Eğitimimi tamamlamak üzere Fransa'nın Rouen şehrine geldim. Henüz 1 hafta oldu ve kendimi bir düzene sokup, etrafla ilgilenmeye ancak başlayabildim. Burada yaklaşık 1,5 yıl geçireceğim için ince eleyip sık dokumaya çalışıyorum.Tabi ki bu yazıyı kendimden bahsetmek için yazmıyorum, arada sırada burada ki gözlemlerimi aktararak bir Türkiye ve Avrupa kıyaslaması yapmaya çalışacağım, henüz çevreyi iyi tanımadığım için ilk gözlemlerim kısıtlı olmakla birlikte sizlere genel bakış açısı da sunacaktır.
Ama Fransa'yı anlatmadan önce biraz geriye gidip konsolosluk sürecinden bahsetmek istiyorum. O kadar çok doküman ve belge talep ediyorlar ki her şeyi bir araya getirmeniz 1,5 ay kadar bir zaman alıyor, ben öğrenci vizesi aldığım bu işlemler normal turist vizesinden biraz daha uzun sürüyor ancak talepler hemen hemen aynı. Gelelim konsolosluğa ve konsoloslukta ki sürece: Öncelikle şunu belirtmem gerekiyor, polis sorgusunda sorulmayacak soruları yöneltiyorlar, bunun yanında genelde Türk çalışanlarla muhatap olsanız bile sanki karşısında bir başka ülke vatandaşı varmış gibi davranıyorlar. Herhangi kötü bir harekete maruz kalmamakla birlikte en rahatsız olduğum şeylerden biri insanları F tipi cezaevi kapısı gibi yerde bekletip, izdihama kadar gidebilecek bir düzende içeri alıyorlar yine aynı şekilde içeride gördüğünüz muamele de pek farklı değil, tabi ki ülkeler gelecek olan insanları araştırmalı ve ya belli kurallar dahilinde almalı ancak karşısındakinin de insan olduğunu unutmamalı...
Fransa'ya gelicek olursak; henüz çok yeni olduğum çok fazla bir gözlemim olmasa da, ilk izlenimlere göre Türkiye'den çok daha fazla düzenli, ve çok daha titiz bir çalışma şekilleri var. Kesin kurallar dahilinde ve kesin tarih ve rakamlar kullanarak iş yapıyorlar. Yabancı olun olmayın hiç bir şey için ne eksik ne de fazla bir şey ödüyorsunuz. Ancak şu gözümüzde çok büyüttüğümüz Avrupa'da dahi prosedür dediğimiz bürokrasi dediğimiz şey yavaş işliyor. Ayrıca teknoloji olarak ta bizden çok da ileri değiller, ticaret merkezi dedikleri noktalarda bulunan dükkan sayısı 6 yı geçmez hemde öyle aradığınız her şeyi bulamıyorsunuz. Ayrıca bir de saat olayı var ki Türkiye'de sabahlara kadar açık dükkanlara alışmış biri olarak en çok beni zor durumda bıraktı sanırım. Burada hayat akşam 8 en geç 9 gibi bitiyor. Açık tek bir dükkan bile kalmıyor. Para konusunda da çok hassaslar hani bizim migroslarda bile yaptığımız 10 kuruş, 20 kuruş kalsın muhabbeti burada yapılamaz her kuruşun hesabını yapıyorlar ve eğer bozuk paranız yok ne bir şey alabiliyorsunuz, ne de bir yere gidebiliyorsunuz. Burada iyi olan yani şu ana kadar benim açıkça gördüğüm en büyük fark düzen. Çok düzenli bir hayatları çok düzenli bir sistemleri eğer aynı düzeni biz de oturtabilirsek Avrupa'dan çok daha iyi olmamamız için hiç bir sebep kalmıyor.
Yeni insanlarla tanıştıkça ve daha çok yer görüp gezdikçe izlenimlerim daha da derinleşecektir.
Yaşamın Altın Sözleri
''Terk edenler asla kazanmaz.
Kazanan asla terk etmez.Bazı insanlar keyifle ıslak çalar. Hayatları muhteşemdir.Bazıları durmandan ağlar ve inler..Ben çocuklara hep aynı şeyi söylerim...Şikayet etmeyin ,itham etmeyin,açıklamaya çalışmayın..
Hayatın sloganı asla bırakmayacaksın'dır.Çoğu terk edişimizde, zafere bir kaç adım kaldığının farkında bile olmayız.Başarı yarışmanın kendisinden bir saniye daha fazla dayanabilirsek bizimdir.''
McDonald Valentine
30 Eylül 2010 Perşembe
22 Eylül 2010 Çarşamba
Yeni Dönem
Türkiye; zorlu bir süreçten geçiyor hem politik hem de ekonomik anlamda; ekonomi yeni gelen verilerle diğer gelişen ve gelişmekte olan ülkelere göre daha çarpıcı bir artış hızı yakalamış durumda.Ancak 2008 verileriyle karşılaştırıldığında aslında pek de öyle olmadığı gözüküyor, halen kriz öncesi verileri aşabilmiş değiliz ancak ben kötümser değilim bu konuda çünkü daha kötüye gittiğimiz de söylenemez. Kaldı ki %11 lik bir büyüme 2010 yılı için gerçekten de ulaşılması güç bir rakamdı. Diğer yandan politik olarak ta, özellikle referandum sonrası oluşan hava sakin ve iyimser.Hayır veren de evet veren de bir şekilde mutabakata varmış gibi görünüyor. Sonuçtan memnun olunsa da olunmasa da , bence Türkiye sınırları içinde gerçekleştirilmiş en demokratik referandumdu. Her ne kadar siyasi partilerce bir seçim propagandasına dönüştürülmek istense de bence herkes inandığı şeye oyunu verdi. Ben hayır dedim, ancak bunun sebebi ne siyasi ne de kişisel bir durumdu, benim sebebim bana göre mantıklı olan yasaları içeriyor olsa da anayasal paketin tamamının oylanması yerine madde madde oylanmasından yanaydı,kaldı ki herkes her maddeyi kabul etmek zorunda değildi. Bende bu yüzden tercihimi bu yönde kullandım
ancak evet çıkması da beni üzmedi ya da endişelendirmedi, sonuç olarak demokratik bir ülkede çoğunluğun verdiği bir karara saygı duymak gerekir. Yine de beni korkutan şeyler de yok değil; sadece bu hükümet için değil, bundan sonraki tüm hükümetler için de olan bir tehlike: Yargı ve Yürütmenin iç içe girmesi, eğer bundan sonra böyle bir durum ortaya çıkarsa oluşan bu demokratik ve iyimser tablo yerini yine kötü ve tartışmalı günlere bırakabilir. Ekonomi ve politikanın bir birlerinin tamamlayıcı unsurlar olduğunu göz önüne alırsak siyasal istikrarsızlık ekonomiyede yansıyacaktır mutlaka.O yüzden bu dönemin, mümkün olduğu kadar ortaklaşa hareket ederek ve fikirlere saygı göstererek, kurumlarımızı yıpratmadan geçirmemiz gerekmektedir.
ancak evet çıkması da beni üzmedi ya da endişelendirmedi, sonuç olarak demokratik bir ülkede çoğunluğun verdiği bir karara saygı duymak gerekir. Yine de beni korkutan şeyler de yok değil; sadece bu hükümet için değil, bundan sonraki tüm hükümetler için de olan bir tehlike: Yargı ve Yürütmenin iç içe girmesi, eğer bundan sonra böyle bir durum ortaya çıkarsa oluşan bu demokratik ve iyimser tablo yerini yine kötü ve tartışmalı günlere bırakabilir. Ekonomi ve politikanın bir birlerinin tamamlayıcı unsurlar olduğunu göz önüne alırsak siyasal istikrarsızlık ekonomiyede yansıyacaktır mutlaka.O yüzden bu dönemin, mümkün olduğu kadar ortaklaşa hareket ederek ve fikirlere saygı göstererek, kurumlarımızı yıpratmadan geçirmemiz gerekmektedir.
9 Eylül 2010 Perşembe
İnanç
İnanç; insanların genellikle dinle bağdaştırdıkları bir kelimedir. Bir kişinin inancı onun hangi dine mensup olup olmadığı, ya da Tanrıya olan inancı söz konusu olduğunda dile getirilir. Ancak inanç sadece Tanrıya duyulan bir inanç mıdır? Bu bence kesinlikle bu kadar basit değildir.
İnançlarımız bizi ayakta tutan, hayata bağlı kalmamızı sağlayan, çoğu kez hareketlerimizi yönlendiren bir dizi alışkanlık ve düşüncenin ürünüdür. İnanç her ne kadar içten gelindiği sanılsa da , çevremizde olup bitenlerle de yakından ilgilidir. Bulunduğumuz mahalle, kasaba, şehir ya da ülke inançlarımızı etkiler bir ölçüde. Peki ya gerçekten inandıklarımız? Onlar yüksek sesle söylenebilecek kadar kolay mıdırlar? Eğer böyle olsaydı sanırım insanlar en yakınlarından bile gerçekte ne hissettiklerini gizlemezler, tarikatlar kurmazlar, ya da birbirlerine kin beslemezlerdi. Öyle ya inanç nefret ettiğimize karşı tepkimizi, sevdiğimize karşı minnetimizi gösterir çünkü.
Bastırılmışlık her toplumun yegane problemlerindendir, inançlarını özgürce söyleyebilenler hain, susanlar ise toplumun bir parçası olurlar.
İnanç bir insanı ne kadar yükseltebilir ise , o kadar alçaltabilir de. Körü körüne inanç ne kadar tehlikeli ise, içi boş bir inanç tutkusu da insanı bir o kadar hayattan kopartır.
İnanç yüzyıllar boyunca evrimini geçirmiş bir süreçtir; çok tanrılı dinlerden tek tanrılı dinlere, güneşe tapmaktan ineğin kutsallığına, dünyevi yaşamın ötesinde, mumyalanıp ahirete hazırlanma ya da kişiye ait eşyalarla gömülmeye kadar bir çok ritüelden geçmiştir.
İnsanoğlu tüm bu ritüeller arasında kendine sormak istediği ancak hep korktuğu sorunun cevabını aramış ya da bu şekilde kendi içsel yolcuğunu tamamlamaya çalışmıştır: Ölüm nedir? Ölümden sonra bu bedenlerin içlerindeki ruhlar nereye gitmişlerdir.
Bilimsel araştırmacılar ve doktorlar bile bu sorunun cevabını aramışlar ve ölüm anında ve sonrasında insanın bedensel ağırlığını ölçmüşlerdir. Her ne kadar bedenden 21 gram kadar bir azalma olduğu gözlemlense de bu ağırlık kaybının vücuttaki bazı kimyasalların atılmasından mı yoksa gerçekten ruhun çıkışından mı ötürü olduğu tam olarak belirlenememiştir.
Ancak gerçek şu ki istesek de istemesek de inanç hayatlarımızı bizim farkında olmadığımız kadar çok etkiler. Ruh örneğini vermemin amacı bilim dünyasının çoğu kez ateist yani tanrı tanımaz olduğu kanısının var olmasıdır. Ancak bu deneyi yapanlar yine bilim adamlarıdır. Yine ilginç bir örneği vererek, aslında inanmamış gibi gözükenlerin bile bir inançları olduğunu göstermektedir: Bir grup ateistten, bir kutuya önce herhangi bir şey koymalarını istemişler ve eğer koyarlarsa tanrının onu yok edeceğini söylemişler grubun hepsini denileni yapmış ardından gruptan sevdikleri bir eşyayı koymaları istenmiş bu kez grubun bir bölümü bunu yapamamış, ve son olarak ellerini koymaları istenmiş bu kez grubun %90 ı bunu yapmamış.* Tüm grup tanrı tanımaz oldukları halde ellerinin yok olma olasılığını çoğu göze alamamış, sonuçta aslında inanmadıklarını sandıkları halde buna tanrı demeseler bile bir şeye inandıklarını göstermiş oldular. Çünkü bu insan doğasında olan bir şey, öyle ya da böyle hepimiz bir şeylere inanarak yaşıyoruz ve bu her ne ise bizim hayatımızı şekillendiren şey oluyor.
*Bu deney Ertuğrul Özkök'ün ''Tuhaf''adlı kitabından alınmıştır.
İnançlarımız bizi ayakta tutan, hayata bağlı kalmamızı sağlayan, çoğu kez hareketlerimizi yönlendiren bir dizi alışkanlık ve düşüncenin ürünüdür. İnanç her ne kadar içten gelindiği sanılsa da , çevremizde olup bitenlerle de yakından ilgilidir. Bulunduğumuz mahalle, kasaba, şehir ya da ülke inançlarımızı etkiler bir ölçüde. Peki ya gerçekten inandıklarımız? Onlar yüksek sesle söylenebilecek kadar kolay mıdırlar? Eğer böyle olsaydı sanırım insanlar en yakınlarından bile gerçekte ne hissettiklerini gizlemezler, tarikatlar kurmazlar, ya da birbirlerine kin beslemezlerdi. Öyle ya inanç nefret ettiğimize karşı tepkimizi, sevdiğimize karşı minnetimizi gösterir çünkü.
Bastırılmışlık her toplumun yegane problemlerindendir, inançlarını özgürce söyleyebilenler hain, susanlar ise toplumun bir parçası olurlar.
İnanç bir insanı ne kadar yükseltebilir ise , o kadar alçaltabilir de. Körü körüne inanç ne kadar tehlikeli ise, içi boş bir inanç tutkusu da insanı bir o kadar hayattan kopartır.
İnanç yüzyıllar boyunca evrimini geçirmiş bir süreçtir; çok tanrılı dinlerden tek tanrılı dinlere, güneşe tapmaktan ineğin kutsallığına, dünyevi yaşamın ötesinde, mumyalanıp ahirete hazırlanma ya da kişiye ait eşyalarla gömülmeye kadar bir çok ritüelden geçmiştir.
İnsanoğlu tüm bu ritüeller arasında kendine sormak istediği ancak hep korktuğu sorunun cevabını aramış ya da bu şekilde kendi içsel yolcuğunu tamamlamaya çalışmıştır: Ölüm nedir? Ölümden sonra bu bedenlerin içlerindeki ruhlar nereye gitmişlerdir.
Bilimsel araştırmacılar ve doktorlar bile bu sorunun cevabını aramışlar ve ölüm anında ve sonrasında insanın bedensel ağırlığını ölçmüşlerdir. Her ne kadar bedenden 21 gram kadar bir azalma olduğu gözlemlense de bu ağırlık kaybının vücuttaki bazı kimyasalların atılmasından mı yoksa gerçekten ruhun çıkışından mı ötürü olduğu tam olarak belirlenememiştir.
Ancak gerçek şu ki istesek de istemesek de inanç hayatlarımızı bizim farkında olmadığımız kadar çok etkiler. Ruh örneğini vermemin amacı bilim dünyasının çoğu kez ateist yani tanrı tanımaz olduğu kanısının var olmasıdır. Ancak bu deneyi yapanlar yine bilim adamlarıdır. Yine ilginç bir örneği vererek, aslında inanmamış gibi gözükenlerin bile bir inançları olduğunu göstermektedir: Bir grup ateistten, bir kutuya önce herhangi bir şey koymalarını istemişler ve eğer koyarlarsa tanrının onu yok edeceğini söylemişler grubun hepsini denileni yapmış ardından gruptan sevdikleri bir eşyayı koymaları istenmiş bu kez grubun bir bölümü bunu yapamamış, ve son olarak ellerini koymaları istenmiş bu kez grubun %90 ı bunu yapmamış.* Tüm grup tanrı tanımaz oldukları halde ellerinin yok olma olasılığını çoğu göze alamamış, sonuçta aslında inanmadıklarını sandıkları halde buna tanrı demeseler bile bir şeye inandıklarını göstermiş oldular. Çünkü bu insan doğasında olan bir şey, öyle ya da böyle hepimiz bir şeylere inanarak yaşıyoruz ve bu her ne ise bizim hayatımızı şekillendiren şey oluyor.
*Bu deney Ertuğrul Özkök'ün ''Tuhaf''adlı kitabından alınmıştır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)