Yaşamın Altın Sözleri

''Terk edenler asla kazanmaz.
Kazanan asla terk etmez.Bazı insanlar keyifle ıslak çalar. Hayatları muhteşemdir.Bazıları durmandan ağlar ve inler..Ben çocuklara hep aynı şeyi söylerim...Şikayet etmeyin ,itham etmeyin,açıklamaya çalışmayın..
Hayatın sloganı asla bırakmayacaksın'dır.Çoğu terk edişimizde, zafere bir kaç adım kaldığının farkında bile olmayız.Başarı yarışmanın kendisinden bir saniye daha fazla dayanabilirsek bizimdir.''

McDonald Valentine

28 Mart 2011 Pazartesi

Doğal Olanı Kabul Etme

Bu düzene hiç alışamadım, içinde bulunduğum düzeni kastetmiyorum, dünyanın düzenine alışamadım ben.... Her şey insanın kafasının içinde başlarmış, benim kafamın içinde başlamıyor bir şeyler yok oluyor sanki... Her şey bu kadar düzensiz mi olmak zorunda? Ama doğanın kendisi düzenli değil ki, her şey nasıl düzenli olsun....

Bir yer var gitmek istediğim, aslında çok uzak değil ama bana uzak... Bana uzak çünkü ben nereye gidersem gideyim oraya asla varamıyorum, dedim ya kafamın içinde her şey... Yol uzadıkça bende yoruluyorum iyice... İnsan ne zaman yorulur bu arada? 50'sinde mi? 60 mı? Yoksa yorulduğu zaman aslında tükendiği zaman mıdır? Pillerin bile bir ömrü vardır, insanın da pil gibi tükenip tükenmediğini anlayabilir miyiz acaba? Belki de kimimiz aynı piller gibi, aleti fazla çalıştırınca pillerini de erken tüketiyorlardır.Hem böyle olsa bile ne fark eder? Eninde sonunda her şeyin enerjisi tükenir,biter. Yeni enerjiler yeni hayatlar başlar onun yerine.Doğa  yok olan her şeyi yeniden yapılandırdığı gibi hayatı da yeniden yapılandırır.Boşlukları doldurur. Ama giden gider.... Yenisi gelse bile eskisini dolduramaz doğa. Hele ki büyük yıkımlardan sonra o yenilenme süreci uzar, hatta bazen tam olarak o süreç bitmez. İnsan doğasıyla, doğa ana arasındaki fark aslında kıldan daha incedir. İnsan doğası ne kadar vahşi ve hayatta kalmak için her yolu deniyorsa, doğa anada bir o kadar vahşidir ve o da kendi varlığını sürdürmek için üstüne uygulanan baskıya öyle büyük tepkiler verir. Doğanın bir parçası, insan tarafından ona ait olmayan bir parçayla değiştirildiği zaman,aynı vücudun kendisine ait olmayan bir organı reddetmesi gibi o da o parçayı reddeder ve yıkar geçer. Örneğe gerek bile olmadığını düşünüyorum... Ama bir nükleer santralin nelere sebep olduğunu daha önce gördük ve yine buna tanık oluyoruz... Her ne kadar radyoaktivite aslında doğada bulunan maddelerden elde edilen enerji olsa da, nükleer santraller doğanın istemi ve bilgisi dışında konuşlandırılmış enerji kaynaklardır.Ve doğa istemediği hiç bir şeyi bünyesinde tutmaz, tutsa bile bu belli bir süreç geçerli olur ve kendisine yapılmış olandan bin kat daha fazlasını geri alır.... Bunu fabrikalar,evler,arabalar,şehirler kimi zaman ülkeler çoğu kez canlar alarak yapar... 

Aslında insan doğası da bundan çok farklı değildir, insanlara olmadıkları gibi davranmalarını söyleyebiliriz, onları tehdit edip zorlayarak canlarını almakla korkutabiliriz. Onları olmadıkları kişilikler haline çevirmek isteyebiliriz ve bazen bunu yaparken onların iyiliği için olduğunu bile düşünebiliriz. Onlara nasıl davranmaları gerektiği hakkında bir liste hazırlayıp, uymalarını bekleyebiliriz. Onları düşündüğümüz gibi olmamakla suçlayıp, bencil ve kötü diye ilan edebiliriz. Hatta onları bir süreliğine buna ikna edip, öyle davrandıklarını bile görürüz... Ama hareketlerinde ki yapaylığı yine de sezebiliriz, işte o yapaylık aynı doğanın bizi bir süre idare etmesi gibi daha büyük yıkımlarla sonuçlanacak hareketlerin başlangıç noktasıdır. Doğayı da, insanı da olduğu gibi kabul etmek gerekir, çünkü kendi gibi olamayan bir şey aslında her şeyini kaybetmeye hazırdır....

14 Mart 2011 Pazartesi

Etik

Kişisel değerlerimiz ve ahlaki kurallar bizi bir birey yapan en önemli unsurlardır; yaşadığımız toplum içerisinde bize saygınlık ve kimlik kazandıran bu değerler ve inançlarımız kimi zaman toplumun amaçlarıyla çatışabilir. Bu çatışma sadece günlük hayatta başkalarıyla olan ilişkilerimizi değil, iş hayatımızı da etkiler. Doğru ve yanlışın göreceli olduğu ve değer yargılarının farklılık gösterdiği ortamlarda bazen dengeyi bulmak ve etik olmak zor olabilir. Etik olmak derken sadece kişisel değerlerimiz bir yana,  çevremizdekilere de zarar vermeden nasıl bu değerleri sürdürdüğümüz büyük önem taşır.

   Etik olmak dediğimiz zaman aklımıza ilk gelen dürüst olmak, çalmamak ve ya ayrımcılık yapmamak olabilir. Ancak serbest piyasa  kurallarıyla bunların çoğu ya hiçe sayılıyor ya  da üstü örtülüyor. Özellikle de pastadaki pay ne kadar büyükse yolsuzluk ve işe karışan taraflar o kadar çok oluyor. Bugün herkes öyle ya da böyle bu döngünün içerisinde yer alıyor ve  bu kurallar ülkeden ülkeye göre bile farklılık gösterebiliyor. Mesela Çin'de birine direk olarak para vermek rüşvet olarak sayılırken aynı kişiye aldığınız pahalı bir hediye ona olan saygınızı ifade edebiliyor. Sizin için bu aynı olay  olarak  görünse de algılama  biçimi olarak aynı  olmuyor. Bir başka örnekte  Amerika'da üst düzey yöneticilere ödenen yüksek primler; eğer olaya bizim açımızdan bakarsınız o yöneticilerin aldığı maaşlar etik gibi durmuyor ancak orada yaşananlar gayet normal algılanıyor ya da en azından bunun yasalara karşı bir durum oluşturmadığını görüyoruz.  Türkiye'de de durum çok farklı değil, devlet dairelerinde zarf içerisinde dönen paralara, kadınlara karşı yapılan ayrımcılığa sıkça rastlıyoruz ancak maço kültürümüz çoğu zaman bu ayrımcılığı göz ardı etmemize sebep oluyor.Peki yaptıklarımızın etik olup olmadığına nasıl karar vereceğiz ? Madem her şey göreceli, haksızlığın ölçüsü ne? Açıkçası bunun tam bir ölçüsü yok konmuş yazılı kuralların dışında olan her şey insanların inisiyatifine kalmış ancak bana da bir başkasının söylediği lafı bir ölçü olarak kullanabiliriz; o da eğer gece yastığa kafanızı koyduğunuzda gerçekten içiniz rahat değilse bir şeyler yanlış gidiyor demektir...
İş etiği ile ilgili çok ilginç bir belgesel izledim, belgesel ''The Smartest Guys In The Room''. Eğer ilgilenen varsa internette bulabilir. Belgesel çok ilginç, çünkü bir yolsuzluğun nasıl olup da etrafındaki herkesi bir hortum gibi içine çektiğinin inanılmaz bir örneği; Enron 1985'te kurulmuş bir enerji şirketidir. Bu şirket yatırımlarını artırarak enerji işinde büyümeye başlar ancak karlılığı maliyetlerinden ötürü düşmeye başlar, bu sırada şirketin sahibi Kenneth Lay, Ceo olarak Jef Skillings i görev başına getirir. Jef Skillings'in dahiyane fikri şudur; ''Biz enerji ve doğal gaz için boru döşemeyi bırakıp, enerji kaynaklarımızı finansal bir enstrümana dönüştürerek, hem maliyetlerimizi düşürürüz hem de daha fazla kazanırız.'' Ki bu fikir öyle bir tutar ki Enron ABD'de deki 7.büyük  şirket olmayı başarır bu sırada da hiç bir şey üretmeden sürekli olarak artan borsa hisseleri vardır.  Şirketin nereden para kazandığı asla tam olarak bilinemez ancak şirket her yıl sonunda inanılmaz karlar açıklar.   Sonunda çıkan sonuç ise aslında Enron'un şirket bilançolarıyla oynayarak sürekli olarak artı pozisyonda gözükmesidir. Tarihin en büyük skandallarından birinin sadece görünen kısmı budur. Buz dağının görünmeyen kısmı ise çok daha ilginçtir: Enron'u denetleyen firma Arthur Anderson bunu bile bile Enron'a onay verir, ama olay bununla da kalmaz, Enron'un durumunu bilen büyük bankalar (JP Morgan,Citibank,Chase...) şirkete milyonlarca dolar yatırım yapmışlardır. Kısacası Enron kendi içinde başlattığı yolsuzluğu bir virüs gibi etrafa yayarak bu işten nemalanmak isteyen herkesi kendisiyle işbirliğine ikna etmiştir. Bu olay insanoğlunun açgözlülüğünü, doyumsuzluğunu ve hırsını ancak sonucunda da hayal kırıklığı, ahlaksızlık ve trajediyi gözler önüne sermesi açısından çok önemlidir.
Doğru olamayacak kadar iyi olan bir şey, aslında iyi falan değildir. Belgeselin sonunda edilen bu söz aslında her şeyi çok güzel özetliyor. Hepimiz her şeyi daha güzel ve daha iyi yapmak için bazı şeyleri gizleriz ya da olduğundan daha farklı göstermek için çaba harcarız. Bu bazen kağıdın üstündeki bir sayı, bazen kıyafetimizin üzerindeki marka, bazende kalbimizden gelenin ağzımızdan farklı kelimelere dökülmesi şeklinde olur ama sonunda bize kalan her zaman altında yatan gerçeklik olur ve bu gerçeklik gerçeği göremeyenleri kendi yalanlarıyla yok eder...

6 Mart 2011 Pazar

İsyan

Dünyanın yüzü değişmeye başladı; en azından bir kısmının; Tunus'ta başlayan isyanlar bir domino etkisi yaratarak Libya'ya kadar uzandı.
Tunus'taki başlangıca geri dönersek; bir üniversite mezunu Tunuslu genç işsiz olduğu için sokaklarda işportacılık yapmaya başlar ancak çok geçmeden zabıta tezgahına el koyar ve..... Genç kendini 2 gün sonra sokak ortasında üstüne benzin dökerek yakar.Tabi bu gencin işsiz olması artı üniversite mezunu olması durumu daha da ilginç hale sokan bir detay.Sonra ne oldu? Zaten ne olduysa bu gencin kendini yakmasından sonra oldu, öfkeli gençler onlara sunulmuş yeni çağın nimetlerini kullanarak örgütlendi, facebook ve twitter gibi sosyal paylaşım ağlarında kendilerine cenneti vaat eden ancak cehennemi yaşatan liderlerine savaş açtılar. Bu açılan savaşın bu noktaya geleceğini kimse düşünmezdi belki bu savaşı açanlar bile... Liderler sırasıyla düştü, Tunus'ta Bin Ali, Mısırda Mubarek. Ürdün ve Libya ise sallanıyor... Kaddafi her ne kadar dirense de Avrupa ve Amerika'nın desteği olmadan çok da yerinde oturabilecek gibi gözükmüyor. Peki bu köklü değişim nasıl oldu da bir anda başladı? Tabi ki de bir anda olmadı olayların bu noktaya gelişi; yılların yoksulluğu, işsizliği; sömürülmüşlüğü içinde kıvranan Arap Dünyasının vatandaşları artık bu düzene daha fazla dayanamadı.. Özellikle de dünya üzerinde gelişen ve artık hükümetler tarafında da  engellenemeyen iletişim araçları, milyarlaca insanı birbirine bağladı,bu geniş iletişim ağı insanların başka görüşleri, fikirleri ve ideolojileri görmelerini sağladı. Bazılarına göre bu aslında batı dünyasının doğuyu kendine benzetme komplolarından biri. Gençleri batıdaki düzene özendirerek onları isyana teşvik ederek günaha sokma biçimi. Gerçekten böyle mi ? 30 yıl boyunca ülkesinin kaynaklarını hemde petrol kaynaklarını kullanarak milyarlaca dolar kazanan ancak halkını fakirlik ve cehalet içinde bırakarak milyonlarcasının  birer hayvan gibi yaşamasına göz yuman bu liderler sevapkar  mı? Kendi yazdığı kitabı anayasa gibi kullanıp ona göre bir düzen oturtan bir başkan, halkına ne verebilir? Aslına bakarsınız bu hareket o kadar geç kalınmış bir hareket ki; belki de bu insanların demokrasiye dönme şansları bile olmayacak. Bir önceki yazımda değişikliğe kapalı olan toplumların ileriye gitme şanslarının olmadığını söylemiştim belki de bu olanlar bu olgunun bir doğrulaması. Sonuçta hayatta sürekli olan tek şey değişimin kendisidir.
Peki Türkiye bunun neresinde; belki kıyaslama yapmak doğru olmayacak ama nerede olduğumuzu anlamak açısından Türkiye'nin yavaş, aksak ve kimi zaman yanlış yönde de olsa işleyen bir anayasası ve demokrasisi olduğunu söyleyebiliriz.Ancak geçmişinden ders almayan geleceğini inşa edemez ve bizde çok iyi biliyoruz ki atalarımız değişime kapandıkları için bir imparatorluğu kaybettiler.Değişim demek değerlerimizi, geleneklerimizi ve benliğimizi kaybetmek demek değildir. Kimse daha fazla söz hakkıyla ya da insan gibi yaşamakla daha az Müslüman ya da daha az insan olmaz. Olayın dini boyutuna değinmeden geçemeyeceğim çünkü, sonuçta tüm isyanların çıktığı Arap ülkeleri çoğunluğu Müslüman olan halklardan oluşuyor. Müslüman dünyasının kanımca yaptığı en büyük yanlışlardan ya da belkide bilerek yapılmış yanlışlarından biri, halklarını değişen dünyadan izole ederek en başta onların iletişim ve sosyal haklarını ellerinden alması. Dini öğreti ve doğruları yanlış yorumlayıp kendi doğrularına göre düzenleyen bu liderler dünyada her şeyin bir sonu  olduğunu düşünmeden bu çarpıtılmış yalanları kendi insanlarına empoze ettiler. Çoğunu da manipüle ederek sindirdiler ve değişime kapalı birer köle yaptılar. Herkes köleliğin artık 21.yüzyılda kalmadığını söylüyor ancak asıl köleliğin kendi fikir ve düşüncelerini belirtemeyen bir kitle yaratmak olduğunu unutuyor.