Yaşamın Altın Sözleri

''Terk edenler asla kazanmaz.
Kazanan asla terk etmez.Bazı insanlar keyifle ıslak çalar. Hayatları muhteşemdir.Bazıları durmandan ağlar ve inler..Ben çocuklara hep aynı şeyi söylerim...Şikayet etmeyin ,itham etmeyin,açıklamaya çalışmayın..
Hayatın sloganı asla bırakmayacaksın'dır.Çoğu terk edişimizde, zafere bir kaç adım kaldığının farkında bile olmayız.Başarı yarışmanın kendisinden bir saniye daha fazla dayanabilirsek bizimdir.''

McDonald Valentine

23 Haziran 2010 Çarşamba

Terörizm ve Türkiye

Terörizm  bugünlerde daha önce hiç olmadığı kadar çok konuşulmaya başlandı. Ancak  şiddetinin artmasının yanında , açılım söylemlerinin de doruğa çıktığı bir döneme rastlaması olayları daha farklı bir boyuta taşıyor. Her gün ölen askerlerimiz; ve onların ardından dökülen onca gözyaşı ve feryatlar. Herkesin dilinde ise hep aynı soru var: Bu kıyım ve eziyet ne zaman son bulacak?
Bundan yaklaşık 26 sene önce başlayan terör mücadelesi , artık daha farklı anlamlar yüklenerek karşımıza çıkıyor.Terörist başının yakalanarak adaya kapatılması bazı kesimlerce artık bu savaşın bittiği yönündeydi keza o vakitler terör örgütünün eylemleri azalmış, aynı şekilde sayıca da taraftarının düştüğü iddia edilmişti.
Ancak beklenenlerin aksine terör örgütü sayıca ve mühimmat olarak katlanarak karşımıza çıktı.
Kürt açılımı ilk başta terör örgütünü ve yandaşlarını içten çökertme politikası olarak gözükse de sonraları etnik bir çatışmaya dönüşmeye başladı. Daha önceleri sadece terör örgütü mensupları düşman olarak görülürken, açılım iki ayrı sınıf yaratarak, düşman olmayanları da düşman yapacak bir noktaya getirdi. Terörizmin politik kısmı bizim bilgi düzeyimizi aşsa bile işin büyük bir çoğunluğunun politik hesaplara dayanması bizi mecburen bu şekilde düşünmeye iten bir unsur olarak karşımıza çıkıyor.
Aslında başlangıç olarak terörizm nedir gibi bir soruya cevap aramak gerekiyor, çünkü büyük resme bakmadan bugünkü duruma nasıl geldiğimizi analiz etmemiz imkansız.
Terörizm yaygın bir düşünceye ters olarak aslında literatürde karşılığı tam olan bir sözcük değil; Avrupa Birliğinin yada Amerikanın tam bir terörizm tanımı bulunmamakla birlikte terörist kime denir sorusu bile tam karşılığını bulamıyor.Ancak Terörizmi belli bir grup ya da örgütün herhangi bir ülke sınırlarını ve halkını tehdit ederek, o ülkenin rejimi için de tehdit oluşturuyorsa ve bunu şiddet ve sindirme politikaları izleyerek yapıyorsa buna terörizm  denebilir.Keza Türkiyedeki tanım bununla örtüşmektedir. Kovansiyonel savaş taktikleri yerine gerilla savaş taktikleri uygulayan bu örgütler, ayrıca sivilleri de hedef alarak eylemlerini devam ettirmektedirler.
Ancak şunu da belirtmeden geçmemek lazımdır; hiç bir terör örgütü arkasında devlet ya da devletler olmadan var olamazlar, sebebine gelince ellerinde ki mühimmat, barınak ve yiyecek içlerinde bulundukları koşullar altında onları ancak bir kaç yıl idare  edebilir kaldı ki 26 senden bahsettiğimiz bir örgütün yardım ve yataklık almadan bu kadar uzun bir süre eylemlerine devam etmesi bu tezi kuvvetlendirmektedir. 
Sorunun etnik ve bölgesel olduğunu düşünenler ya çok az bilgiye sahiptir yada gerçekleri görmekten uzaktırlar, çünkü bahsettiğimiz terör olgusu sadece bir bölgeyi değil neredeyse o coğrafyanın tamamını ilgilendirmektedir. 
Kürt ve bölgesel sorun yapay olarak yaratılmış dikkatleri asıl hedeften şaşırtarak kargayaşaya ve kaosa imkan vermektedir.Amerikanın Irak ı işgaliyle başlayan süreç aslında bölgenin önemini gözler önüne sermektedir. Coğrafyanın değerli kaynakları batı için önem kazandıkça, bölgedeki istikrarsızlıkta o derecede artış göstermektedir. Sonuç olarak bize etnik çatışma olarak yansıtılan aslında bir dünya politikasının sonucudur, mesele ne sadece Türkiye'den ibarettir, ne de bir terör örgütünden.
Amerikanın Ortadoğu planını hazırlayan ve A.B.D başkanı Harry Truman tarafından kurulan C.I.A(1947). 1948 yılında ''The Kurdish Minority Problem'' (Kürt Azınlık Sorunu) adlı bir rapor yayınlamış. Rapor içerik açısından ilginç, daha o dönemde 2. dünya savaşının bittiği ilk yıllarda bu olay Türkiye'ye karşı bir koz olarak kullanılmak üzere tasarlanmış. Tabi ki o dönemde sinema, İnternet yada iletişim araçları gelişmediği ve bunların kamuoyuna yansımayacağı hesap edilerek bu rapor çok kaba ve fütursuz bir dille ele alınmış. Burada anlatmak istediğim aslında raporda Kürtlerle ilgili ne söylendiği ya da yazıldığı değil, buradaki en önemli nokta bundan 57 yıl önce bu sorun Türkiye'ye karşı kullanılmak üzere Amerikanın istihbarat servisinin raporlarında yer alması.
Bugün gelinen noktada hepimizin anlaması gereken  bunun 26 yıllık bir terör oyunu olmadığı, ya da etnik ve kültürel bir çatışmanın bu ülkenin evlatlarını öldürmediği. Orada ölen -Türk ve ya Kürt- herkes başkalarının amaçlarına hizmet etmeleri için ölüyorlar. Başkalarının silah firmalarının, petrol şirketlerinin  ya da bu işin üstünden kimler rant sağlıyorlarsa onlar için kanlarının dökülmeleri. Olayı trajik ve karmaşık hale sokan da bu durum maalesef.
Amerika Irak'ı işgal edip Saddam Hüseyinin biyolojik ve kitle imha silahları ürettiğini iddia ederek onu asmıştı. Ancak ortada silah yoktu. Hatta kendisini savunması için yeterli bir süre bile tanınmamıştı. Ancak ne ilginçtir ki terörist başı yakalanıp Türkiye'ye getirildiğin de bırakın asılmayı belki de dağda yaşadığı hayattan daha iyi bir hayat sürüyor. Ancak burada kimin asılıp asılmadığı ya da kimin yakalanıp yakalanmadığı çok da önemli değil; önemli olan bu kişilerin kimlerin piyonu oldukları ve bu kişilerle işleri bittiği zaman onlara ne yaptıkları, ne yaptırdıkları.
Yazımın başında da söylediğim  gibi olayları tek bir dönem olgusunda ve perspektifinde ele almak, olayları ve tarihsel trajedileri yanlış yorumlamamıza yol açabilir dahası bizi yanlış yönlendirerek, inançlarımızı,doğrularımızı ve duygularımızı saptırabilir.

11 Haziran 2010 Cuma

Dayatmalar

    Dünya hızla değişiyor; son 20 yılda teknoloji, bilim ve tıp alanında gelinen nokta, 400.000  yıl olduğu açıklanan(kesin değil) insanlık tarihinde bilinen en üst nokta. 19.yüzyılda İngilterede buhar makinesinin bulunmasıyla başlayan ve ivmesini neredeyse dik bir açıyla sürdüren bu gelişim ve başkalaşım toplumları ve dünyayı derinden değiştirdi.
Harita üzerinde çizdiğimiz sınırların kaybolduğu, bilgi ve iletişimin en üst düzeyde yaşandığı ''global'' bir çağdayız artık.
    
    Cep telefonları, bilgisayarlar ve boyutları gittikçe küçülen iletişim araçları mesafeleri kısaltmakla kalmıyor ; bilgi paylaşımınıda en üst düzeyde sağlıyor.Hayatımızı her gün, her saat ve har dakika bir değişime tabi tutan bu sürekli gelişim ve değişim insan hayatını nasıl etkiliyor ve gündelik yaşamımızda nasıl karşımıza çıkıyor ?
Aslına bakarsanız bugün kime sorsak bunun cevabı hayatımızı kolaylaştırdığı ve olumlu yönde olduğudur.Ancak gerçek böyle mi? Teknoloji hayatımızı kolay ve hızlı bir hale mi getiriyor?Bizi daha mı gelişmiş yapıyor?

Bu soruya tam olarak cevap verebilmek  için kendi hayatlarımıza bakmamız ve biraz istatistik gerekiyor. Dünya üzerinde yaşayan insan sayısı yaklaşık 6.5 milyar, bunun 1-1.5 milyarı açlık sınırında yaşıyor ki bu da Dünya Bankası verilerine göre günde $1 doların altında geliri olan insanlar olarak belirlenmiş. Yani dünyanın bu saydığım nimetlerinden yararlanan sayısı bir anda 1/3 kadar düşüyor.Ayrıca Dünya kaynaklarının %80 i  %10 luk bir dilim tarafından tüketiliyor. Şimdi ortada müthiş bir uçurum olduğu açık bir tarafta her şeyden yararlanan bir azınlık diğer tarafta ise su bile bulamayan bir çoğunluk. İşte tam da bunun ortasında bu değişime ve gelişme ayak uydurmaya çalışan bir topluluk var. Bu topluluk ,kaynakların çoğunu kullanan azınlığın bir nevi ayakçısı olarak çalışıyor. Kapitalist sistemdeki Marx'ın ortaya attığı artık değer teorisi de kendini bu noktada açığa çıkartıyor. Artık değer teorisine göre kapitalist sistemde işçinin metayı  yani satılacak olan ürünü üretmesi için gerekli zaman x iken patronlar bu işçileri x+y kadar çalıştırıyorlar. Buna göre bu fazla zaman y  patronun cebine giren fazla paradır diğer bir değişle kardır. Bu para ne kadar fazla olursa gelecek sefer işe yatırılacak olan sermaye de o kadar fazla oluyor. Yani işçiye ödenen para o kadar az ve emeğinin altında olmalı ki patron o kadar zengin olsun. Şimdi bunun teknolojiyle ne alakası var demeyin çünkü çok var. Birincisi bu artık sermaye sürekli patronların cebinde durmuyor dolaşıyor, yatırım olarak karşımıza çıkıyor. İkincisi büyük fabrikaların ucuz iş gücüyle elde ettiği bu kar seri üretime yansıyor, bu seri üretim de kullandığınız arabadan tutunda mutfağınızdaki ocağa kadar her şeyde bizi ele geçirmeye başlıyor.

Bu noktada benim aklıma şu soru geliyor: Peki bu aletler olmasaydı ne yapardık? Yani sonuçta bu aletleri 30-40 yıl önce kullanmıyorduk. Kullanmayanlar için bu bir eksiklik miydi? Ya da şu an kullananlar için bir artı mı?
Aslına bakarsanız ikisi de değil, sonuç olarak bunları hiç bilmeyenler bunların bir eksikliğini çekmedi çünkü zaten hiç var olmamışlardı. Yine kullananlar için bir artı değil çünkü  bütün dünya artık bu şekilde işliyor yani bu bir zorunluluk artık. Bu zorunluluk kelimesine dikkat; 10 yıl önce evinde televizyon olmayan birine ne gözle bakıyorsanız, şimdi de cep telefonu olmayan bir kişiye aynı gözle bakıyorsunuz. Sonuç olarak artık bunlar herhangi bir eşyadan öte birer gereksinim olarak karşımıza çıkıyorlar. Bunlar temel gıda maddeleri mi? Ya da su kadar vücudumuza gerekli mineraller mi?

Aslında sizi böyle hissetmeye iten nedenler var; bunların başında da işte bu dayatmalar geliyor. Nedir bu dayatmalar? Bunun için ünlü bir filozof ve dilbilimci olan Michel Foucault bu noktada bize yardım ediyor. Fikri şu: Batı yani Avrupa ve Amerika kendi ideolojik ve politik fikirlerini 3.Dünya ülkelerine entegre etmek için söylemler üretti; söylemlerden kasıt  işte bu teknoloji söylemi mesela, teknoloji insanlara öyle bir anlatıldı öyle bir boyanıp süslenip önümüze sunuldu ki biz onu bir ihtiyaç olarak görmeye başladık. Ancak gerçekte olan Avrupa ve Amerikanın kapitalist ve liberal düşünceleri yayıp bunları gelişmekte olan ülkelere pazarlamasından başka bir şey değildi. Yukarıda bahsettiğim globalleşme de işte tam bu noktada devreye girdi: Küreselleşen sermaye yani Marx'ın artık değeri ülkeler arasında dolaşmaya başlayınca bu Batı devletlerindeki şirketler için de kaçırılmayacak bir fırsat oldu. Uluslararası firmalar dediğimiz bu topluluk kendi teknolojilerini satmaktansa bu ülkelere direk yatırımlar yapmaya başladılar yani şubelerini açmaya başladılar. Bu şubeler de o ülkelerin temsilcileri oldukları üzere teknolojilerini ve ürettiklerini bize ''olmazsa olmazlar'' olarak tanıttılar. Paramız ve harcamalarımız genelde gereksiz ve lüks olan bu ürünlere kaydıkça gelişmekte olan ülkeler fakirleşmeye zengin olanlarsa daha da zengin olmaya başladılar. 3G söylemini düşünün; bütün büyük telefon şirketleri tanıtımlarını yapmak için aylarını harcadılar, daha ülkeye gelmeden kampanyalar düzenlediler ve allayıp pullayıp bunu önümüze serdiler. Sonuç ne oldu peki? Tüketicinin milyon dolar döktüğü ölü bir teknoloji. Alt yapı yetersiz olduğu için nerede çektiği bile belli olmayan koca bir yalan. Peki kim kazandı?  Telefon firmaları mı ? Evet kazandılar ama asıl kazanan onu buraya pazarlayan ülkelerdi. Şimdi Amerika'da 4G kullanılıyor onu da birkaç aya kalmaz altın tepsi içinde önümüze sunacaklar aman sakın geri kalmayalım daha altyapısı bitmemiş eski teknolojiyi kullanmadan  cep telefonlarımızı çöpe atalım çünkü  o telefonlar yeni teknolojiye göre eski kalacak ve bize yine yeniden yeni birer telefon aldıracaklar.

   İşte sistem böyle yürüyor, hızlı değişen şartlara ve dünyaya ayak uyduralım derken aslında uydurulan söylemlere kendimizi kaptırıyoruz. Sonrada bir bakmışız önce bütçemizi aşıp borçlanmışız, sonra faturaları ödeyemez hale gelmişiz sonra bu sayı arttıkça ülke ekonomisi harcayan ama üretmeyen hastalıklı bir duruma gelmiş ve belkide en kötüsü biz geliştiğimize inanırken aslında bize bunları  dayatanları zenginleştirip geliştirmişiz.