sadece kendini kurtarmak, kendi günahlarını affettirmek için mi bize indirilmiştir? Yoksa inançlarımızı, daha kötü durumda olan , daha fakir olan , işsiz, aç ve hasta olanlara da yönlendirerek , iyilik yaparak ve en önemlisi insan olup insan gibi yaşamak için mi gelmiştir?
Kur'an da kul hakkı Allah'ın bile karışmadığı bir günah olarak tasvir edilirken, sadece 1 ay boyunca namaz kılıp, oruç tutarak kendimizi gerçek bir Müslüman olarak adlandırabilir miyiz?
Bu yazı bir eleştiri ya da isyan değildir sadece bu güzel ayda, kendimize hatırlatmamız gereken bazı sorulardır. Hayırlı Ramazanlar.
Müslümanlığın en kutsal ayı, dinin adeta yeniden ve yine dirilişi, 11 ay boyunca yapılanların bu ay da yapılmayışı yada yapılmayanların yapıldığı mübarek günler.
Ben bir ilahiyatçı değilim, din bilgim Kur'an ve okuduklarımla sınırlı olan sade bir vatandaşım.
Ve sade bir vatandaş olarak Ramazan boyunca yaptıklarımızla ilgili bazı gözlemlerim var:
Dini vecibelerle ilgili ahkam kesecek değilim, sadece Ramazan ayının sosyolojik boyutlarını ve etkilerini aktarmaya çalışacağım.
Din; Allah ile bağımızı oluşturan en önemli unsur, ancak beni rahatsız eden uygulanış biçimi, daha doğrusu bizim onu kendimize göre yorumlayışımız;
Ramazan ayı boyunca içilmeyen içki, 11 ay boyunca helalmiş gibi tüketiliyor, Ramazan ayı boyunca tutulan ağızlar , 11 ay boyunca sigarayı tüttürüyor. Oruç tutuyoruz ama sinirleniyoruz, bağırıyoruz , kırıyoruz. Gerekenleri yerine getirirken hep kendimiz için yapıyoruz.Fiyatların artmasından şikayet ediyoruz edelim ama bizim boğazımızdan bir şeyler geçerken 12 ay boyunca aç,susuz kalanları düşünmüyoruz. Öyle ya oruç Allah rızası kadar , onların hallerinden de anlayıp yardım etmek için tutulmaz mı? 12 ay boyunca böyle düşünmemiz gerekirken neden 1 ay sadece bunu düşünüyoruz? Neden sadece 1 ay yardım ediyoruz geri kalan aylar Allah'ın ayları değil mi? İbadet sadece kendini kurtarmak, kendi günahlarını affettirmek için mi bize indirilmiştir? Yoksa inançlarımızı, daha kötü durumda olan , daha fakir olan , işsiz, aç ve hasta olanlara da yönlendirerek , iyilik yaparak ve en önemlisi insan olup insan gibi yaşamak için mi gelmiştir?
Kur'an da kul hakkı Allah'ın bile karışmadığı bir günah olarak tasvir edilirken, sadece 1 ay boyunca namaz kılıp, oruç tutarak kendimizi gerçek bir Müslüman olarak adlandırabilir miyiz?
Bu yazı bir eleştiri ya da isyan değildir sadece bu güzel ayda, kendimize hatırlatmamız gereken bazı sorulardır. Hayırlı Ramazanlar.
8 Ağustos 2010 Pazar
Gündemi Yaşamak
Gündem... gazete ve televizyonlarda sıkça karşılaştığımız bu sözcük, genellikle bize nelerin önemli olduğunu , nelerin konuşulduğunu hatırlatmak için, bir dizi konun ana başlığını içerir. Gündem takip edilir, tartışılır, ve unutulur. Gündem sürekli değişir, hiç bir şeyin aynı kalmadığı gibi, hiç bir günün diğeriyle aynı olmadığı gibi...
Değişen gündem Türkiye'de hep tartışma konusu olur, ancak bu ülkede ki gündem nedense hep en önemli konu başlıklarını alt satırlarda verir, 2.sayfa haberleri dediğimiz, aslında sosyo-ekonomik boyutumuzu yansıtan bu alt başlıklar gündemi hiç oluşturmaz. Bizde gündem ya boyla ilgilidir ya da çömelmeyle, en rahatsız edici ve argo konuşan hep gündemi belirler nedensizce. Bazende hiç gündemi oluşturmamış konular bir anda en önemli konumuz olmuş çıkıvermiş aynı her yıl yapılan bir toplantının, hiç bir zaman o kadar tartışılmadığı gibi.
Bazen dibinizde bombalar patlarken, siz gündemden bu yazın son modasını izlerseniz sebepsizce. Ya da bar çıkışı görüntülenen birinin kameraya vuruşunu ayıplayarak kitlenirsiniz.
Gündem, sizi yönlendirir, neyi konuşucağınıza ve ya nereye gideceğinize karar verir çoğu zaman, aslında sevdiğiniz her hangi bir yere gidecek kadar özgür olduğunuz halde...
Evet işte böyle şaşırtırlar sizi, olanı görmemeniz , yapılanı duymamanız için hep değiştirirler gündemi, ve hep siz anlayamadan daha ne zaman oldu diyemeden bu ülkede çok şey değiştirirler bizlerin haberi olmadan.
Bazen bakmak yeterli değildir, anlamak gerekir, bağlantı kurmak ve görmek gerekir.
Çünkü hayat aslında detaylarda gizlidir.
Değişen gündem Türkiye'de hep tartışma konusu olur, ancak bu ülkede ki gündem nedense hep en önemli konu başlıklarını alt satırlarda verir, 2.sayfa haberleri dediğimiz, aslında sosyo-ekonomik boyutumuzu yansıtan bu alt başlıklar gündemi hiç oluşturmaz. Bizde gündem ya boyla ilgilidir ya da çömelmeyle, en rahatsız edici ve argo konuşan hep gündemi belirler nedensizce. Bazende hiç gündemi oluşturmamış konular bir anda en önemli konumuz olmuş çıkıvermiş aynı her yıl yapılan bir toplantının, hiç bir zaman o kadar tartışılmadığı gibi.
Bazen dibinizde bombalar patlarken, siz gündemden bu yazın son modasını izlerseniz sebepsizce. Ya da bar çıkışı görüntülenen birinin kameraya vuruşunu ayıplayarak kitlenirsiniz.
Gündem, sizi yönlendirir, neyi konuşucağınıza ve ya nereye gideceğinize karar verir çoğu zaman, aslında sevdiğiniz her hangi bir yere gidecek kadar özgür olduğunuz halde...
Evet işte böyle şaşırtırlar sizi, olanı görmemeniz , yapılanı duymamanız için hep değiştirirler gündemi, ve hep siz anlayamadan daha ne zaman oldu diyemeden bu ülkede çok şey değiştirirler bizlerin haberi olmadan.
Bazen bakmak yeterli değildir, anlamak gerekir, bağlantı kurmak ve görmek gerekir.
Çünkü hayat aslında detaylarda gizlidir.
25 Temmuz 2010 Pazar
Referandum
Bundan önce tam 5 kez referandum için sandık başına giden Türk Milleti; 6. kez Anayasa değişikliğine evet ya da hayır demek için gidiyor. Aylardır tartışılan konu, her kesimden uzmanlar ve siyasiler tarafından kamuoyunu meşgul ediyor. Ancak, medya iletişim araçlarının çoğalması ve internetin de yaygınlaşmasıyla ortaya ''bilgi kirliliği'' dediğimiz , yeni bir kavram çıkıyor. Hukukçular , siyasiler ve '' uzmanlar'' anayasa üzerine birbirinden farklı bilgiler ve yorumlar ortaya atıyorlar. Tabi ki haliyle de oy verecek olan bizlerin kafası da iyice karışıyor. Biz neye evet ya da hayır diyeceğiz? Sandıktan çıkan sonuç bize ne gibi faydalar sağlayacak? Ya da bizi daha demokrat mı yapacak? Bu gibi sorular manidar bir şekilde 12 Eylül darbesiyle aynı gün yapılan referanduma az bir süre kala
kafamızda netleşmesi gereken ya da en azından bilgi sahibi olmamızı gerektiren sorular. Sonuçta bu değişikliğin kararını vereceksek, sonuçlarını da bilmemiz gerekiyor.
Oylanacak maddeler hakkında en son Anayasa Mahkemesi tarafından çıkan karar ''kısmi iptal'' idi. CHP'nin taslağın tamamı hakkında ki iptal başvurusu reddedildi. Bunun yerine Anayasa Mahkemesi bir kaç maddenin fıkralarında değişiklik yaptı.Burada uzun uzadıya değişiklikleri ve maddeleri sıralayıp yorum yapmayacağım çünkü
yeterince kafamız karışmış vaziyette.
Benim asıl dikkat çekmek istediğim konu, evet biz insanları dinliyoruz belki haberlerde , tartışma programlarında ancak bu değişiklik hakkında ne kadar bilgi sahibiyiz? Daha doğrusu başkalarının fikirlerini ve söylevlerini dinleyerek belki bir karar verebiliriz ancak bu karar gerçekten bizim kararımız olabilir mi? Bu oylamanın şekli her ne kadar demokratik gözükse de , sandık başında kaçımız vicdanı ve aklı hür olarak oy verebileceğiz? Benim kastettiğim başkaları tarafından baskı altına alınmak değil, kendi yaşayışımızı , geleceğimizi etkileyecek olan bir konu da ne kadar duyarlıyız? Bu değişikliğin hukuki bir metin olduğu açık ancak bu metinde yazanların bize getirisi ve götürüsü hakkında fikir sahibi olmak için hukukçu ve ya uzman olmak gerekmiyor. Kulaktan dolma bilgilerle oy vermektense yapılan değişikliklerin, çıkarılan ve eklenilen maddelerin tamamını okuyarak tartışmaları daha bilinçli dinleyebilir ve daha sağlıklı kararlar verebiliriz. Eğer tam metni okumayanlar varsa ya da tekrar okumak isteyenler varsa internetten bulabilirler.
Karar ne olursa olsun hepimiz için en doğru ''seçim'' olmasını temenni ediyorum.
Son söz: ''Ne kadar zengin ve müreffeh olursa olsun; istiklalden mahrum bir millet, medeni insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye layık sayılamaz.''
M. Kemal ATATÜRK
kafamızda netleşmesi gereken ya da en azından bilgi sahibi olmamızı gerektiren sorular. Sonuçta bu değişikliğin kararını vereceksek, sonuçlarını da bilmemiz gerekiyor.
Oylanacak maddeler hakkında en son Anayasa Mahkemesi tarafından çıkan karar ''kısmi iptal'' idi. CHP'nin taslağın tamamı hakkında ki iptal başvurusu reddedildi. Bunun yerine Anayasa Mahkemesi bir kaç maddenin fıkralarında değişiklik yaptı.Burada uzun uzadıya değişiklikleri ve maddeleri sıralayıp yorum yapmayacağım çünkü
yeterince kafamız karışmış vaziyette.
Benim asıl dikkat çekmek istediğim konu, evet biz insanları dinliyoruz belki haberlerde , tartışma programlarında ancak bu değişiklik hakkında ne kadar bilgi sahibiyiz? Daha doğrusu başkalarının fikirlerini ve söylevlerini dinleyerek belki bir karar verebiliriz ancak bu karar gerçekten bizim kararımız olabilir mi? Bu oylamanın şekli her ne kadar demokratik gözükse de , sandık başında kaçımız vicdanı ve aklı hür olarak oy verebileceğiz? Benim kastettiğim başkaları tarafından baskı altına alınmak değil, kendi yaşayışımızı , geleceğimizi etkileyecek olan bir konu da ne kadar duyarlıyız? Bu değişikliğin hukuki bir metin olduğu açık ancak bu metinde yazanların bize getirisi ve götürüsü hakkında fikir sahibi olmak için hukukçu ve ya uzman olmak gerekmiyor. Kulaktan dolma bilgilerle oy vermektense yapılan değişikliklerin, çıkarılan ve eklenilen maddelerin tamamını okuyarak tartışmaları daha bilinçli dinleyebilir ve daha sağlıklı kararlar verebiliriz. Eğer tam metni okumayanlar varsa ya da tekrar okumak isteyenler varsa internetten bulabilirler.
Karar ne olursa olsun hepimiz için en doğru ''seçim'' olmasını temenni ediyorum.
Son söz: ''Ne kadar zengin ve müreffeh olursa olsun; istiklalden mahrum bir millet, medeni insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye layık sayılamaz.''
M. Kemal ATATÜRK
16 Temmuz 2010 Cuma
SINIRI AŞMAK
Sistemler genel olarak bir yapıyı oluşturan tüm parçaların işleyiş biçimlerinin açıklamalarıdır. Sistem genel olmaktan çok parçaların teker teker ele alınmasıyla meydana gelen büyük resimdir. Ancak her resimdeki gibi bakanın nereye baktığı ve odaklandığı meselesi sistemleri evrensel boyutlardan göreceli boyutlara taşır. Bu görecelilikten ötürü meydana gelen farklılıklar sistemleri karmaşık ve anlaşılmaz kılar aynı bu paragrafın yaptığı gibi...
Evet yukarıda ki paragraf anlaşılmaz ve karışıktır çünkü aslında anlatılmak isteneni daha kolay kelimeler ve net cümleler dururken , anlaşılması güç bir karmaşıklıkla açıklamıştır aynı tüm dünyada ki sistemlerin insanlara yaptığı gibi...
Hayatın karmaşık ve güç olduğunu düşünenler muhtemelen kendilerine göre haklılardır , çünkü o karmaşayı yaratan da kendileridir. Her gün hayatlarımızı daha da iyi yaptığına inandığımız şeylerin aslında bizlerden ne kadar vakit çaldığını düşündük mü? Ya da hayatlarımızı ne kadar güç duruma soktuğunu? Düşünmedik ve düşünmüyoruz çünkü biz onları yapmaya programlanmış gibi her gün onları tekrar etmek zorundayız ve bu da bizim sahip olduğumuz en önemli şeyi ; düşünmemizi engelliyor. Bizi kayıtsızlaştırıyor ve birer makine gibi davranmamıza yol açıyor.
Devletin en üst kademesinden başlayarak , yasalar , kurallar , zorlamalar, ödevler ve mecburiyetler bizi görünürde olmayan demir parmaklıklar ardında bırakıyor. Özgür olduğunuzu düşündüğünüz yer aslında sizin hapisaneniz olmuş haberiniz olmuyor.
Psikolojide bunu test etmek için bir deney yapılmış ; bir grup çekirgeyi kavanoza koymuşlar ve kavanozu ısıtmaya başlamışlar belli bir sıcaklığa ulaştığı zaman bütün çekirgeler zıplayarak kavanozdan çıkmayı başarmışlar..Sonraki deneyde yine kavanoz ısıtılmaya başlanmış ancak bu kez üstüne şeffaf bir kap konmuş.Çekirgeler kavanozdan çıkmaya çalıştıklarında bu kez şeffaf engele çarpmışlar ve bir süre sonra vazgeçmişler.. 3. Deneyde ise bu kez engeli kaldırmışlar ancak çekirgeler bir önceki deneyden şeffaf engele şartlandıklarından engel varmış gibi zıplamaya başlamışlar.Böylece ilk deneyde kavanozdan çıkabilen tüm çekirgeler son deneyde engel varmış gibi zıpladıklarından hiçbiri kavanozdan çıkamamış. İşte hayatta da hepimizin böyle görünmeyen sınırlar çizmesi ve o sınırların dışına çıkmamakta ısrar etmesi yapabileceklerimizi engelliyor.
Sistemler de kendimize koyduğumuz sınırlar gibi , bize sınırlar ve kurallar koyar. Çoğumuzu olmak istemediğimiz kalıplara ve kişiliklere sokuyorlar. Ancak asıl ironi de bu noktada durmaktadır. Sistemleri yaratanlar zaten insanların kendisidir. Başkalarının kendilerine biçtiği rolü daha uygun gören ve o senaryoya göre hayatlarını devam ettiren kişiler ne kadar özgürdür? Ne kadar kendileri olamayı başarabilmişlerdir?
Çoğumuz bize şunu yapmalısın , sen ancak şu olabilirsin gibi lafları söyleyen anne/baba, arkadaş ya da tanıdıklar tarafından yönlendirilmemize izin veririz, tabi ki belli bir noktaya kadar tecrübesi ve bilgisi olan kişiler dinlenmelidir, ancak önce kendimize şu soruyu sormakla başlamalıyız: Ben ne yapmak istiyorum? Sizin ne kadar olduğunuzu ve ya kim olduğunuzu belirleyecek unsurlar çevreniz değil bizzat kendinizsiniz. Ancak bunu kavrayabildiğimiz ölçüde kendimiz olabiliriz, özgür olabiliriz ve sınırları aşabiliriz.
Son söz: Başkalarının kusurlarından bahsedeceğiniz zaman ; kendi kusurlarınızı hatırlayın , o zaman buna hakkınız olmadığını anlayacaksınız.
Hz. Muhammed
3 Temmuz 2010 Cumartesi
Eğitim (siz)siniz
Bir yarışma var televizyonda; herkes hangi konuda yeteneği varsa(!) çıkıp sergiliyor, 7 yaşındaki çocukta çıkıyor, 70 yaşındaki dede de, hepsinin ortak bir amacı var; yaptıkları ne kadar farklı olursa olsun ödülü kazanmak için uğraşıyorlar.Bir de jüri var; onlarda çıkan yarışmacıların ne kadar yetenekli olduğuna(!) karar veriyorlar. Yaptıkları gösteri her ne ise top sektirmek, şarkı söylemek ve ya dans etmek ona göre değerlendirilip yarışmada kalıp kalmayacakları kararlaştırılıyor. Yarışmanın adı da: Yetenek (siz)siniz.
Bu (siz) i özellikle böyle yazıyorum çünkü yarışmayı düzenleyen çok kurnazca mesajını daha yarışmanın başlığında veriyor zaten: İyi tamam buraya geliyorsunuz ödül kazanmak istiyorsunuz ama zaten bir yeteneğiniz yok olsa bile işe yarar bir şey olmadığı belli diyor.
Bende eğitim sistemimizi bu yarışmaya benzetiyorum aynen; milyonlarca genç daha çocukluklarını yaşayamadan bir yarışmanın ortasına atılıyorlar; yarışma da eğitim (siz)siniz. Her sene kollarından, bacaklarından çekiştirilip dershanelere, özel hocalara götürülüyorlar, ellerinde oyuncakları olması gerekirken , birer test kitabı var.
Yanlış anlaşılmasın ben eğitim karşıtı değilim, hatta sınav karşıtı da değilim. Ben boş bilginin, ezberci zihniyetin ve çoktan seçmeli bir eğitimin karşısındayım. Neden mi? Nedeni ne çocukların çocukluğunu yaşayamadığı için , ne de ailelerin paralarını akıttıkları ve çocuklarını yarış atı gibi kullandıkları için. Aslında nedeni açık: Bu eğitim sisteminin boş ve düşünmeyen beyinler yarattığı için karşısındayım. Yıllardır dile getirilen ve değişmesi gerektiği söylenen sistem sınavları katlanarak devam ediyor, hem de her sene olması koşuluyla; gerçi 6. ve 7. sınıflar için kaldırılacağı söylendi ama zaten neden konmuştu ki?! Bu karmaşada en çok eleştirilen ise dershane yönetimleri oldu; iyi de okullarda ne eğitimi veriyorsunuz da bu kadar dershane ve özel hoca türedi? Kimse kendine bu soruyu sormuyor.
Daha 12-13 yaşında sınav stresinden uykusuzluk çeken mi, saçları dökülen mi yoksa maalesef ölen mi, bunlar herhalde sadece bize özel bir durumdur. Her şey bir kenara, ben harcanan o kadar gence acıyorum, bu çocukların ne yapabildiği, neyi sevdiği ya da sevmediği sorulmadan, araştırılmadan ortaya karışık bir sınav koyuyorlar ve eğitimlerini ölçüyorlar hem de günlerle değil sadece saatlerle yapıyorlar bunu. Buna hakları var mı bilemem ama o çocukların haklarını ödeyemeyeceklerini biliyorum.
Sistemde ki hata aslında en baştan başlıyor; eğitilmemiş eğitimcilerden. Bu çocukların ders ve test eğitiminden önce rehberlik eğitimine ihtiyaçları var, hangi konularda iyi hangi konularda yetenekli ve hangi konularda daha çok ilgilerinin olduğunu ölçmesi gereken bir kuruma. Belki ancak böylelikle gençlerimiz sınavlarda toplama ve çıkarma yapamama acizliğinden kurtulurlar.Mesela bir matematik dersi eğer en baştan sadece rakamlardan ve şekillerden ibaret olmayan bir ders olarak anlatılsa, aslında hayatın kendisinin bir matematik olduğu gösterilse, hayatlarında ki her şeyin sayılarla alakalı olduğu anlatılsa bu kadar korkunç gözükmeyecek.
Son söz:
Söylediklerinize dikkat edin,
düşüncelerinize dönüşür..
Düşüncelerinize dikkat edin,
duygularınıza dönüşür..
Duygularınıza dikkat edin,
davranışlarınıza dönüşür..
Davranışlarınıza dikkat edin,
alışkanlıklarınıza dönüşür...
Alışkanlıklarınıza dikkat edin,
değerlerinize dönüşür...
Değerlerinize dikkat edin,
karekterinize dönüşür...
Karekterinize dikkat edin,
Kaderinize dönüşür.
Mahatma Ghandi
Bu (siz) i özellikle böyle yazıyorum çünkü yarışmayı düzenleyen çok kurnazca mesajını daha yarışmanın başlığında veriyor zaten: İyi tamam buraya geliyorsunuz ödül kazanmak istiyorsunuz ama zaten bir yeteneğiniz yok olsa bile işe yarar bir şey olmadığı belli diyor.
Bende eğitim sistemimizi bu yarışmaya benzetiyorum aynen; milyonlarca genç daha çocukluklarını yaşayamadan bir yarışmanın ortasına atılıyorlar; yarışma da eğitim (siz)siniz. Her sene kollarından, bacaklarından çekiştirilip dershanelere, özel hocalara götürülüyorlar, ellerinde oyuncakları olması gerekirken , birer test kitabı var.
Yanlış anlaşılmasın ben eğitim karşıtı değilim, hatta sınav karşıtı da değilim. Ben boş bilginin, ezberci zihniyetin ve çoktan seçmeli bir eğitimin karşısındayım. Neden mi? Nedeni ne çocukların çocukluğunu yaşayamadığı için , ne de ailelerin paralarını akıttıkları ve çocuklarını yarış atı gibi kullandıkları için. Aslında nedeni açık: Bu eğitim sisteminin boş ve düşünmeyen beyinler yarattığı için karşısındayım. Yıllardır dile getirilen ve değişmesi gerektiği söylenen sistem sınavları katlanarak devam ediyor, hem de her sene olması koşuluyla; gerçi 6. ve 7. sınıflar için kaldırılacağı söylendi ama zaten neden konmuştu ki?! Bu karmaşada en çok eleştirilen ise dershane yönetimleri oldu; iyi de okullarda ne eğitimi veriyorsunuz da bu kadar dershane ve özel hoca türedi? Kimse kendine bu soruyu sormuyor.
Daha 12-13 yaşında sınav stresinden uykusuzluk çeken mi, saçları dökülen mi yoksa maalesef ölen mi, bunlar herhalde sadece bize özel bir durumdur. Her şey bir kenara, ben harcanan o kadar gence acıyorum, bu çocukların ne yapabildiği, neyi sevdiği ya da sevmediği sorulmadan, araştırılmadan ortaya karışık bir sınav koyuyorlar ve eğitimlerini ölçüyorlar hem de günlerle değil sadece saatlerle yapıyorlar bunu. Buna hakları var mı bilemem ama o çocukların haklarını ödeyemeyeceklerini biliyorum.
Sistemde ki hata aslında en baştan başlıyor; eğitilmemiş eğitimcilerden. Bu çocukların ders ve test eğitiminden önce rehberlik eğitimine ihtiyaçları var, hangi konularda iyi hangi konularda yetenekli ve hangi konularda daha çok ilgilerinin olduğunu ölçmesi gereken bir kuruma. Belki ancak böylelikle gençlerimiz sınavlarda toplama ve çıkarma yapamama acizliğinden kurtulurlar.Mesela bir matematik dersi eğer en baştan sadece rakamlardan ve şekillerden ibaret olmayan bir ders olarak anlatılsa, aslında hayatın kendisinin bir matematik olduğu gösterilse, hayatlarında ki her şeyin sayılarla alakalı olduğu anlatılsa bu kadar korkunç gözükmeyecek.
Son söz:
Söylediklerinize dikkat edin,
düşüncelerinize dönüşür..
Düşüncelerinize dikkat edin,
duygularınıza dönüşür..
Duygularınıza dikkat edin,
davranışlarınıza dönüşür..
Davranışlarınıza dikkat edin,
alışkanlıklarınıza dönüşür...
Alışkanlıklarınıza dikkat edin,
değerlerinize dönüşür...
Değerlerinize dikkat edin,
karekterinize dönüşür...
Karekterinize dikkat edin,
Kaderinize dönüşür.
Mahatma Ghandi
23 Haziran 2010 Çarşamba
Terörizm ve Türkiye
Terörizm bugünlerde daha önce hiç olmadığı kadar çok konuşulmaya başlandı. Ancak şiddetinin artmasının yanında , açılım söylemlerinin de doruğa çıktığı bir döneme rastlaması olayları daha farklı bir boyuta taşıyor. Her gün ölen askerlerimiz; ve onların ardından dökülen onca gözyaşı ve feryatlar. Herkesin dilinde ise hep aynı soru var: Bu kıyım ve eziyet ne zaman son bulacak?
Bundan yaklaşık 26 sene önce başlayan terör mücadelesi , artık daha farklı anlamlar yüklenerek karşımıza çıkıyor.Terörist başının yakalanarak adaya kapatılması bazı kesimlerce artık bu savaşın bittiği yönündeydi keza o vakitler terör örgütünün eylemleri azalmış, aynı şekilde sayıca da taraftarının düştüğü iddia edilmişti.
Ancak beklenenlerin aksine terör örgütü sayıca ve mühimmat olarak katlanarak karşımıza çıktı.
Kürt açılımı ilk başta terör örgütünü ve yandaşlarını içten çökertme politikası olarak gözükse de sonraları etnik bir çatışmaya dönüşmeye başladı. Daha önceleri sadece terör örgütü mensupları düşman olarak görülürken, açılım iki ayrı sınıf yaratarak, düşman olmayanları da düşman yapacak bir noktaya getirdi. Terörizmin politik kısmı bizim bilgi düzeyimizi aşsa bile işin büyük bir çoğunluğunun politik hesaplara dayanması bizi mecburen bu şekilde düşünmeye iten bir unsur olarak karşımıza çıkıyor.
Aslında başlangıç olarak terörizm nedir gibi bir soruya cevap aramak gerekiyor, çünkü büyük resme bakmadan bugünkü duruma nasıl geldiğimizi analiz etmemiz imkansız.
Terörizm yaygın bir düşünceye ters olarak aslında literatürde karşılığı tam olan bir sözcük değil; Avrupa Birliğinin yada Amerikanın tam bir terörizm tanımı bulunmamakla birlikte terörist kime denir sorusu bile tam karşılığını bulamıyor.Ancak Terörizmi belli bir grup ya da örgütün herhangi bir ülke sınırlarını ve halkını tehdit ederek, o ülkenin rejimi için de tehdit oluşturuyorsa ve bunu şiddet ve sindirme politikaları izleyerek yapıyorsa buna terörizm denebilir.Keza Türkiyedeki tanım bununla örtüşmektedir. Kovansiyonel savaş taktikleri yerine gerilla savaş taktikleri uygulayan bu örgütler, ayrıca sivilleri de hedef alarak eylemlerini devam ettirmektedirler.
Ancak şunu da belirtmeden geçmemek lazımdır; hiç bir terör örgütü arkasında devlet ya da devletler olmadan var olamazlar, sebebine gelince ellerinde ki mühimmat, barınak ve yiyecek içlerinde bulundukları koşullar altında onları ancak bir kaç yıl idare edebilir kaldı ki 26 senden bahsettiğimiz bir örgütün yardım ve yataklık almadan bu kadar uzun bir süre eylemlerine devam etmesi bu tezi kuvvetlendirmektedir.
Sorunun etnik ve bölgesel olduğunu düşünenler ya çok az bilgiye sahiptir yada gerçekleri görmekten uzaktırlar, çünkü bahsettiğimiz terör olgusu sadece bir bölgeyi değil neredeyse o coğrafyanın tamamını ilgilendirmektedir.
Kürt ve bölgesel sorun yapay olarak yaratılmış dikkatleri asıl hedeften şaşırtarak kargayaşaya ve kaosa imkan vermektedir.Amerikanın Irak ı işgaliyle başlayan süreç aslında bölgenin önemini gözler önüne sermektedir. Coğrafyanın değerli kaynakları batı için önem kazandıkça, bölgedeki istikrarsızlıkta o derecede artış göstermektedir. Sonuç olarak bize etnik çatışma olarak yansıtılan aslında bir dünya politikasının sonucudur, mesele ne sadece Türkiye'den ibarettir, ne de bir terör örgütünden.
Amerikanın Ortadoğu planını hazırlayan ve A.B.D başkanı Harry Truman tarafından kurulan C.I.A(1947). 1948 yılında ''The Kurdish Minority Problem'' (Kürt Azınlık Sorunu) adlı bir rapor yayınlamış. Rapor içerik açısından ilginç, daha o dönemde 2. dünya savaşının bittiği ilk yıllarda bu olay Türkiye'ye karşı bir koz olarak kullanılmak üzere tasarlanmış. Tabi ki o dönemde sinema, İnternet yada iletişim araçları gelişmediği ve bunların kamuoyuna yansımayacağı hesap edilerek bu rapor çok kaba ve fütursuz bir dille ele alınmış. Burada anlatmak istediğim aslında raporda Kürtlerle ilgili ne söylendiği ya da yazıldığı değil, buradaki en önemli nokta bundan 57 yıl önce bu sorun Türkiye'ye karşı kullanılmak üzere Amerikanın istihbarat servisinin raporlarında yer alması.
Bugün gelinen noktada hepimizin anlaması gereken bunun 26 yıllık bir terör oyunu olmadığı, ya da etnik ve kültürel bir çatışmanın bu ülkenin evlatlarını öldürmediği. Orada ölen -Türk ve ya Kürt- herkes başkalarının amaçlarına hizmet etmeleri için ölüyorlar. Başkalarının silah firmalarının, petrol şirketlerinin ya da bu işin üstünden kimler rant sağlıyorlarsa onlar için kanlarının dökülmeleri. Olayı trajik ve karmaşık hale sokan da bu durum maalesef.
Amerika Irak'ı işgal edip Saddam Hüseyinin biyolojik ve kitle imha silahları ürettiğini iddia ederek onu asmıştı. Ancak ortada silah yoktu. Hatta kendisini savunması için yeterli bir süre bile tanınmamıştı. Ancak ne ilginçtir ki terörist başı yakalanıp Türkiye'ye getirildiğin de bırakın asılmayı belki de dağda yaşadığı hayattan daha iyi bir hayat sürüyor. Ancak burada kimin asılıp asılmadığı ya da kimin yakalanıp yakalanmadığı çok da önemli değil; önemli olan bu kişilerin kimlerin piyonu oldukları ve bu kişilerle işleri bittiği zaman onlara ne yaptıkları, ne yaptırdıkları.
Yazımın başında da söylediğim gibi olayları tek bir dönem olgusunda ve perspektifinde ele almak, olayları ve tarihsel trajedileri yanlış yorumlamamıza yol açabilir dahası bizi yanlış yönlendirerek, inançlarımızı,doğrularımızı ve duygularımızı saptırabilir.
Amerikanın Ortadoğu planını hazırlayan ve A.B.D başkanı Harry Truman tarafından kurulan C.I.A(1947). 1948 yılında ''The Kurdish Minority Problem'' (Kürt Azınlık Sorunu) adlı bir rapor yayınlamış. Rapor içerik açısından ilginç, daha o dönemde 2. dünya savaşının bittiği ilk yıllarda bu olay Türkiye'ye karşı bir koz olarak kullanılmak üzere tasarlanmış. Tabi ki o dönemde sinema, İnternet yada iletişim araçları gelişmediği ve bunların kamuoyuna yansımayacağı hesap edilerek bu rapor çok kaba ve fütursuz bir dille ele alınmış. Burada anlatmak istediğim aslında raporda Kürtlerle ilgili ne söylendiği ya da yazıldığı değil, buradaki en önemli nokta bundan 57 yıl önce bu sorun Türkiye'ye karşı kullanılmak üzere Amerikanın istihbarat servisinin raporlarında yer alması.
Bugün gelinen noktada hepimizin anlaması gereken bunun 26 yıllık bir terör oyunu olmadığı, ya da etnik ve kültürel bir çatışmanın bu ülkenin evlatlarını öldürmediği. Orada ölen -Türk ve ya Kürt- herkes başkalarının amaçlarına hizmet etmeleri için ölüyorlar. Başkalarının silah firmalarının, petrol şirketlerinin ya da bu işin üstünden kimler rant sağlıyorlarsa onlar için kanlarının dökülmeleri. Olayı trajik ve karmaşık hale sokan da bu durum maalesef.
Amerika Irak'ı işgal edip Saddam Hüseyinin biyolojik ve kitle imha silahları ürettiğini iddia ederek onu asmıştı. Ancak ortada silah yoktu. Hatta kendisini savunması için yeterli bir süre bile tanınmamıştı. Ancak ne ilginçtir ki terörist başı yakalanıp Türkiye'ye getirildiğin de bırakın asılmayı belki de dağda yaşadığı hayattan daha iyi bir hayat sürüyor. Ancak burada kimin asılıp asılmadığı ya da kimin yakalanıp yakalanmadığı çok da önemli değil; önemli olan bu kişilerin kimlerin piyonu oldukları ve bu kişilerle işleri bittiği zaman onlara ne yaptıkları, ne yaptırdıkları.
Yazımın başında da söylediğim gibi olayları tek bir dönem olgusunda ve perspektifinde ele almak, olayları ve tarihsel trajedileri yanlış yorumlamamıza yol açabilir dahası bizi yanlış yönlendirerek, inançlarımızı,doğrularımızı ve duygularımızı saptırabilir.
11 Haziran 2010 Cuma
Dayatmalar
Dünya hızla değişiyor; son 20 yılda teknoloji, bilim ve tıp alanında gelinen nokta, 400.000 yıl olduğu açıklanan(kesin değil) insanlık tarihinde bilinen en üst nokta. 19.yüzyılda İngilterede buhar makinesinin bulunmasıyla başlayan ve ivmesini neredeyse dik bir açıyla sürdüren bu gelişim ve başkalaşım toplumları ve dünyayı derinden değiştirdi.
Harita üzerinde çizdiğimiz sınırların kaybolduğu, bilgi ve iletişimin en üst düzeyde yaşandığı ''global'' bir çağdayız artık.
Cep telefonları, bilgisayarlar ve boyutları gittikçe küçülen iletişim araçları mesafeleri kısaltmakla kalmıyor ; bilgi paylaşımınıda en üst düzeyde sağlıyor.Hayatımızı her gün, her saat ve har dakika bir değişime tabi tutan bu sürekli gelişim ve değişim insan hayatını nasıl etkiliyor ve gündelik yaşamımızda nasıl karşımıza çıkıyor ?
Aslına bakarsanız bugün kime sorsak bunun cevabı hayatımızı kolaylaştırdığı ve olumlu yönde olduğudur.Ancak gerçek böyle mi? Teknoloji hayatımızı kolay ve hızlı bir hale mi getiriyor?Bizi daha mı gelişmiş yapıyor?
Bu soruya tam olarak cevap verebilmek için kendi hayatlarımıza bakmamız ve biraz istatistik gerekiyor. Dünya üzerinde yaşayan insan sayısı yaklaşık 6.5 milyar, bunun 1-1.5 milyarı açlık sınırında yaşıyor ki bu da Dünya Bankası verilerine göre günde $1 doların altında geliri olan insanlar olarak belirlenmiş. Yani dünyanın bu saydığım nimetlerinden yararlanan sayısı bir anda 1/3 kadar düşüyor.Ayrıca Dünya kaynaklarının %80 i %10 luk bir dilim tarafından tüketiliyor. Şimdi ortada müthiş bir uçurum olduğu açık bir tarafta her şeyden yararlanan bir azınlık diğer tarafta ise su bile bulamayan bir çoğunluk. İşte tam da bunun ortasında bu değişime ve gelişme ayak uydurmaya çalışan bir topluluk var. Bu topluluk ,kaynakların çoğunu kullanan azınlığın bir nevi ayakçısı olarak çalışıyor. Kapitalist sistemdeki Marx'ın ortaya attığı artık değer teorisi de kendini bu noktada açığa çıkartıyor. Artık değer teorisine göre kapitalist sistemde işçinin metayı yani satılacak olan ürünü üretmesi için gerekli zaman x iken patronlar bu işçileri x+y kadar çalıştırıyorlar. Buna göre bu fazla zaman y patronun cebine giren fazla paradır diğer bir değişle kardır. Bu para ne kadar fazla olursa gelecek sefer işe yatırılacak olan sermaye de o kadar fazla oluyor. Yani işçiye ödenen para o kadar az ve emeğinin altında olmalı ki patron o kadar zengin olsun. Şimdi bunun teknolojiyle ne alakası var demeyin çünkü çok var. Birincisi bu artık sermaye sürekli patronların cebinde durmuyor dolaşıyor, yatırım olarak karşımıza çıkıyor. İkincisi büyük fabrikaların ucuz iş gücüyle elde ettiği bu kar seri üretime yansıyor, bu seri üretim de kullandığınız arabadan tutunda mutfağınızdaki ocağa kadar her şeyde bizi ele geçirmeye başlıyor.
Bu noktada benim aklıma şu soru geliyor: Peki bu aletler olmasaydı ne yapardık? Yani sonuçta bu aletleri 30-40 yıl önce kullanmıyorduk. Kullanmayanlar için bu bir eksiklik miydi? Ya da şu an kullananlar için bir artı mı?
Aslına bakarsanız ikisi de değil, sonuç olarak bunları hiç bilmeyenler bunların bir eksikliğini çekmedi çünkü zaten hiç var olmamışlardı. Yine kullananlar için bir artı değil çünkü bütün dünya artık bu şekilde işliyor yani bu bir zorunluluk artık. Bu zorunluluk kelimesine dikkat; 10 yıl önce evinde televizyon olmayan birine ne gözle bakıyorsanız, şimdi de cep telefonu olmayan bir kişiye aynı gözle bakıyorsunuz. Sonuç olarak artık bunlar herhangi bir eşyadan öte birer gereksinim olarak karşımıza çıkıyorlar. Bunlar temel gıda maddeleri mi? Ya da su kadar vücudumuza gerekli mineraller mi?
Aslında sizi böyle hissetmeye iten nedenler var; bunların başında da işte bu dayatmalar geliyor. Nedir bu dayatmalar? Bunun için ünlü bir filozof ve dilbilimci olan Michel Foucault bu noktada bize yardım ediyor. Fikri şu: Batı yani Avrupa ve Amerika kendi ideolojik ve politik fikirlerini 3.Dünya ülkelerine entegre etmek için söylemler üretti; söylemlerden kasıt işte bu teknoloji söylemi mesela, teknoloji insanlara öyle bir anlatıldı öyle bir boyanıp süslenip önümüze sunuldu ki biz onu bir ihtiyaç olarak görmeye başladık. Ancak gerçekte olan Avrupa ve Amerikanın kapitalist ve liberal düşünceleri yayıp bunları gelişmekte olan ülkelere pazarlamasından başka bir şey değildi. Yukarıda bahsettiğim globalleşme de işte tam bu noktada devreye girdi: Küreselleşen sermaye yani Marx'ın artık değeri ülkeler arasında dolaşmaya başlayınca bu Batı devletlerindeki şirketler için de kaçırılmayacak bir fırsat oldu. Uluslararası firmalar dediğimiz bu topluluk kendi teknolojilerini satmaktansa bu ülkelere direk yatırımlar yapmaya başladılar yani şubelerini açmaya başladılar. Bu şubeler de o ülkelerin temsilcileri oldukları üzere teknolojilerini ve ürettiklerini bize ''olmazsa olmazlar'' olarak tanıttılar. Paramız ve harcamalarımız genelde gereksiz ve lüks olan bu ürünlere kaydıkça gelişmekte olan ülkeler fakirleşmeye zengin olanlarsa daha da zengin olmaya başladılar. 3G söylemini düşünün; bütün büyük telefon şirketleri tanıtımlarını yapmak için aylarını harcadılar, daha ülkeye gelmeden kampanyalar düzenlediler ve allayıp pullayıp bunu önümüze serdiler. Sonuç ne oldu peki? Tüketicinin milyon dolar döktüğü ölü bir teknoloji. Alt yapı yetersiz olduğu için nerede çektiği bile belli olmayan koca bir yalan. Peki kim kazandı? Telefon firmaları mı ? Evet kazandılar ama asıl kazanan onu buraya pazarlayan ülkelerdi. Şimdi Amerika'da 4G kullanılıyor onu da birkaç aya kalmaz altın tepsi içinde önümüze sunacaklar aman sakın geri kalmayalım daha altyapısı bitmemiş eski teknolojiyi kullanmadan cep telefonlarımızı çöpe atalım çünkü o telefonlar yeni teknolojiye göre eski kalacak ve bize yine yeniden yeni birer telefon aldıracaklar.
İşte sistem böyle yürüyor, hızlı değişen şartlara ve dünyaya ayak uyduralım derken aslında uydurulan söylemlere kendimizi kaptırıyoruz. Sonrada bir bakmışız önce bütçemizi aşıp borçlanmışız, sonra faturaları ödeyemez hale gelmişiz sonra bu sayı arttıkça ülke ekonomisi harcayan ama üretmeyen hastalıklı bir duruma gelmiş ve belkide en kötüsü biz geliştiğimize inanırken aslında bize bunları dayatanları zenginleştirip geliştirmişiz.
Harita üzerinde çizdiğimiz sınırların kaybolduğu, bilgi ve iletişimin en üst düzeyde yaşandığı ''global'' bir çağdayız artık.
Cep telefonları, bilgisayarlar ve boyutları gittikçe küçülen iletişim araçları mesafeleri kısaltmakla kalmıyor ; bilgi paylaşımınıda en üst düzeyde sağlıyor.Hayatımızı her gün, her saat ve har dakika bir değişime tabi tutan bu sürekli gelişim ve değişim insan hayatını nasıl etkiliyor ve gündelik yaşamımızda nasıl karşımıza çıkıyor ?
Aslına bakarsanız bugün kime sorsak bunun cevabı hayatımızı kolaylaştırdığı ve olumlu yönde olduğudur.Ancak gerçek böyle mi? Teknoloji hayatımızı kolay ve hızlı bir hale mi getiriyor?Bizi daha mı gelişmiş yapıyor?
Bu soruya tam olarak cevap verebilmek için kendi hayatlarımıza bakmamız ve biraz istatistik gerekiyor. Dünya üzerinde yaşayan insan sayısı yaklaşık 6.5 milyar, bunun 1-1.5 milyarı açlık sınırında yaşıyor ki bu da Dünya Bankası verilerine göre günde $1 doların altında geliri olan insanlar olarak belirlenmiş. Yani dünyanın bu saydığım nimetlerinden yararlanan sayısı bir anda 1/3 kadar düşüyor.Ayrıca Dünya kaynaklarının %80 i %10 luk bir dilim tarafından tüketiliyor. Şimdi ortada müthiş bir uçurum olduğu açık bir tarafta her şeyden yararlanan bir azınlık diğer tarafta ise su bile bulamayan bir çoğunluk. İşte tam da bunun ortasında bu değişime ve gelişme ayak uydurmaya çalışan bir topluluk var. Bu topluluk ,kaynakların çoğunu kullanan azınlığın bir nevi ayakçısı olarak çalışıyor. Kapitalist sistemdeki Marx'ın ortaya attığı artık değer teorisi de kendini bu noktada açığa çıkartıyor. Artık değer teorisine göre kapitalist sistemde işçinin metayı yani satılacak olan ürünü üretmesi için gerekli zaman x iken patronlar bu işçileri x+y kadar çalıştırıyorlar. Buna göre bu fazla zaman y patronun cebine giren fazla paradır diğer bir değişle kardır. Bu para ne kadar fazla olursa gelecek sefer işe yatırılacak olan sermaye de o kadar fazla oluyor. Yani işçiye ödenen para o kadar az ve emeğinin altında olmalı ki patron o kadar zengin olsun. Şimdi bunun teknolojiyle ne alakası var demeyin çünkü çok var. Birincisi bu artık sermaye sürekli patronların cebinde durmuyor dolaşıyor, yatırım olarak karşımıza çıkıyor. İkincisi büyük fabrikaların ucuz iş gücüyle elde ettiği bu kar seri üretime yansıyor, bu seri üretim de kullandığınız arabadan tutunda mutfağınızdaki ocağa kadar her şeyde bizi ele geçirmeye başlıyor.
Bu noktada benim aklıma şu soru geliyor: Peki bu aletler olmasaydı ne yapardık? Yani sonuçta bu aletleri 30-40 yıl önce kullanmıyorduk. Kullanmayanlar için bu bir eksiklik miydi? Ya da şu an kullananlar için bir artı mı?
Aslına bakarsanız ikisi de değil, sonuç olarak bunları hiç bilmeyenler bunların bir eksikliğini çekmedi çünkü zaten hiç var olmamışlardı. Yine kullananlar için bir artı değil çünkü bütün dünya artık bu şekilde işliyor yani bu bir zorunluluk artık. Bu zorunluluk kelimesine dikkat; 10 yıl önce evinde televizyon olmayan birine ne gözle bakıyorsanız, şimdi de cep telefonu olmayan bir kişiye aynı gözle bakıyorsunuz. Sonuç olarak artık bunlar herhangi bir eşyadan öte birer gereksinim olarak karşımıza çıkıyorlar. Bunlar temel gıda maddeleri mi? Ya da su kadar vücudumuza gerekli mineraller mi?
Aslında sizi böyle hissetmeye iten nedenler var; bunların başında da işte bu dayatmalar geliyor. Nedir bu dayatmalar? Bunun için ünlü bir filozof ve dilbilimci olan Michel Foucault bu noktada bize yardım ediyor. Fikri şu: Batı yani Avrupa ve Amerika kendi ideolojik ve politik fikirlerini 3.Dünya ülkelerine entegre etmek için söylemler üretti; söylemlerden kasıt işte bu teknoloji söylemi mesela, teknoloji insanlara öyle bir anlatıldı öyle bir boyanıp süslenip önümüze sunuldu ki biz onu bir ihtiyaç olarak görmeye başladık. Ancak gerçekte olan Avrupa ve Amerikanın kapitalist ve liberal düşünceleri yayıp bunları gelişmekte olan ülkelere pazarlamasından başka bir şey değildi. Yukarıda bahsettiğim globalleşme de işte tam bu noktada devreye girdi: Küreselleşen sermaye yani Marx'ın artık değeri ülkeler arasında dolaşmaya başlayınca bu Batı devletlerindeki şirketler için de kaçırılmayacak bir fırsat oldu. Uluslararası firmalar dediğimiz bu topluluk kendi teknolojilerini satmaktansa bu ülkelere direk yatırımlar yapmaya başladılar yani şubelerini açmaya başladılar. Bu şubeler de o ülkelerin temsilcileri oldukları üzere teknolojilerini ve ürettiklerini bize ''olmazsa olmazlar'' olarak tanıttılar. Paramız ve harcamalarımız genelde gereksiz ve lüks olan bu ürünlere kaydıkça gelişmekte olan ülkeler fakirleşmeye zengin olanlarsa daha da zengin olmaya başladılar. 3G söylemini düşünün; bütün büyük telefon şirketleri tanıtımlarını yapmak için aylarını harcadılar, daha ülkeye gelmeden kampanyalar düzenlediler ve allayıp pullayıp bunu önümüze serdiler. Sonuç ne oldu peki? Tüketicinin milyon dolar döktüğü ölü bir teknoloji. Alt yapı yetersiz olduğu için nerede çektiği bile belli olmayan koca bir yalan. Peki kim kazandı? Telefon firmaları mı ? Evet kazandılar ama asıl kazanan onu buraya pazarlayan ülkelerdi. Şimdi Amerika'da 4G kullanılıyor onu da birkaç aya kalmaz altın tepsi içinde önümüze sunacaklar aman sakın geri kalmayalım daha altyapısı bitmemiş eski teknolojiyi kullanmadan cep telefonlarımızı çöpe atalım çünkü o telefonlar yeni teknolojiye göre eski kalacak ve bize yine yeniden yeni birer telefon aldıracaklar.
İşte sistem böyle yürüyor, hızlı değişen şartlara ve dünyaya ayak uyduralım derken aslında uydurulan söylemlere kendimizi kaptırıyoruz. Sonrada bir bakmışız önce bütçemizi aşıp borçlanmışız, sonra faturaları ödeyemez hale gelmişiz sonra bu sayı arttıkça ülke ekonomisi harcayan ama üretmeyen hastalıklı bir duruma gelmiş ve belkide en kötüsü biz geliştiğimize inanırken aslında bize bunları dayatanları zenginleştirip geliştirmişiz.
19 Mayıs 2010 Çarşamba
Korkmak ya da Korkmamak
Korku insanoğlunun en azılı düşmanı , ama bir o kadar da en iyi dostudur. Korku bir adamı kral da yapar, kepaze de. Korkularımız çeşitlidir, belki en önemlisi, en son düşüncemizdir: Ölmek. İnsan ancak kendisine tehdit oluşturacak şeylerden sakınır korkar. Bu Allah korkusu da olabilir ya da bir sokakta bir köpeğin havlaması da. Ancak bir gerçek vardır ki o da ne kadar korksak ta olan ve olacak olan şeylere engel olamayacağımızdır. O yüzden aslında korkmak pek bir işe yaramaz , korkmak ruhu ve bedeni kemirir ve bitirir, biyolojik olarak ta sürekli bir adrenalin salgılanmasına yol açar. Ancak bazı korkular iyidir, sizi yapmamanız gerekenlerden alıkoyar, ve sizi iyi bir yola sokabilir. Burada yine de ince bir çizgi vardır, korkmamız gerekenlerle korkmamamız gerekenleri nasıl ayıracağız? Ahlaken ve insani olarak hangi korkular bizi iyi yaparken diğerleri bizi vahşi ve bastırılmış tutar? Bunun net bir cevabı olmamakla birlikte, daha iyisini yapamamaktan korkan biriyle , kendine toplum içinde bir yer edinememekten korkan ve düşüncelerini özgür iradesiyle açıklamaktan çekinen bir kişi arasında ki fark barizdir. İşte bu yüzden, yaptığımız her seçime dikkat ederken, nelerden korktuğumuza da dikkat etmemiz gereklidir. Toplumun seçici ve demokratik bireyleri işte bu hususları dikkate alarak cesurca karar verebilen kişilikler olmalıdır. Herkes demokrasinin ve özgürlüğün izin verilmediğini söylediği bir ortamda izin vermeyenlere karşı verdiğimiz tepkinin ne olduğu da önemlidir. Elinizde ki değerli bir eşyanızı , mesela dizüstü bilgisayarınızı ya da cep telefonunuzu birinin elinizden alıp sonra da bunu bana sen verdin , artık benim demesiyle, kişilik haklarınız ve özgürlüklerinizin elinizden alınması ve onlara sizin yerinize sahip çıkılması aslında aynı şeydir. Önemli olan burada verilen tepkidir. Seçmiş olanlarla seçilmiş olanlar arasındaki güç farkı ne kadar ters orantılı yani seçilmiş olanların lehine işliyorsa , işte artık sizde onların istediği kadar ve izin verdiği kadar özgürsünüz demektir. İşte bu noktada bazılarımız kendini sokaklara döküp, kıvranırken bazılarımız olanları sessizce izler ve kendi tabirleriyle kaderlerine teslim olur. Evet hayat sonuç olarak biraz da bilinmeyendir, bazı şeyler önlenemez ve durdurulamaz. Ancak insan yaradılış olarak özgür iradeye sahip bir mahluktur ve yaptığı seçimler kendi yerel dünyasını etkilerken , topluca yapılan seçimlerde toplumsal hayatını etkiler. Bu konu da korku anlamsız ve sebepsizdir , kendi seçimlerini yapmaktan korkan kişilerin çoğunluğu ; korkak bir toplum yaratır , korkak bir toplumda korkak nesiller yetiştirir. O zaman gerçek seçimlerimizi yapmaktan korkmadan, fikri , vicdanı hür bir şekilde dolaşmak için cesur olun!
12 Mayıs 2010 Çarşamba
Yolsuzluk ve Tekelcilik
Yolsuzluk; aslında Türkiye'nin hiç de yabancı olmadığı bir kelime. Batan bankalar, dönen rüşvetler , hortumlanan kasalar, ya da daha eskilere gidersek bankerler ve aferistler (bknz. affairiste) bu ülkenin çok duyduğu kelimeler.
Ama kimdir bunlar? Ne iş yaparlar? Ve en önemlisi neden yaparlar?
Bu sorulara verilecek yanıtlar göreceli olarak değişse de aslında bu kan emiciler ortak bir nokta da hep kesişirler: Statükoculuk.Bu yazının amacı bunların kim olduklarını deşifre etmek ya da yaptıklarını ortaya çıkarmak olamaz çünkü benim ne buna bilgim yeter ne de konumum. Ancak bu kişilerin profilleri ülkenizde, şehrinizde , semtinizde ya da mahallenizde değişmez karakteristik özellikler sergilerler. Bazen onları tanıyamazsınız ki bu sizin aptal olduğunuzdan değil onların kendilerini size takdiminden kaynaklanır. Bu kişiler genellikle toplum tarafından dokunulmaz bir cam fanus içerisinde yaşarlar , zengindirler ancak size bunun kaynağını asla belli etmezler çünkü ortada bir kaynak yoktur. Ya da klasik paramı menkul kıymetlerde değerlendirdim, yaptığım iş dışında birikimim vardı gibi cümlelerle açıklarlar. Ancak dediğim gibi bu kişilerin statüleri ''dokunulmaz'' dır. Onlar doktor , iş adamı, ya da hoca olabilirler. Bunlar saygın mesleklerdir ve çok güzel kamuflajlardır.Şimdi soru şu olabilir neden bu ülkesine hizmet isteyen bir doktor, hoca ,işadamı ya politikacı bunu yapsın? Hemen hepimizin aklına ilk sırada para gelir. Evet para çok büyük güçtür ve kazanılması da bir o kadar zordur ancak kolay ve üçkağıtla kazanıldığı zaman değeri hiç bilinmez ve elinde olan kişi artık çok tehlikelidir. Ancak para işin aslında sadece görünen yüzüdür; popüler terimle buzdağının üstkısmıdır. Çünkü yolsuzluk ve tekelcilik aslında parayla maskelenmiş bir güç gösterisidir.Bir yer kapma mücadelesi ve fani dünyaya kazık çakmanın diğer bir adıdır.
İşte bu dünyaya kazığını çakmak isteyenler, önce bir 3.dünya ülkesi bulur ya da orda zaten doğmuştur. Ailelerinden gelen bir zenginlikleri ve statüleri zaten vardır ancak bunları iyi amaçlar için kullanmak yerine kendilerine sunulan küçük dünyalarında yaşamayı daha uygun görürler. Bu kişiler her gün televizyonda izlediğiniz kişilerde olabilir ya da ayda bir arabasını yenileyen kapı komşunuzda. Bunlar tehlikelidir çünkü sizin ödediğiniz vergileri kaçırmakla kalmaz , yada para yatırdığınız bankalardaki parayı kendi paraları gibi harcamakla yetinmezler. Onlar egolarının en üst doruklarında aslında iktidar isterler. Politik bir iktidar sanmayın sakın bu apartmanınızda da olabilir , mahallenizde de. Çoğu çevresinden saygı görür ya da gördüklerini zannederler. Ancak bu adamlara duyulan saygı köylünün kral geçerken suratına gülüp diğer taraftan sessizce yellenmesinden başka bir şey değildir. Ayrıca tekelcilerdir babadan oğula mantığı had safhada gelişmiştir. Kendi gençliklerinde yaşayamadıklarını onlara yaşatmak isterler ya da yaşadıklarını yaşamasını isterler işte bu yüzden biz hep ''Benim babam kim sen biliyor musun'' lafını çok sıkça işitiriz. Son model arabaları altına çekilmiş bu zavallı çocuklar, bindikleri arabaları hak etmedikleri gibi aslında onu onlara vereninde bunu hak etmediğini bilmezler ve aslında gençlikleri verilmemiş tam tersine çalınmıştır. Bilgisiz ve dünyadan bir haber yetişirler.
Bunun yolsuzlukla ne alakası var diyorsunuzdur belki ama ; insani değerlerin kaybolduğu , herkesin birbirini arkasından vurmak istediği , rant kavgalarının politik arenadan sokağa döküldüğü , maaşlarının 100 katı mal varlıklarıyla yaşayan bu kişiler sadece emeği sömürmezler, yalanı gerçek , ahlaksızlığı rekabet olarak görürler.Gücü tanrısallaştırıp parayı kıble olarak alırlar. İşte bu kişiler doğuda ölen şehitlerimizden üzerinden de para kazanabilirler ya da mahallenizdeki yönetimden de.Özel güvenliklerle donatılmış sitelerinde , ve son moda döşenmiş villalarında kadehlerini vururlarken , o anda bu ülke için kimlerin ve nelerin feda edildiğini hiç umursamazlar.
Bu yazıda anlatılan kişiler bir senaryo ya da filmden kopup gelmiş değillerdir. Bizzat yaşayan kanlı ve canlı varlıklardır. Amaçları kurum ve topluluk gözetmeksizin rant ve ''huzurlarını'' sağlamaktır. Siz uyurken -- ayakta ve ya yatakta-- onlar sinsi planlarını yaparlar ve harekete geçmek için asla vakit kaybetmezler. Bizlerin maaş ve ekmek kuyruğunda kaybettiği zamanın tam tersine. Gerçek demokrasi rant kavgalarının yaşanmadığı, devletin vatandaşına her türlü sosyal ve askeri güvenliği sağladığı yerlerde görülür. Belki de bizim bu sınırlar içerisinde asla göremeyeceğimiz bu demokrasi , eğer şu anki haliyle size yutturulmaya çalışılıyorsa şunu bilin ki biz oradan çok uzaktayız.
Ama kimdir bunlar? Ne iş yaparlar? Ve en önemlisi neden yaparlar?
Bu sorulara verilecek yanıtlar göreceli olarak değişse de aslında bu kan emiciler ortak bir nokta da hep kesişirler: Statükoculuk.Bu yazının amacı bunların kim olduklarını deşifre etmek ya da yaptıklarını ortaya çıkarmak olamaz çünkü benim ne buna bilgim yeter ne de konumum. Ancak bu kişilerin profilleri ülkenizde, şehrinizde , semtinizde ya da mahallenizde değişmez karakteristik özellikler sergilerler. Bazen onları tanıyamazsınız ki bu sizin aptal olduğunuzdan değil onların kendilerini size takdiminden kaynaklanır. Bu kişiler genellikle toplum tarafından dokunulmaz bir cam fanus içerisinde yaşarlar , zengindirler ancak size bunun kaynağını asla belli etmezler çünkü ortada bir kaynak yoktur. Ya da klasik paramı menkul kıymetlerde değerlendirdim, yaptığım iş dışında birikimim vardı gibi cümlelerle açıklarlar. Ancak dediğim gibi bu kişilerin statüleri ''dokunulmaz'' dır. Onlar doktor , iş adamı, ya da hoca olabilirler. Bunlar saygın mesleklerdir ve çok güzel kamuflajlardır.Şimdi soru şu olabilir neden bu ülkesine hizmet isteyen bir doktor, hoca ,işadamı ya politikacı bunu yapsın? Hemen hepimizin aklına ilk sırada para gelir. Evet para çok büyük güçtür ve kazanılması da bir o kadar zordur ancak kolay ve üçkağıtla kazanıldığı zaman değeri hiç bilinmez ve elinde olan kişi artık çok tehlikelidir. Ancak para işin aslında sadece görünen yüzüdür; popüler terimle buzdağının üstkısmıdır. Çünkü yolsuzluk ve tekelcilik aslında parayla maskelenmiş bir güç gösterisidir.Bir yer kapma mücadelesi ve fani dünyaya kazık çakmanın diğer bir adıdır.
İşte bu dünyaya kazığını çakmak isteyenler, önce bir 3.dünya ülkesi bulur ya da orda zaten doğmuştur. Ailelerinden gelen bir zenginlikleri ve statüleri zaten vardır ancak bunları iyi amaçlar için kullanmak yerine kendilerine sunulan küçük dünyalarında yaşamayı daha uygun görürler. Bu kişiler her gün televizyonda izlediğiniz kişilerde olabilir ya da ayda bir arabasını yenileyen kapı komşunuzda. Bunlar tehlikelidir çünkü sizin ödediğiniz vergileri kaçırmakla kalmaz , yada para yatırdığınız bankalardaki parayı kendi paraları gibi harcamakla yetinmezler. Onlar egolarının en üst doruklarında aslında iktidar isterler. Politik bir iktidar sanmayın sakın bu apartmanınızda da olabilir , mahallenizde de. Çoğu çevresinden saygı görür ya da gördüklerini zannederler. Ancak bu adamlara duyulan saygı köylünün kral geçerken suratına gülüp diğer taraftan sessizce yellenmesinden başka bir şey değildir. Ayrıca tekelcilerdir babadan oğula mantığı had safhada gelişmiştir. Kendi gençliklerinde yaşayamadıklarını onlara yaşatmak isterler ya da yaşadıklarını yaşamasını isterler işte bu yüzden biz hep ''Benim babam kim sen biliyor musun'' lafını çok sıkça işitiriz. Son model arabaları altına çekilmiş bu zavallı çocuklar, bindikleri arabaları hak etmedikleri gibi aslında onu onlara vereninde bunu hak etmediğini bilmezler ve aslında gençlikleri verilmemiş tam tersine çalınmıştır. Bilgisiz ve dünyadan bir haber yetişirler.
Bunun yolsuzlukla ne alakası var diyorsunuzdur belki ama ; insani değerlerin kaybolduğu , herkesin birbirini arkasından vurmak istediği , rant kavgalarının politik arenadan sokağa döküldüğü , maaşlarının 100 katı mal varlıklarıyla yaşayan bu kişiler sadece emeği sömürmezler, yalanı gerçek , ahlaksızlığı rekabet olarak görürler.Gücü tanrısallaştırıp parayı kıble olarak alırlar. İşte bu kişiler doğuda ölen şehitlerimizden üzerinden de para kazanabilirler ya da mahallenizdeki yönetimden de.Özel güvenliklerle donatılmış sitelerinde , ve son moda döşenmiş villalarında kadehlerini vururlarken , o anda bu ülke için kimlerin ve nelerin feda edildiğini hiç umursamazlar.
Bu yazıda anlatılan kişiler bir senaryo ya da filmden kopup gelmiş değillerdir. Bizzat yaşayan kanlı ve canlı varlıklardır. Amaçları kurum ve topluluk gözetmeksizin rant ve ''huzurlarını'' sağlamaktır. Siz uyurken -- ayakta ve ya yatakta-- onlar sinsi planlarını yaparlar ve harekete geçmek için asla vakit kaybetmezler. Bizlerin maaş ve ekmek kuyruğunda kaybettiği zamanın tam tersine. Gerçek demokrasi rant kavgalarının yaşanmadığı, devletin vatandaşına her türlü sosyal ve askeri güvenliği sağladığı yerlerde görülür. Belki de bizim bu sınırlar içerisinde asla göremeyeceğimiz bu demokrasi , eğer şu anki haliyle size yutturulmaya çalışılıyorsa şunu bilin ki biz oradan çok uzaktayız.
2 Mayıs 2010 Pazar
Petrol bir lanet mi?
Petrol , dünya gündeminin son bir asırdır belkide etkinliğini en az yitiren konusu. Onu en önemli yapan özelliği ise ne sadece bir enerji kaynağı olması ne de sahibi olan devlete verdiği zenginlik; onu tüm bu bilinen değerlerinin dışında eşsiz kılan dünyada ki tüm kaynaklar gibi ''kıt '' olması. Ekonominin başlangıç dersinde öğretilen ilk cümle ekonominin kıt kaynakların yönetimi olduğudur. Petrolünde dünya üzerindeki dağılımına bakarsak pek de adaletli bir dağılımı olmadığını görürüz.Bilinen petrol rezervlerinin %81'i sadece 10 ülkede bulunuyor (BP Statistical Review of World Energy.) Bunların önemli bir bölümü ise Basra Körfezi civarında konumlanmış: İran,Irak, Kuveyt,Katar, Suudi Arabistan, ve Birleşik Arap Emirlikleri. Bunun dışında Kanada %13 civarında rezerviyle 2.durumda, yine ABD ve Rusya da petrol bulunan ülkeler arasında. Yine dünya enerjisi %39 la en çok petrole bağımlı bir şekilde yaşıyor.
Tabi doğal olarak üzerinde de en çok yazılan ve çizilen bir değer olması da normal. İşin ilginç yanlardan biri de petrol üretiminin batıdan doğu blokuna kayması yani Amerika, Kanada ve Rusya'dan daha dengesiz ve savaşa yatkın olan Orta Doğu ülkelerinin petrol ihracının hızla artması ve bunun sonucunda çok yüksek gelirler elde etmeleri.Ancak ortada bir sorun var: Yukarıda saydığım hiç bir orta doğu ülkesinde (neredeyse) demokrasi yok, İran ve Irak'ı saymazsak(onlarınki ne kadar demokratik sayılır?), petrol zengini ülkeler hanedanlık ya da monarşiyle yönetiliyorlar.
Petrolün getirdiği yıkım ise mutluluktan çok daha fazla. Yazının içeriği gereği petrolün kimin elinde olduğu ve bulunan bölgelerde ki çatışmayı da politik bir açıdan içermek zorunda. 1991 'deki Körfez savaşı ve yine 2004 Irak işgali herhalde bilinen en net politik ''kara altın'' savaşları. Peki ya pek fazla incelenmeyenler? Mesela Hazar Denizindeki rezervler(İran-Azerbaycan) ya da Bakassi Peninsula Güney Afrika'da ki bölge (Nijerya-Kamerun) eminim buralarda ki çatışmalar pek duyulmamıştır çünkü zaten medya da hiç yer bulmuyor. Yine politik açıdan ilginç bir araştırma ''Petrol demokrasiye darbe vurur mu?''(Does Petrol Hinder Democracy?) adlı makalesinde Michael L. Ross işte bu konuyu incelemiş ve üstünde durulması gereken 3 tane teori ortaya atmış: Bunlardan ilki rantçı devlet teorisi; burada Ross petrol zengini ülkelerin vergilerini düşük tutarak kendi hesap verilebilirliğinin baskısını hafifleterek --bir nevi milleti uyutarak-- rant sağladıklarını söylüyor. Bir diğeri ise baskıcı etki yani yine bu ülkelerin sahip oldukları zenginlik kaynaklarını koruma içgüdüsüyle davranarak milli savunmaya harcadıkları inanılmaz paylardan bahsediyor bazı ülkelerde GSMH'ya oranı %40 ı bile bulduğunu söylüyor ve son olarak da modernleşme teorisi dediği ama aslında tam tersi etkisi olan bir teori ; buna göre de aslında petrol ihraç ederek zenginleşen ülkeler kalkınma konusunda ise gelişemiyorlar. Yani okuma yazma oranları, sağlık ve eğitime ulaşabilmeleri düşük seviyelerde.Tabi bunları incelerken ekonometrik modeller de kullanıyor ancak burada onlara değinmeyeceğim.
Durum petrol zengini birçok ülke için böyleyken aslında insanın aklına şu da gelmiyor değil: Belki de gelişmiş ülkeler bu ülkelerin kaynaklarını kullanabilmek için onları bu durumda bırakmayı tercih ediyorlar.
Sorunun cevabı aslında Orta Doğu'da yaşananlarda saklı. Bölgede ki terörist ve etnik çatışmalar had safhada, insanlar bırakın gelişmeyi , doydukları güne şükredecek durumdalar. Irak savaşından önce Bush'un yaptığı konuşmalara dikkat edin: Biz bölgeye barış ve demokrasi getireceğiz. Evet adı demokrasi olan bir rejim geldi ancak asıl amaç bu muydu? Tabi bir de konunun Türkiye boyutu da var biliyorsunuz Türkiye Bor rezervlerinin %90 nına yakınını elinde bulunduruyor ancak kullanım açısından ''yasaklı''. Yine Türkiye'de petrol olduğuna dair bir çok söylenti var ancak henüz teyit edilmiş bir rezervimiz yok. Yine de böyle petrol zengini bir çevrede neredeyse tüm komşularında petrol olan bir ülkede nasıl petrol yok benimde kafamı kurcalıyor.Meclisten dönen yasalar olduğu da biliniyor bu konuyla ilgili yani petrol kaynaklarımız varmış ve bunları başkalarının kullanımına açacağımıza dair bir yasa tasarısı 2 kez Cumhurbaşkanlığından dönmüş. Eğer rezervler bitme noktasına gelirse-ki çok uzak bir ihtimal değil- yakın bir gelecekte bu gerçeği de öğreneceğimizi sanıyorum.
Tabi doğal olarak üzerinde de en çok yazılan ve çizilen bir değer olması da normal. İşin ilginç yanlardan biri de petrol üretiminin batıdan doğu blokuna kayması yani Amerika, Kanada ve Rusya'dan daha dengesiz ve savaşa yatkın olan Orta Doğu ülkelerinin petrol ihracının hızla artması ve bunun sonucunda çok yüksek gelirler elde etmeleri.Ancak ortada bir sorun var: Yukarıda saydığım hiç bir orta doğu ülkesinde (neredeyse) demokrasi yok, İran ve Irak'ı saymazsak(onlarınki ne kadar demokratik sayılır?), petrol zengini ülkeler hanedanlık ya da monarşiyle yönetiliyorlar.
Petrolün getirdiği yıkım ise mutluluktan çok daha fazla. Yazının içeriği gereği petrolün kimin elinde olduğu ve bulunan bölgelerde ki çatışmayı da politik bir açıdan içermek zorunda. 1991 'deki Körfez savaşı ve yine 2004 Irak işgali herhalde bilinen en net politik ''kara altın'' savaşları. Peki ya pek fazla incelenmeyenler? Mesela Hazar Denizindeki rezervler(İran-Azerbaycan) ya da Bakassi Peninsula Güney Afrika'da ki bölge (Nijerya-Kamerun) eminim buralarda ki çatışmalar pek duyulmamıştır çünkü zaten medya da hiç yer bulmuyor. Yine politik açıdan ilginç bir araştırma ''Petrol demokrasiye darbe vurur mu?''(Does Petrol Hinder Democracy?) adlı makalesinde Michael L. Ross işte bu konuyu incelemiş ve üstünde durulması gereken 3 tane teori ortaya atmış: Bunlardan ilki rantçı devlet teorisi; burada Ross petrol zengini ülkelerin vergilerini düşük tutarak kendi hesap verilebilirliğinin baskısını hafifleterek --bir nevi milleti uyutarak-- rant sağladıklarını söylüyor. Bir diğeri ise baskıcı etki yani yine bu ülkelerin sahip oldukları zenginlik kaynaklarını koruma içgüdüsüyle davranarak milli savunmaya harcadıkları inanılmaz paylardan bahsediyor bazı ülkelerde GSMH'ya oranı %40 ı bile bulduğunu söylüyor ve son olarak da modernleşme teorisi dediği ama aslında tam tersi etkisi olan bir teori ; buna göre de aslında petrol ihraç ederek zenginleşen ülkeler kalkınma konusunda ise gelişemiyorlar. Yani okuma yazma oranları, sağlık ve eğitime ulaşabilmeleri düşük seviyelerde.Tabi bunları incelerken ekonometrik modeller de kullanıyor ancak burada onlara değinmeyeceğim.
Durum petrol zengini birçok ülke için böyleyken aslında insanın aklına şu da gelmiyor değil: Belki de gelişmiş ülkeler bu ülkelerin kaynaklarını kullanabilmek için onları bu durumda bırakmayı tercih ediyorlar.
Sorunun cevabı aslında Orta Doğu'da yaşananlarda saklı. Bölgede ki terörist ve etnik çatışmalar had safhada, insanlar bırakın gelişmeyi , doydukları güne şükredecek durumdalar. Irak savaşından önce Bush'un yaptığı konuşmalara dikkat edin: Biz bölgeye barış ve demokrasi getireceğiz. Evet adı demokrasi olan bir rejim geldi ancak asıl amaç bu muydu? Tabi bir de konunun Türkiye boyutu da var biliyorsunuz Türkiye Bor rezervlerinin %90 nına yakınını elinde bulunduruyor ancak kullanım açısından ''yasaklı''. Yine Türkiye'de petrol olduğuna dair bir çok söylenti var ancak henüz teyit edilmiş bir rezervimiz yok. Yine de böyle petrol zengini bir çevrede neredeyse tüm komşularında petrol olan bir ülkede nasıl petrol yok benimde kafamı kurcalıyor.Meclisten dönen yasalar olduğu da biliniyor bu konuyla ilgili yani petrol kaynaklarımız varmış ve bunları başkalarının kullanımına açacağımıza dair bir yasa tasarısı 2 kez Cumhurbaşkanlığından dönmüş. Eğer rezervler bitme noktasına gelirse-ki çok uzak bir ihtimal değil- yakın bir gelecekte bu gerçeği de öğreneceğimizi sanıyorum.
22 Nisan 2010 Perşembe
Ön yargılar
Son günlerde yaşanan yumruk olayları, anayasa tartışmaları ve Kürt-Türk karmaşası bir yana, toplum olarak ne kadar ön yargılı ve söylenenlere ne kadar kolay inandığımızı görüyorum. Ve bu ön yargılarımızın gündelik yaşamımızı nasıl biçimlendirdiğini ve belki de başka yönlere çevirdiğine tanıklık ediyorum. İşin kötü tarafı da ön yargılarımızın kendi kendimize değil de bir takım medya ve kişiler tarafından yönlendirilmesi yani kendi fikir ve vicdanlarımızı bir yana koymamız. Bu durumu daha da karmaşık hale getiriyor. Mesela bir üniversite öğrencisi olarak, türban konusunun çok hararetli tartışıldığı zamanlarda artık bunun gündeme gelmesinden o kadar sıkılmıştım ki...Ancak gördüm ki insanlarda türbanlı kişilere karşı daha farklı bir ön yargı oluştu daha sonraları. Çoğumuz için üniversite de olan kapalı arkadaşlarımıza karşı bir ön yargı yokken bu oluşturuldu. Bu güdülen politika şimdilerde de Kürt-Türk meselesi için yapılıyor, bir terör örgütüyle hiç bir bağlantısı olmayan kişiler Kürt oldukları ve ya bu kimliği taşıdıkları için terörist muamelesi görüyorlar. Yine aynı şekilde bu kişilerde Türkleri düşmanlarıymış gibi görmeye başladılar. Bölücülük yapmakla suçlayanlar aslında kendilerinin bölücülük yaptığının farkında değiller mi? Yoksa kasıtlı olarak bu çevreler bizi birbirimize mi düşürüyorlar? Bana kalırsa mesele bu sorunun cevabının ne olduğu değil çünkü hepimiz cevabın ne olduğunu az çok tahmin edebiliyoruz. Mesele bizim verdiğimiz tepkilerde bitiyor, biz toplum olarak maalesef tepkimizi koyabilmeyi bilen bir yapıda değiliz. Bizim yerimize tepki koyanlar da zaten ya şiddete ya da silaha sarılıyorlar. Sonuç da tabi ki olayların daha da büyümesiyle oluyor. Sanırım çuvaldızı biraz da kendimize batırmanın vakti geldi de geçiyor. Ön yargılarımızı kırmanın da tek yolu olduğuna inanıyorum; başkalarının kusurlarıyla uğraşmaktansa eğer kendi kusurlarımızı düzeltmeye çalışırsak, belki bu bitmek bilmeyen kavgalarımızdan yada olaylara karşı olan ürkütücü kayıtsızlığımız dan kurtulabiliriz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)