Soğuk havayı içime çektim... Ciğerlerim yakıcı bir ferahlama hissetti, sabah 5:30... Bu ayazda üşümemek için bir ölü olmak gerektiğini düşündüm, üstümdeki 3 kat kıyafet bile beni sadece donmaktan koruyabilirdi... Ve cebimden bir sigara çıkardım, içime çekeceğim dumanın bu havanın yarısı kadar bile etki etmeyeceğini bile bile... Yıllardır taşıdığım gümüş kaplı çakmağa baktım, onunla her yere gitmiştik, kış veya yaz, kumsalda güneşin altında soğuk bir içecekle ya da kışın ortasında bir fincan kahveyle sigaramı hep onunla yakmıştım, ateşin bulunması gerçekten de insanlık tarihinin dönüm noktasıydı, iyi ya da kötü ne açından bakarsanız bakın, ateş olmadan sigaramı asla yakamazdım... Çok derinlere gitmiştim yine, rüzgar bir an için elmacık kemiklerimi sızlattı, önümde yürümem gerken uzun bir yol olduğunu biliyordum, ama ayaklarım artık bunun için çok yorgunlardı... Bir gölge, sabahın ilk ışıklarında belli belirsiz önümde uzanıyordu, önce kendi gölgem sandım ama yürüdükçe yanımda benimle birlikte olan başka bir varlığın olduğunu düşünmeye başladım... Sanki yanımda görünmeyen başka biri daha vardı ve beni izliyordu, bunun imkansız olduğunu her ne kadar bilsem de kendimi bu saplantılı düşünceden alamadım, koşmaya başladım herkesden ve her şeyden kaçar gibi koşuyordum ama ne yaparsam yapayım benimleydi işte, tam benim gölgemin yanında kısa boylu birine ait insan siluetinde bana yapışmış gölge ikizim... Gitmem gereken yolu çoktan kaybetmiştim. Tüm bildiklerim gibi, gittiğim yoldan da emin değildim artık. Belki sadece bir halisünasyondu bu, belki de beynimin bana bir oyunu, cinlere perilere inanmazdım ben onlar sadece masallarda olurlardı. Peki koruyucu meleklerin gerçekten yanımda olduğunu görebilir miydim? Belki de şeytanın kendisiydi yanımda olan, o kısa ve tıknaz yapısıyla beni korkutup kaçırmak hatta daha fazlası ruhumun en derin köşelerindeki gizli saklı sırlarımı açığa vurmam için beni zorluyordu, bana işkence yapmaması için ona yalvarmamı ve ağlamaktan bayılana kadar onun önünde diz çökmemi bekliyordu, peki ya Tanrı'nın kendisi benimle bizzat yürüyorsa bana bir şeyler anlatmaya çalışıyorsa? Bu ihtimal beni daha fazla ürkütmüştü, müdürün odasındaki haylaz öğrenci gibi kızarmış bozarmış, yaptıklarımın doğru ve yanlışığını bir an için gözümün önünden geçirmiştim, ne hesap verebilirdim ki her şeyi bilen ve görene... Soğuk... Bu kez ölümün kendisi kadar acıtıyordu canımı, ölmek her nasıl bir duyguysa... Gölge kaybolmuştu şimdi... Ben ve kendi gölgem baş başaydık artık... O gelene kadar plan yapmalı ve her ihtimali gözden geçirmeliydik, kimdi ve neden benim peşimdeydi, eğer sürekli benimle olacaksa bir anlaşma yapmalıydık, bana karışmamalıydı, özgürlüğümü kimse kısıtlayamazdı benim, Tanrının kendisi bile... Sonuçta özgür irade onun eseriyse o zaman oyunu kurallara göre oynamalıydık yok eğer Şeytansa en az onun kadar açıkgöz ve kurnaz olmalıydım ve kurallara ihtiyacım yoktu.... Yanımda belirdi yine, şimdi yüz yüze konuşmanın vaktiydi, ona her şeyi söyleyecektim, beni rahat bırakmasını aksi takdirde... Aksi takdirde ne? Ne yapabilirdim ki... Özgüven eksikliği... Annem hep bana kendine biraz güven oğlum havadan nem kapma derdi... Ama bu insanın tek başına yenebileceği bir durum değildir, kendinize güvenmeniz için biraz sağlıklı bir beyin ve genetik koşullar gerekir... Benim DNA'mda yazılı değildi bu... Yalnız kalmak için her şeyi yapardım diye düşündüm...Şimdi de o gölge yetmezmiş gibi sesler duymaya başlamıştım, insan sesleri ama kimse yoktu bu dağın başında benden başka, ağacın dibine oturdum o gölgeyle birlikte, sesleri dinlemek için sanki sessiz bir anlaşma yapmıştık bu konuda:
- Şu anda durumu stabil bitkisel hayatta artık... Herhangi bir tepki vermiyor dışarıya , yanlız garip olan, intihar etmeden önce bıraktığı not: Eğer korkarsan kendi gölgenden, gerçeğe döner tüm korkuların sen fark edemeden, eğer özgürsen aklında kimse dokunamaz sana....
Yaşamın Altın Sözleri
''Terk edenler asla kazanmaz.
Kazanan asla terk etmez.Bazı insanlar keyifle ıslak çalar. Hayatları muhteşemdir.Bazıları durmandan ağlar ve inler..Ben çocuklara hep aynı şeyi söylerim...Şikayet etmeyin ,itham etmeyin,açıklamaya çalışmayın..
Hayatın sloganı asla bırakmayacaksın'dır.Çoğu terk edişimizde, zafere bir kaç adım kaldığının farkında bile olmayız.Başarı yarışmanın kendisinden bir saniye daha fazla dayanabilirsek bizimdir.''
McDonald Valentine
22 Aralık 2012 Cumartesi
25 Kasım 2012 Pazar
Kan Emiciler
"Bir rüyam var" demişti Martin Luther King, 1963'te, 17 dakikalık efsane konuşmasını yaparken. O siyah ve beyaz arasındaki ayrımın bir gün biteceğine, ve ten renginin bir statü olamayacağını, beyaz ve siyah herkesin eşit şartlarda birlikte olabileceği bir dünya hayal etmişti. İnsanlara baktığı zaman renk ve ya etnik köken görmeksizin onları saf ve en doğal halleriyle oldukları gibi kabul ediyordu. Aradan geçen 50 senede çok şey değişti, tüm hayalleri olmasa bile, bir çoğu gerçekleşti, Amerika siyahi bir başkan bile seçti.
Ne acıdır ki, renk farklılığı yüzünden biri diğerine zulüm yapan ırklar bile barış ortamı yaratırken, biz kendi öz evlatlarımızın, kendi kardeşlerimizin kendi canlarımızın mezarını kazdık ve kazmaya devam ediyoruz. Ne olduğunu umursamaksızın, birbirimize düşman oluyoruz.Ocakları yakıyor, gençlerin geleceklerini mahvediyoruz ve sonra arkalarından ağıtlar yakıp matem tutuyoruz. Biz kimiz peki? Sahtekar, ikiyüzlü, açgözlü kan emicileriz. Kendi menfaatimiz uğruna, rant uğruna insanları harcar, onları ezmeye çalışırız, sonrada onlar için üzülmüş gibi yaparız. Kurban rolünü çok güzel oynarız, başımıza gelen her kötü olayı başkalarının hatası, her güzel olayı da kendi başarımız sayarız. Rant uğruna aptallaştırılan bir nesil, ve ilerinin köleleri gençler, ancak asıl pislik kendi hırslarının ve egolarının esiri olan bu ülkenin hırsızları ve kan emici sürüngenleri...
Zamanınız varken rahat uyuyun, çünkü bir gün gelecek yatacak yeriniz kalmayacak...
Ne acıdır ki, renk farklılığı yüzünden biri diğerine zulüm yapan ırklar bile barış ortamı yaratırken, biz kendi öz evlatlarımızın, kendi kardeşlerimizin kendi canlarımızın mezarını kazdık ve kazmaya devam ediyoruz. Ne olduğunu umursamaksızın, birbirimize düşman oluyoruz.Ocakları yakıyor, gençlerin geleceklerini mahvediyoruz ve sonra arkalarından ağıtlar yakıp matem tutuyoruz. Biz kimiz peki? Sahtekar, ikiyüzlü, açgözlü kan emicileriz. Kendi menfaatimiz uğruna, rant uğruna insanları harcar, onları ezmeye çalışırız, sonrada onlar için üzülmüş gibi yaparız. Kurban rolünü çok güzel oynarız, başımıza gelen her kötü olayı başkalarının hatası, her güzel olayı da kendi başarımız sayarız. Rant uğruna aptallaştırılan bir nesil, ve ilerinin köleleri gençler, ancak asıl pislik kendi hırslarının ve egolarının esiri olan bu ülkenin hırsızları ve kan emici sürüngenleri...
Zamanınız varken rahat uyuyun, çünkü bir gün gelecek yatacak yeriniz kalmayacak...
18 Kasım 2012 Pazar
Korku İmparatorluğu
Karanlık... Zifiri karanlık... 100 metre ötedeki gece lambasının loş ışığı ve Ay'ın doğal aydınlatmasından başka hiç bir ışık yok etrafta. El yordamıyla cebimden odanın anahtarlarını çıkarıyorum, feneri yakıp yakmamak arasında tereddüt ediyorum bir an, kapının kilidini elimle yokluyorum, sonunda 3.üncü denemede kilidi yuvasına sokuyorum ve çeviriyorum, içerideyim. Sessiz olmam gerekiyor, tek bir ışık huzmesi, tek bir ses,tıkırtı beni ele verebilir. Vücudumda herhangi bir anormal kalp atışı ve ya terleme yok... Şimdilik... Her şey çok basit ve kolay tam planladığım gibi... Sadece 5 dakikamı alacak bu gizli kapaklı durum, bittiği zaman kendini zaferin rahatlığına bırakacak. Telefon çekmecede duruyor... Bunu biliyorum çünkü onu oraya ben koydum... Ayakkabılarımı çıkardım ve sessizce mermer zeminde ilerliyorum, eşyaların yerini ezbere biliyorum artık,ancak yine de tedbirli olmak adına eşyalara dokunarak geçiyorum.Masaya ulaştım, tek yapmam gereken yavaş bir açış ve telefonu cebime koymak, o kadar... Dışarıdaki motorun sesi tüm bu anı mahvediyor, aniden irkiliyorum ve masanın altına yatıyorum... Işık odanın duvarına yansıyıp kayboluyor...Bir an için o adrenalini hissediyorum, yakalanmanın verdiği utanç ve heyecanı bir arada hissediyorum, ama yanlış alarm... Elimi çabuk tutmak gerek yine de, her an nöbetçi burayı kontrole gelebilir, beni bulabilir ve dahası bu işin sonunda hapse bile girebilirim. Günlerdir dış dünyayla bağlantı kuramamanın verdiği bastırılamaz bir istekle telefonu açıyorum, masanın altına girip telefonun açılışının bile beni heyecanlandırmasına hayret ediyorum... Buradan tek çıkışın kaçmak olduğunu biliyorum ancak kaçamayacağımı da iyice kafama kazımış olduğumdan çaresizce önümü görmeden koğuşa doğru ilerliyorum, yolda herhangi biriyle karşılaşmamak için, ağaçlık ve kuytu köşelerden yolu uzattığımı bile bile geçiyorum... Saat henüz 22.00 bile değil, ancak bu yer bir mezarlıktan daha ölü gözüküyor bana. Bu gecelik yakalanmamanın verdiği rahatlık ve yarın ne olacak endişesinin birbirine geçtiği karmaşık duygular hissediyorum.
Burası hapishane mi ? Bir deli hastanesi mi ? Yoksa tecrit edilmiş bir salgın bölgesi mi ? Hayır burası askeriye ve bende ne bir suçlu ne de bir kaçağım sadece askerim... (Devamı Yakında)
4 Kasım 2012 Pazar
Gücün Temeli
Güç.... Hepimizin elinde tutmak istediği ancak çok azımızın kendi hayatlarımız ve başkalarının hayatlarında etkili olabildiğimiz bir kavram. Soyut ama söylemesi bile insanı başka bir havaya sokuyor. Peki neden güçlü olmak, güç bu kadar önemli ? Yaşamak için birbirine yardım etmek, paylaşmak geri plana itiliyor da başkalarını ezmek, sindirmek hatta canları almak bizi bu kadar önemli yapıyor ? En eski hikayeler bile bir güç kavgasıyla, bir rekabetle başlıyor, o zaman güç ve rekabet doğamızda mı var? Darvin'in iddia ettiği gibi güçlü olan mı yaşar sadece? Gözüken o ki güç her zaman önemli bir unsur olarak kalmış insanoğlunun hayatında, önce avlanırken yemek bulmak için hayvanlara üstün kurmak, sonra da birbirini yönetmek için verilen savaşlar. Bu savaşların bir sonu yok, ve görünen o ki hayat devam ettikçe güç gösterisi de devam edecek.
Belki de en büyük güç figürü olan Tanrının çocukları biz insanoğulları onun doğasını yansıtıyoruzdur. Tanrı şiddeti destekler mi? Belki de kilit soru budur? Her şeyin yaratıcısı bir varlık olduğuna inanıyorsak onun bir şekilde şiddeti de teşvik ettiğini söylemek belki şeytanın avukatlığını yapmak olabilir( gerçek anlamda) ancak bu soru bizleri bir şekilde şiddetin kökenine de indirebilir. Eğer toplumun tüm normları tek bir çırpıda silinseydi, siz ve dostlarınız arasında kalan son ekmek parçası için birbirinizi öldürebilirdiniz. Bunun sebebi vahşi ve cani olmanız değil, tam tersine içgüdüsel olarak yemek yeme ihtiyacınızdır. Temel gereksinimler bastırılmadığı sürece insan bir hayvandan çok da farklı değildir kanımca. Düşünmeniz ve üretmeniz için öncelikle sağlıklı bir ortamda sağlıklı bir şekilde kalmanız gerekir. Aksi takdirde şiddet kaçınılmazdır. Ancak insanın bu en derinlerde saklı en basit dürtüsü, ilginç bir şekilde gücü arttıkça da ortaya çıkar. Yani her gereksinimini tamamlamış ve entelektüel olarak doymuş kişilerde en basit vahşi isteklerine boyun eğebilir. Bu bir şekilde de insan doğasının ve yaradılışın değiştirilemez olduğu gerçeğidir...Güç bu açıdan bakıldığında insan doğasına verilmiş bir nimet ve lanettir. Başkasından üstün olmak dürtüsü ve hükmetme isteği hepimizi etkisi altına alarak başka kimliklere bürünmemize sebep olur.
Shakespeare'in ünlü Hamlet oyununda ki karakterinin sözü gibi; kimi zaman "Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor yürekten gelenin doğal rengini." Belki de en iyisi olduğumuzdan farklı görünmeden doğal davranmamızdır.
Belki de en büyük güç figürü olan Tanrının çocukları biz insanoğulları onun doğasını yansıtıyoruzdur. Tanrı şiddeti destekler mi? Belki de kilit soru budur? Her şeyin yaratıcısı bir varlık olduğuna inanıyorsak onun bir şekilde şiddeti de teşvik ettiğini söylemek belki şeytanın avukatlığını yapmak olabilir( gerçek anlamda) ancak bu soru bizleri bir şekilde şiddetin kökenine de indirebilir. Eğer toplumun tüm normları tek bir çırpıda silinseydi, siz ve dostlarınız arasında kalan son ekmek parçası için birbirinizi öldürebilirdiniz. Bunun sebebi vahşi ve cani olmanız değil, tam tersine içgüdüsel olarak yemek yeme ihtiyacınızdır. Temel gereksinimler bastırılmadığı sürece insan bir hayvandan çok da farklı değildir kanımca. Düşünmeniz ve üretmeniz için öncelikle sağlıklı bir ortamda sağlıklı bir şekilde kalmanız gerekir. Aksi takdirde şiddet kaçınılmazdır. Ancak insanın bu en derinlerde saklı en basit dürtüsü, ilginç bir şekilde gücü arttıkça da ortaya çıkar. Yani her gereksinimini tamamlamış ve entelektüel olarak doymuş kişilerde en basit vahşi isteklerine boyun eğebilir. Bu bir şekilde de insan doğasının ve yaradılışın değiştirilemez olduğu gerçeğidir...Güç bu açıdan bakıldığında insan doğasına verilmiş bir nimet ve lanettir. Başkasından üstün olmak dürtüsü ve hükmetme isteği hepimizi etkisi altına alarak başka kimliklere bürünmemize sebep olur.
Shakespeare'in ünlü Hamlet oyununda ki karakterinin sözü gibi; kimi zaman "Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor yürekten gelenin doğal rengini." Belki de en iyisi olduğumuzdan farklı görünmeden doğal davranmamızdır.
11 Temmuz 2012 Çarşamba
Zor İnsanlar
Bazı insanlarla anlaşmak her ne kadar zor olsa bile, aslında
çoğunun güçlü karakterinden ötürü kendilerine içten içe saygı da duyarız. Belli
bir duruşları ve beğensekte beğenmesekte bir amaçları vardır o yüzden bu
kadar zor ve anlaşılmaz olurlar.
Kendime en yakın örnek olarak bu konuda babamı
gösterebilirim. Çok zor bir adamdır gerçekten, bazı fikirlere çok kapalı ve
kendi yöntemlerini tercih eden bir adamdır. Onun iyiliği için bile olsa, eğer
kendi prensip ve ilkelerine ters geliyorsa asla bir konuyu ve fikri uygulamaya
geçirmez. Bu açıdan zaman zaman ters de düşeriz. Ama her ne yapıyorsa
yaptığının en iyisini yapar. Dış etkenlerden etkilenmez, kendi dürüstlük ve
ahlak kuralları çerçevesinde olayları çözer, kendine has konuşma üslubu bazen
çevresindekileri rahatsız eder ama pat diye içinden geçeni suratına söyler
karşısındakinin, kimin rahatsız olup olmayacağı da umurunda değildir. Bunu bazı insanlar görgüsüzlük olarak
adlandırır ama aslında, saf dürüstlük bazen kaba olmayı da gerektirir. Bu sert
görüntüsünün altında, herkese yardım eden bir adam vardır, onun zor olan tarafı
kişiliği değil sahip olduğu değerlerin ulaşılmazlığıdır. Herkes aynı erdem ve
değerlerden, kendini topluma beğendirmek adına vazgeçebilir, bu yüzden de biz
uyum sağlayana iyi, diğerlerine de zor deriz.
En etkili liderlerin aslında en zor adamlar oldukları bu
açıdan bakıldığında şaşılacak bir şey değildir. Onlara ulaşmak için gerekli
olan çıkar çatışmasına girmek değil, işbirliği yapmaktır. En iyilerden bir
şeyler öğrenmek için bazen onlarla tartışmaya da girmek gerekir ama burada asıl
önemli olan yaptığınız işi gerçekten yapmak istediğinizi göstermek ve kendinizi
o işe adamış olmaktır çünkü başarılı insanlar kendilerini adamış olanlardır.
8 Temmuz 2012 Pazar
GELECEK 100 YIL
Nostradamus’u herkes bilir, ünlü hekim ve kâhin geleceği
dörtlükler yazarak tahmin eder, bunu yaparken de sembolik ifadeler kullanır,
aynı zamanda astrolog da olan Fransız, yaptığı tahminleri de gök cisimlerinin
hareketlerine bağlar. Üstü kapalı bir ifade kullandığı için genelde hangi olay
ve zamanı işaret ettiği pek anlaşılmayan Nostradamus, yeniçağ astronom ve
astrologları tarafından kimi zaman eski kitapları derleyip tahminde bulunmakla
suçlansa da, 16.yüzyıl okuyucularına ve daha sonraki kuşaklara o gizemi vermeyi
başarmıştır. Ondan tam 3 yüzyıl sonra Jules Verne, yine bir Fransız, Aya
Seyahat adlı eserinde, yani gerçek seyahatten tam bir asır önce, bu yolculuğu
neredeyse kusursuzca tarif etmiş sadece roket yakıtı yerine barutu ateşleyici
olarak öne sürmüştür. Yine aynı şekilde herkesin bildiği ''Denizler altında
20.000 fersah'' denizaltının icadından önce yazılmış ve yayınlanmış bir
romandır. Bir bilimsel kurgu, hayal ürünüdür. Her iki bilgin ve yazarda,
genelde ellerinde hiç bir kayda değer veri olmaksızın, kesin ve bir o kadar da
doğru tahmin yapmışlardır. Her ne kadar Nostradamus, bunları üstü kapalı bile
yapmış olsa, yaşadıkları dönem ve teknolojinin çok üzerine çıktıkları kesindir.
Leonardo Da Vinci, aynı şekilde Rönesans döneminin en ünlü ressamlarından ve
sanatçılarından biri olmakla kalmayıp aynı zamanda mucittir. Hazerfan Çelebi
gibi o da kanatlı ve insanı uçuracak bir aygıtın tasarımını kuşların uçuş
biçimlerini örnek alarak tasarlamıştır. Yine modern topların tasarlayıcısı
olarak da anılır. İnsanın hayal gücü sınırsızdır derken belki de kastedilen bu;
bir şeylerin ötesine bakabilme yetisidir.
Çağımız onların yaşadıkları çağdan çok farklı, bugün
gidilemez her yere giden, her yere kablosuz iletişim teknolojileri götürebilen
insan, bunun daha ne kadar ötesine geçebilir? Son 20 yılı veri olarak kullanırsak,
gelişmeler inanılmaz derecede hızlı bir o kadar da düşündürücüdür. Bir 10 yıl
kadar öncesine kadar parmaklarımızla dokunulan bir teknolojiyi hayal etmek bile
zor iken, bugün sadece dokunmakla kalmayıp, sanal ortamda hareket bile etmemizi
sağlayan cihazlarla tanışıyoruz. İnternetten alışveriş yapıyor, yüzünü bile
görmediğimiz yüzlerce insanla iletişime geçebiliyoruz. Marsa insansız araçlar
yolluyor, Güneşin yakından fotoğrafını çekiyoruz. Yerin altına kilometrelerce
uzunlukta tüneller döşeyip, gözle bile görülemeyen cisimleri çarpıştırarak,
belki de Tanrı'ya kafa tutmaya kalkıyoruz. Peki ya sonrası?
Eskiden kâhin ve hayal gücü geniş bilginlerin fikirleri
geleceğe ışık tutarken bugün bu konuştuğumuz tüm teknoloji ve gelecek bir bilim
dalı haline geldi. ''Futurist'' denen yani gelecekçiler, bundan sonra
olacakları tam olmasa bile büyük bir kesinlikle tahmin edebiliyorlar. Ancak
bunu yaparken, sadece hayal gücüne değil, ellerinde ki veri ve istatistiklere
de bakarak tahmin yürütüyorlar. İşin ilginç tarafı ise bugün yine hayal bile
edemediğimiz ölçüde uzak gelen cihaz ve olaylar aslında yapım aşamasındalar.
Kendi kendine giden araçlar, internet gözlükleri, vücudumuzda ki herhangi bir
organı yeniden üretebilecek hücreler... Bunların hepsi gelecek 50-100 yılın
yeni teknolojileri olacaklar ve bize çok da uzak değiller. Bilimin böylesine
hızlı ve keskin bir yol aldığı bir dönemde, hayallerimizi ve isteklerimizi
sınırlı tutmamıza bir gerek yok. Gelecek hiç bir zaman tam olarak
bilinemeyecektir, fakat her zamankinden daha yakın ve daha öngörülebilir
gerçeğini de yadsımamak gerekir. Bu çağın ikilemi belki de ihtiyacımızdan daha
fazlasını gerçekten öğrenmek isteyip istemediğimizdir...
26 Haziran 2012 Salı
Jet hızıyla
Her şey jet hızıyla vuku bulur bu ülkede;
Yasalar jet hızıyla çıkar, jet hızıyla kaldırılır
Jet hızıyla yollar sökülür, Jet hızıyla yollar kapatılır
Jet hızıyla gökdelenler yükselir, jet hızıyla imar izinleri çıkar,
Jet hızıyla vergiler konur
Jet hızıyla zamlanır petrol,
Jet hızıyla içeri alınır insanlar,
Jet hızıyla uçulur Amerika'ya
Jet hızıyla barış söylemleri, şarkıları söylenir
Jet hızıyla geri alınır, dönülür sözlerden
Jet hızıyla muhalefet olunur
Aynı hızda barışır dargınlar
Ama iş Jet düşürülmesine gelince,
Bir sakinlik dinginlik çöker,
Jet hızıyla ölenler
Yavaş çekimde izlenir havada,
Jet düşünce cevap vermek için,
Yakıtları bitmiş gibi
Yavaş çekim hareket ederler dışarıda
Belki de daha kaç jet düşürülmesi gerek
İzlemek isterler
Yasalar jet hızıyla çıkar, jet hızıyla kaldırılır
Jet hızıyla yollar sökülür, Jet hızıyla yollar kapatılır
Jet hızıyla gökdelenler yükselir, jet hızıyla imar izinleri çıkar,
Jet hızıyla vergiler konur
Jet hızıyla zamlanır petrol,
Jet hızıyla içeri alınır insanlar,
Jet hızıyla uçulur Amerika'ya
Jet hızıyla barış söylemleri, şarkıları söylenir
Jet hızıyla geri alınır, dönülür sözlerden
Jet hızıyla muhalefet olunur
Aynı hızda barışır dargınlar
Ama iş Jet düşürülmesine gelince,
Bir sakinlik dinginlik çöker,
Jet hızıyla ölenler
Yavaş çekimde izlenir havada,
Jet düşünce cevap vermek için,
Yakıtları bitmiş gibi
Yavaş çekim hareket ederler dışarıda
Belki de daha kaç jet düşürülmesi gerek
İzlemek isterler
7 Haziran 2012 Perşembe
Bitmeyen Senfoni
Terör konusunu daha önce de yazmıştım, bu topraklarda yaşayan herkes artık doğal olmayan ölümlerden ve gözyaşı dökmekten bıktı usandı. Ancak Kürt açılımı söylemi ile başlayan, ve terörü bitirme odaklı süreç sürekli olarak sekteye uğradı. Politika maalesef böyle bir şey; bir tarafın çıkarları korunurken diğer taraf taviz vermek zorunda.Kazan-Kazan durumu dediğimiz işlerin herkesin istediği gibi gittiği bir durum pek sık olmuyor. Kürt açılımı ve terör konusunda da devlet kendisinden beklenen tavizleri verirken, görülen o ki bunlar yetersiz kaldı karşı taraf için ve uzlaşma sağlanamadı. Ancak anlamakta güçlük çekilen konu azınlıklara tanınan hak ve özgürlüklerden çok, devletin kiminle bu konuları konuştuğu ve muhatabı olarak aldığı. Bu ülkede yani Türkiye adı altında kimler yaşamaktan rahatsız oluyor ve devlet bu tavizleri verirken aslında gerçekten bu haklara sahip olması gerekenlere mi verecek?
Türkiye'nin doğusu ile batısı çok farklı biliyorum, ülke çok gelişmesine rağmen halen çok zor ve 20 yıl öncesinin şartlarıyla yaşayan insanlar var, ve devletin buralara da ulaşması gerekiyor, fakat tüm bu olanlar sadece bir grubun ulaşamadığı hak ve özgürlükler değil. Farklı etnik köken ve ya inançtan insanlarda aynı şeyleri yaşayabiliyor. MİT başkanını da bundan kısa bir süre önce terör örgütüyle masaya oturmak gibi saçma bir nedenden ifade vermeye çağırmışlardı. Görünen o ki bu görüşmeler ve barış bazı kesimleri rahatsız ediyor. Terörden para kazanan bir kısım var, hem de ciddi paralar ve terör örgütü ve ya azınlık dediğimiz kısımın eylemlerine devam etmesi bir şekilde bu grubun da işine geliyor. Asıl mesele bu işin kimin çıkarlarına hizmet ettiğini bulmak ve ortaya çıkarmak. Paravan olarak kullanılan bir örgüt, beyinleri yıkanan gençler, isyana teşvik edilen bir halk. Bu kaosu 30 yıldır bu ülkeye dayatmaya çalışıyorlar, şimdiye kadar bölmeyi başaramadılar ama canımızı çok acıttılar bu bir gerçek.
Eğer bu konudan tamamıyla kurtulunmak isteniyorsa, bir küs bir barışık, bir öyle bir böyle söylemlerden vazgeçilmeli, devletin tepesindeki her kesimin bu konu üzerinde tam bir mutabakat sağlaması, her kesimin açık bir şekilde dinlenmesi ve en önemlisi verilecek hakların bunları gerçekten hak eden kısma önerilmesi gerekir. Yoksa asla bunlardan yararlanmayacak, üç beş kişinin menfaatine çıkarılacak yasa ve haklar sadece bu grubun daha fazla kazanmasına ve diğerlerinin daha fazla ezilmesine sebep olacaktır. Ve bu olay Bitmeyen Senfoniler gibi birileri kazanırken birilerinin hayatının sürekli yarım kalmasıyla devam edecektir.
Türkiye'nin doğusu ile batısı çok farklı biliyorum, ülke çok gelişmesine rağmen halen çok zor ve 20 yıl öncesinin şartlarıyla yaşayan insanlar var, ve devletin buralara da ulaşması gerekiyor, fakat tüm bu olanlar sadece bir grubun ulaşamadığı hak ve özgürlükler değil. Farklı etnik köken ve ya inançtan insanlarda aynı şeyleri yaşayabiliyor. MİT başkanını da bundan kısa bir süre önce terör örgütüyle masaya oturmak gibi saçma bir nedenden ifade vermeye çağırmışlardı. Görünen o ki bu görüşmeler ve barış bazı kesimleri rahatsız ediyor. Terörden para kazanan bir kısım var, hem de ciddi paralar ve terör örgütü ve ya azınlık dediğimiz kısımın eylemlerine devam etmesi bir şekilde bu grubun da işine geliyor. Asıl mesele bu işin kimin çıkarlarına hizmet ettiğini bulmak ve ortaya çıkarmak. Paravan olarak kullanılan bir örgüt, beyinleri yıkanan gençler, isyana teşvik edilen bir halk. Bu kaosu 30 yıldır bu ülkeye dayatmaya çalışıyorlar, şimdiye kadar bölmeyi başaramadılar ama canımızı çok acıttılar bu bir gerçek.
Eğer bu konudan tamamıyla kurtulunmak isteniyorsa, bir küs bir barışık, bir öyle bir böyle söylemlerden vazgeçilmeli, devletin tepesindeki her kesimin bu konu üzerinde tam bir mutabakat sağlaması, her kesimin açık bir şekilde dinlenmesi ve en önemlisi verilecek hakların bunları gerçekten hak eden kısma önerilmesi gerekir. Yoksa asla bunlardan yararlanmayacak, üç beş kişinin menfaatine çıkarılacak yasa ve haklar sadece bu grubun daha fazla kazanmasına ve diğerlerinin daha fazla ezilmesine sebep olacaktır. Ve bu olay Bitmeyen Senfoniler gibi birileri kazanırken birilerinin hayatının sürekli yarım kalmasıyla devam edecektir.
24 Mayıs 2012 Perşembe
Statü Endişesi
Hayatlarımız hakkında endişelerimiz vardır, ve bu endişeler genelde para ve mevki üzerine kuruludur, kendimizi bu döngü içerisinde çaresiz ve kaybolmuş hissederiz zaman zaman. Akrabalarımızın ya da arkadaşlarımızın bulundukları yerle, sahip olduklarıyla, kendimizde olanları kıyaslar ve kendi bulunduğumuzu yeri hor görürüz. Ancak tarih boyunca baktığımız zaman aslında insanlığın her zaman bir güç ve statü arayışı içerisinde olduğunu ve bu arayışın kriterleri değişse dahi, altında yatan sebeplerin değişmediğini anlıyoruz.
Her ne kadar arzulasak ve çabalasak da bazen istediğimiz yere hemen gelemeyebiliriz. Şartlar ve şans faktörü buna engel olabilir. Modern çağın bize tanımladığı güç ve başarı kavramı, çoğumuzu bilinmeyen bir yöne sürüklüyor. Eskiden bir dil bilen herhangi bir kişi -bundan 20-30 sene kadar önce- rahatlıkla iyi bir mevkiye gelebilir, biraz çalışarak çok rahat yaşam sürebilirdi. Ancak günümüzde sadece üniversite diplomasının ve bir kaç dil bile konuşmanın yetmediği bir dönemdeyiz. Hızla gelişen teknoloji sadece eski nesilleri değil, yeni ve gelecek nesillerin de yetişemediği bir kaos içeresinde ilerliyor. Tüm bu karmaşanın içerisinde kaybolan bireyler, kendilerini değersiz ve işe yaramaz hissedebiliyorlar. Belki de bugünün en büyük travmalarından biri bu. Yapılanın, satın alınanın, tüketilenin asla yetmediği bir yerde, doğal olarak bu tarz psikolojik iniş ve çıkışlarda normal görülmeye başlanıyor. Artık büyük ve konvansiyonel savaşların yerini, teknolojik ve psikolojik savaşlar almış durumda. Hatta hırsızlığın bile tanımı değişiyor. Eskiden silah zoruyla ya da şantajla yapılan hırsızlık yerini banka hesaplarının çalınması, dijital suç ve hackerlık dediğimiz, bilgileri çalma ve ya yok etme eylemleriyle yer değiştiriyor. Daha güvende olduğumuzu sandığımız bu teknolojik çağ, belki de en savunmasız olduğumuz zaman aslında. Kişilerin giderek yalnızlaşması, aile kavramının değişmesi hatta bir çok yerde eski kültür ve geleneklerin yok olmaya yüz tutması, bu depresyonu daha da fazla şiddetlendiriyor.
Her çağın kendine özgü bir bunalımı ve iç döngüsü olduğunu varsayarak, aslında değişen koşullara adapte olma süreci olarak da tanımlayabiliriz tüm bu saydıklarımı. Daha önce de söylediğim gibi, bundan 200 yıl önce de yaşamış olsak yine aynı şeyleri hissedebilirdik farklı şartlar altında. Bizden öncekilerin daha iyi ya da daha kötü konumda olduğu konusunda bir çıkarım yapamayız o halde. Eğer mutlu olmak istiyorsak belki de yapacağımız en iyi şey, bulunduğumuz şartlar dahilinde yapmamız gerekenin en iyisini yapmak ve gerisini de bu çarkın işleyişine bırakmaktır. Çoğumuzun kaygı ve üzüntüyle karşıladığı olaylar aslında hayatlarımızı daha kötü yapan şeyler değildir. Binlerce yıldır, insanları üzen olaylar aynıdır aslında: Bir yakınımızı yitirmek, sevdiğimizden ayrılmak ya da kötü bir hastalıktan dolayı kendimize bakamamak. Bunların dışında kalan her şey evrimleşmiş, değişmiş ve kendine özgü problemler çıkarmıştır. Mesele kendimizi toplum içerisinde edindiğimiz maddi yerle değil, insani taraflarımızla ölçmektedir bence. En büyük krallar, başkanlar, ya da soylu kimseler ve ya zenginler, hiç kimse bir diğerinden farklı duygular yaşamamıştır tüm bu zaman içerisinde. Statü ve getirdiği her şey bir illüzyondur. Bilgi ve eğitim tabi ki her koşulda gereklidir ve öğrenmek hayat sanatının bir parçasıdır ancak sanırım bu hayatta sadece maddi çıkarlar adına öğrenmek bildiğimizi de unutmamıza sebep olur.
Her ne kadar arzulasak ve çabalasak da bazen istediğimiz yere hemen gelemeyebiliriz. Şartlar ve şans faktörü buna engel olabilir. Modern çağın bize tanımladığı güç ve başarı kavramı, çoğumuzu bilinmeyen bir yöne sürüklüyor. Eskiden bir dil bilen herhangi bir kişi -bundan 20-30 sene kadar önce- rahatlıkla iyi bir mevkiye gelebilir, biraz çalışarak çok rahat yaşam sürebilirdi. Ancak günümüzde sadece üniversite diplomasının ve bir kaç dil bile konuşmanın yetmediği bir dönemdeyiz. Hızla gelişen teknoloji sadece eski nesilleri değil, yeni ve gelecek nesillerin de yetişemediği bir kaos içeresinde ilerliyor. Tüm bu karmaşanın içerisinde kaybolan bireyler, kendilerini değersiz ve işe yaramaz hissedebiliyorlar. Belki de bugünün en büyük travmalarından biri bu. Yapılanın, satın alınanın, tüketilenin asla yetmediği bir yerde, doğal olarak bu tarz psikolojik iniş ve çıkışlarda normal görülmeye başlanıyor. Artık büyük ve konvansiyonel savaşların yerini, teknolojik ve psikolojik savaşlar almış durumda. Hatta hırsızlığın bile tanımı değişiyor. Eskiden silah zoruyla ya da şantajla yapılan hırsızlık yerini banka hesaplarının çalınması, dijital suç ve hackerlık dediğimiz, bilgileri çalma ve ya yok etme eylemleriyle yer değiştiriyor. Daha güvende olduğumuzu sandığımız bu teknolojik çağ, belki de en savunmasız olduğumuz zaman aslında. Kişilerin giderek yalnızlaşması, aile kavramının değişmesi hatta bir çok yerde eski kültür ve geleneklerin yok olmaya yüz tutması, bu depresyonu daha da fazla şiddetlendiriyor.
Her çağın kendine özgü bir bunalımı ve iç döngüsü olduğunu varsayarak, aslında değişen koşullara adapte olma süreci olarak da tanımlayabiliriz tüm bu saydıklarımı. Daha önce de söylediğim gibi, bundan 200 yıl önce de yaşamış olsak yine aynı şeyleri hissedebilirdik farklı şartlar altında. Bizden öncekilerin daha iyi ya da daha kötü konumda olduğu konusunda bir çıkarım yapamayız o halde. Eğer mutlu olmak istiyorsak belki de yapacağımız en iyi şey, bulunduğumuz şartlar dahilinde yapmamız gerekenin en iyisini yapmak ve gerisini de bu çarkın işleyişine bırakmaktır. Çoğumuzun kaygı ve üzüntüyle karşıladığı olaylar aslında hayatlarımızı daha kötü yapan şeyler değildir. Binlerce yıldır, insanları üzen olaylar aynıdır aslında: Bir yakınımızı yitirmek, sevdiğimizden ayrılmak ya da kötü bir hastalıktan dolayı kendimize bakamamak. Bunların dışında kalan her şey evrimleşmiş, değişmiş ve kendine özgü problemler çıkarmıştır. Mesele kendimizi toplum içerisinde edindiğimiz maddi yerle değil, insani taraflarımızla ölçmektedir bence. En büyük krallar, başkanlar, ya da soylu kimseler ve ya zenginler, hiç kimse bir diğerinden farklı duygular yaşamamıştır tüm bu zaman içerisinde. Statü ve getirdiği her şey bir illüzyondur. Bilgi ve eğitim tabi ki her koşulda gereklidir ve öğrenmek hayat sanatının bir parçasıdır ancak sanırım bu hayatta sadece maddi çıkarlar adına öğrenmek bildiğimizi de unutmamıza sebep olur.
12 Mayıs 2012 Cumartesi
28 Nisan 2012 Cumartesi
''Tarihini bilmeyen kendini de bilemez''
Yazının başlığında ki sözler bana ait değil, bir solukta okuduğum bir romanda geçen sözler... Ahmet Ümit'in ''Sultanı Öldürmek'' başlıklı yeni kitabı, hepimizin çok iyi bildiği, bir çağı kapatıp diğerini açan Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmet üzerine kurulu. Günümüzde geçen ancak tarihin kokusunu her sayfasında içimize çektiğimiz çok başarılı bir polisiye roman. Kırık bir kalp, bir cinayet, ve Fatih döneminin en önemli olaylarının yer aldığı bu kitap muhtemelen sadece tarih meraklılarını değil herkesi çekecek cinsten. Amacım kitabın reklamını yapmak değil, yazarıyla da tanışmışlığım yok. Ama Ahmet Ümit'in bize hatırlattığı çok önemli bir gerçek var kitapta, kendi tarihimizi ne kadar biliyoruz, ne kadar objektifiz, ve yıkılmış bir imparatorluğun küllerini mi taşıyoruz yoksa sadece çoktan bitmiş tükenmiş o efsanelerin arkasına mı gizleniyoruz ?
Belki de hepsi birden, ama kitabı okurken ne kadar cahil olduğumu fark ettiğimi itiraf etmeden geçemeyeceğim, tarih kitaplarında yazılanların çoğunun milli duygularımızı kabartıp böbürlenmemiz için abartıldığını, saray entrikalarının gizlendiğini, ve kardeş ölümlerinin nasıl üstü kapalı anlatılıp geçildiğini hatırlar ve bilirim. Ancak referans olarak 150'ye yakın kitabın verildiği bu roman, sadece bir hikayeden ibaret değil, belki de tarihe yeniden ve başka açılardan bakmamız için bir fırsat. Peki neden önemli Fatihi anlamak ? Ve ya diğer padişahları ve tarihi olayların iç yüzünü bilmek ? Bundan neredeyse 550 yıl öncesinde gelişen olaylar bizim üzerimizde nasıl bir etki bırakabilir ki diye düşünebiliriz, ki bunda da haksız sayılmayız, ama sadece İstanbul'un fethiyle böbürlenerek tarihimizi bildiğimizi iddia edebilir miyiz? Ya da ''Fetih'' filmini izleyerek Fatih'in neler düşündüğünü anlayabilir miyiz? Sanırım bundan daha fazlasına ihtiyacımız var. Padişahlar ya da diğer tarihi kişilikler bize birer insandan çok başka dünyada yaşayan ve ya yaşamış varlıklar gibi sunulurlar, ve apayrı bir yere konarak tüm insani özelliklerinden arındırılırlar. Bu halleriyle onlar, daha çok birer evliya, üstün kişilikler gibi gelirler gözümüze. Bu sebeptendir ki, onları yargılamak, eleştirmek, hatta aleyhlerinde en ufak bir söz söylemek ayıp ve hatta günah olarak görülür. Halbuki tarih, insanın ta kendisini anlatır. Tüm o savaşlar,kıyımlar, fethedilen ülkeler, düşen krallıklar, ve din savaşları, insani olan hiç bir duygudan ayrı tutulamazlar. Fatihin ve ya diğer padişahların da bu yüzden kişilik ve hayatları aslında çok önemli ayrıntılardır. Çünkü onların ihtirasları, hırsları, depresyonları ve tutkuları sadece bir dönemin değil, tüm tarihin kendisine ışık tutmaktadır. Bugünün politik oyunlarını, iktidar sevdasını, darbelerini ve kendimizi anlamak için, onları da çok iyi anlamamız gerekir.
Bugünün güncel olaylarınında bir gün tarih sayfalarında yer alacağını biliyoruz ve tarihin çoğu zaman sadece kanlı savaşları, galip ve mağlup ilişkisini yazdığını da hatırlıyoruz. Belki de bir gün cumhuriyet olgusunun bile şekil değiştirip bambaşka bir ideoloji altında sunulacağını düşünebiliriz. Ancak insan olgusu ve doğası ne olursa olsun, aynı kalacaktır. İnsan doğası şartlar ve koşullar ne kadar değişse bile aynı özünü koruyacaktır... Ben bir tarihçi değilim, ama geçmişteki karakterleri birer çizgi roman kahramanı olmaktan çıkarıp, kanlı canlı birer insan olarak görmeye başlarsak, belki de bugünü daha iyi analiz edebileceğimize inanıyorum.
18 Nisan 2012 Çarşamba
Bankaların amacı ne ?
Son zamanlarda sıkça başıma gelen ve sinirlerimi oldukça bozan bir olaydan bahsedeceğim: Bankaların hizmet giderleri adı altında aldıkları paralardan. Öyle ki durum artık bankaya adım attığınızda kapıdaki güvenlik görevlisine bile para ödeyeceğiniz hissine kapılıyorsunuz. Nereden başlasam ki? A4 kağıdı ekstrelerinden alınan 5 tl lik komik rakamdan mı? Kart ücreti adı altında yıllık alınan 35 tl den mi? Yoksa her işlem için vezneden alınan hizmet ücretlerinden mi? ATM lerden bile yapılan işlemlerde hesap kesen, bazı durumlarda kendilerinin bile açıklamakta zorlandığı bu ek hizmetler tarifesi, menüsü ve fiyatları belli olmayan pahalı restoranlara benziyor. Hesap geldiğinde itiraz etseniz bile, sizinde fazla sebep öne süremeyeceğiniz tipten bir tartışma. Son zamanlarda tüketiciyi koruma kanunlarının biraz sıklaşmasıyla az da olsa önüne geçilmeye çalışıldı. Ancak her yeni yasağa karşı bankalar, başka masraflar uydurup yine tüketicinin cebinden ekstra masraf almaya devam ettiler.
Çoğumuz için banka kartları ve kredi kartları olmazsa olmazlar, biliyorum, kredi kartınızı kullanmasanız bile, en azından para kartlarını kullanarak işlem yapmak zorunda kalıyoruz. Yine de cebinde 3 kredi kartından aşağı kart taşımayan bir millet olarak biraz daha bilinçli olmamız gerekiyor sanırım; çünkü kartlara uygulanan gecikme faizleri ve nakit avans faizleri hiç de az değil. Çoğu banka ortalama 2.34% gibi bir rakam alıyor. En son kredi kartlarına uygulanan ve borçların 50% ni ödeme şartı koyan kanun aslında bir şekilde tüketiciyi de gereksiz kredi kullanımından alı koydu ancak nedense bankaları bir türlü durduramadı. Amerika'da 2008 krizinin en büyük sebeplerinden biri ödeyemeyecek durumda olmalarına rağmen müşterilerine kredi vermesiydi. Aynı şekilde ülkemizde de taşıt ve konut kredileri çok da bilinçli bir şekilde dağıtılmıyor, bu da tüketicilerin zarara uğramasına ve hiç bitmeyecek borç bataklarına girmesine sebep oluyor. En son olaylardan biri yen cinsinden borçlanan vatandaşların, bankalar tarafından yanlış yönlendirmesiyle düştükleri durumdu. Ama müşteri olarak biz de çok duyarlı değiliz sanırım, bu kadar hayatımızın içinde olmasına rağmen bankalar ve borçlanma mevzuatı hakkında bildiklerimiz, ATM lerden yaptığımız işlemlerle sınırlı. Hal böyle olunca karmaşık terimlerle zaten anlaşılması güç bir sektör olan bankacılık, normal vatandaş için bir kara delik halini alıyor. Komplo teorilerine açık bir milletiz biliyorum, her şeyin altında başka bir sebep arar, ve bu sebepleri alır bilmediğimiz güçler üstüne yıkarız. Her ne kadar doğruluk payı olsa da çoğu konuda da yeterince araştırmadığımız ve bilinçli olmadığımız için bu teorilere inanmamız kolay olur. Bu alınan ek hizmetlerin gerçekten kimin cebine gittiğini bilmiyoruz, banka sahiplerinin mi? Hissedarların mı? Yoksa başka güçlerin bankalardan aldığı haraçlar mı? Aslında bunu bilmemiz de gerekmiyor, buna kafa yormak sadece komplo teorileri üretir, bu yüzden benim düşüncem, daha çok kendi hakkımızı savunmakla ilgili , bunu yaparken de bilinçli olmak.
İlginç hikayelerden biri şu mesela; bire bir şahit olduğum bir durum, bir müşteri büyük bir bankanın müşteri temsilcisiyle konuşurken duyduklarım beni hayrete düşürdü; müşterinin babası 3 yıl önce vefat eder, ve bankadaki hesabı kapatılır, ancak hesap kapatılırken 25 kuruş gibi çok küçük bir meblağ borç olarak kalır, geçen süre zarfında banka müşteriyi hiç bir şekilde uyarmaz ve gecikme faizi işletmeye başlar, 25 kuruş 3 yıl içinde çok büyük bir rakam olmasa bile hatırı sayılı bir miktara ulaşır ve banka ölen müşteriye ihtar çeker, ihtarı varislerinden olan oğlu alır ve doğruca bankaya gelir, banka hiç bir mazeret ve ya başka bir şeyi kabul etmez ve bu borcun ödenmesi gerektiği konusunda ısrar eder. Müşteri kavga etse bile, dava bile açsa muhtemelen sonuç değişmemiştir. Bankanın uyguladığı politika çok yanlış olmakla birlikte, burada ki asıl ders karşınızdakinin bir ahlak timsali ve kanun koyucu olmadığı gerçeğinden hareketle her zaman dikkatli bilinçli olmak gerektiğidir. Ne olursa olsun hakkınızı sonuna kadar savunun ancak tedbiri de elden bırakmayın.
Çoğumuz için banka kartları ve kredi kartları olmazsa olmazlar, biliyorum, kredi kartınızı kullanmasanız bile, en azından para kartlarını kullanarak işlem yapmak zorunda kalıyoruz. Yine de cebinde 3 kredi kartından aşağı kart taşımayan bir millet olarak biraz daha bilinçli olmamız gerekiyor sanırım; çünkü kartlara uygulanan gecikme faizleri ve nakit avans faizleri hiç de az değil. Çoğu banka ortalama 2.34% gibi bir rakam alıyor. En son kredi kartlarına uygulanan ve borçların 50% ni ödeme şartı koyan kanun aslında bir şekilde tüketiciyi de gereksiz kredi kullanımından alı koydu ancak nedense bankaları bir türlü durduramadı. Amerika'da 2008 krizinin en büyük sebeplerinden biri ödeyemeyecek durumda olmalarına rağmen müşterilerine kredi vermesiydi. Aynı şekilde ülkemizde de taşıt ve konut kredileri çok da bilinçli bir şekilde dağıtılmıyor, bu da tüketicilerin zarara uğramasına ve hiç bitmeyecek borç bataklarına girmesine sebep oluyor. En son olaylardan biri yen cinsinden borçlanan vatandaşların, bankalar tarafından yanlış yönlendirmesiyle düştükleri durumdu. Ama müşteri olarak biz de çok duyarlı değiliz sanırım, bu kadar hayatımızın içinde olmasına rağmen bankalar ve borçlanma mevzuatı hakkında bildiklerimiz, ATM lerden yaptığımız işlemlerle sınırlı. Hal böyle olunca karmaşık terimlerle zaten anlaşılması güç bir sektör olan bankacılık, normal vatandaş için bir kara delik halini alıyor. Komplo teorilerine açık bir milletiz biliyorum, her şeyin altında başka bir sebep arar, ve bu sebepleri alır bilmediğimiz güçler üstüne yıkarız. Her ne kadar doğruluk payı olsa da çoğu konuda da yeterince araştırmadığımız ve bilinçli olmadığımız için bu teorilere inanmamız kolay olur. Bu alınan ek hizmetlerin gerçekten kimin cebine gittiğini bilmiyoruz, banka sahiplerinin mi? Hissedarların mı? Yoksa başka güçlerin bankalardan aldığı haraçlar mı? Aslında bunu bilmemiz de gerekmiyor, buna kafa yormak sadece komplo teorileri üretir, bu yüzden benim düşüncem, daha çok kendi hakkımızı savunmakla ilgili , bunu yaparken de bilinçli olmak.
İlginç hikayelerden biri şu mesela; bire bir şahit olduğum bir durum, bir müşteri büyük bir bankanın müşteri temsilcisiyle konuşurken duyduklarım beni hayrete düşürdü; müşterinin babası 3 yıl önce vefat eder, ve bankadaki hesabı kapatılır, ancak hesap kapatılırken 25 kuruş gibi çok küçük bir meblağ borç olarak kalır, geçen süre zarfında banka müşteriyi hiç bir şekilde uyarmaz ve gecikme faizi işletmeye başlar, 25 kuruş 3 yıl içinde çok büyük bir rakam olmasa bile hatırı sayılı bir miktara ulaşır ve banka ölen müşteriye ihtar çeker, ihtarı varislerinden olan oğlu alır ve doğruca bankaya gelir, banka hiç bir mazeret ve ya başka bir şeyi kabul etmez ve bu borcun ödenmesi gerektiği konusunda ısrar eder. Müşteri kavga etse bile, dava bile açsa muhtemelen sonuç değişmemiştir. Bankanın uyguladığı politika çok yanlış olmakla birlikte, burada ki asıl ders karşınızdakinin bir ahlak timsali ve kanun koyucu olmadığı gerçeğinden hareketle her zaman dikkatli bilinçli olmak gerektiğidir. Ne olursa olsun hakkınızı sonuna kadar savunun ancak tedbiri de elden bırakmayın.
30 Mart 2012 Cuma
4-4-4
Yeni eğitim sistemi tartışıla dursun; Türkiye'nin kanayan yarası sınavlar ve bu sınavlarda verilen nesil zayiatı devam ediyor, her sene 2 milyona yakın genç, çarpık eğitim sisteminde kendine yer arıyor, bulamayan ziyan oluyor, paralar çöpe gidiyor, dershanelerin kasası doluyor. En son dershanelerin kalkması gibi uçuk bir öneri ile gelindi, bu sistemi düzeltmekten çok, kafaları karıştırıyor. Futbol taktiği görünümünde ki yeni sistem, ne sınavları yok ediyor ne de temeli değiştiriyor. Yine parası olan gücü yeten özel ders ve dershanelere muhtaç, ve okulun önemi artacağı yerde, okul yönetimleri kendi prestijlerini artırmak uğruna, bol keseden daha fazla not dağıtmaya devam edecek. Sonuç; depresif, işsiz, amaçsız ve beyni boş bir nesil yaratmak. Bir de tüm bunların üstüne, dinci gençlik söylemleri, artık eğitimin sadece bilgi vermekten çok, neye inanacağımız konusunda da insanları yönlendirmeye karar veren bir mekanizma olmasına kadar varıyor. Din eğitiminin bir zararı yok aslında, ahlak,sevgi, dürüstlük gibi insani kavramları işleyen bir ders neden yanlış olsun kaldı ki müfredatta da zaten böyle bir ders hep vardı, ancak son söylenen sadece dini bir eğitim değil, daha çok inanç dayatması ve öğrencilerin notlarının imanla ölçülmesi. Bu ikisini bir birinden ayıramayan bir sistem nasıl daha iyi olabilir ki?
Bunun yanı sıra, bence ülkemizde eğitime verilen ama ezbere dayalı eğitime verilen önem gereksiz fazla. Bunlar sürekli yinelenen gerçekler belki ancak yine de söylemekte fayda var, pratiğe dayalı eğitim vermeyen ve sadece bilgileri ezberleten bir eğitim sistemi, bugünkü işsizler ordusunun yegane sebebi. Ne lise ne de üniversitede, öğrencilerin yetenek ve kabiliyetlerine göre ayıramayan sistem, herkese fırsat eşitliği sunduğunu göstererek aslında aile ve öğrencileri kandırıyor. Yapılan araştırmalara göre, dünyanın en gelişmiş ülkelerden İsveç'te üniversite mezunu oranı, nüfusun sadece diğer gelişmiş ülkelere göre az bir kısmını oluşturuyor. Bu oran ABD ve diğer Avrupa ülkelerinde çok daha yüksek ama buna rağmen İsveç halen GSMH ile 1. konumda. Aslında ne kadar çok üniversite mezunu verdiğiniz değil, ne kadar nitelikli öğrenci çıkarabildiğiniz gerçeği ile karşılaşıyoruz. Yani eğitimin kalitesi o ülkede ki üretim ve ekonomik büyüme ile doğru orantılı yoksa ne kadar çok mezun verdiğiniz ile değil. Türkiye'de ise üniversite sayısı her geçen gün artıyor ancak kalite olarak 100 tanesi 1 Avrupa üniversitesine denk gelmiyor, okullar ise, ticari işletmeler gibi bir yatırım ve kazanç aracı olarak görülüyor. Rant uğruna açılan sayısız ve hiç bir eğitim karşılığı olmayan bu üniversiteler diplomalı işsizler yaratıyor. Pratik olarak hiç bir konuya yönlendirilmeyen öğrenciler ancak yaz stajları ile bu açığını kapatıyorlar şanslı olanlar, 4. sınıftan bir yere kapak atarken, bir çok genç mezun olduktan sonra uzun bir süre ne yapacağını düşünüyor, gelişen iş endüstrisi ise artık insanların çok düşünmelerine fırsat tanımıyor, çünkü herkesin yeri her an doldurulabilir. Tüm bunların yanında erkeklerin askerlik engeli, tüm eğitimlerinin bir çırpıda yok olmasına sebep olabiliyor.
Tüm bu ortamda bu ülkedeki seçilmişlerin 4+4+4 gibi saçma bir sistemin olup olmaması ile ilgili kavga etmeleri ise daha ilginç bir durum. Odaklanılması gereken konu, nüfusu büyük bir hızla artan bu ülkedeki gençlerin daha adil ve pratiğe dayalı bir eğitim ortamında nasıl yetiştirilecekleri olması gerekirken, ideolojik bir kavganın tam ortasına itilen bir nesil sadece kafası karışık bir nesil olmayacaktır, kaybedecek bir şeyi kalmayan insanlar yığını haline gelecektir. Ve kaybedecek bir şeyi olmayan kişi, her şeyi yapmaya hazır kişidir...
Bunun yanı sıra, bence ülkemizde eğitime verilen ama ezbere dayalı eğitime verilen önem gereksiz fazla. Bunlar sürekli yinelenen gerçekler belki ancak yine de söylemekte fayda var, pratiğe dayalı eğitim vermeyen ve sadece bilgileri ezberleten bir eğitim sistemi, bugünkü işsizler ordusunun yegane sebebi. Ne lise ne de üniversitede, öğrencilerin yetenek ve kabiliyetlerine göre ayıramayan sistem, herkese fırsat eşitliği sunduğunu göstererek aslında aile ve öğrencileri kandırıyor. Yapılan araştırmalara göre, dünyanın en gelişmiş ülkelerden İsveç'te üniversite mezunu oranı, nüfusun sadece diğer gelişmiş ülkelere göre az bir kısmını oluşturuyor. Bu oran ABD ve diğer Avrupa ülkelerinde çok daha yüksek ama buna rağmen İsveç halen GSMH ile 1. konumda. Aslında ne kadar çok üniversite mezunu verdiğiniz değil, ne kadar nitelikli öğrenci çıkarabildiğiniz gerçeği ile karşılaşıyoruz. Yani eğitimin kalitesi o ülkede ki üretim ve ekonomik büyüme ile doğru orantılı yoksa ne kadar çok mezun verdiğiniz ile değil. Türkiye'de ise üniversite sayısı her geçen gün artıyor ancak kalite olarak 100 tanesi 1 Avrupa üniversitesine denk gelmiyor, okullar ise, ticari işletmeler gibi bir yatırım ve kazanç aracı olarak görülüyor. Rant uğruna açılan sayısız ve hiç bir eğitim karşılığı olmayan bu üniversiteler diplomalı işsizler yaratıyor. Pratik olarak hiç bir konuya yönlendirilmeyen öğrenciler ancak yaz stajları ile bu açığını kapatıyorlar şanslı olanlar, 4. sınıftan bir yere kapak atarken, bir çok genç mezun olduktan sonra uzun bir süre ne yapacağını düşünüyor, gelişen iş endüstrisi ise artık insanların çok düşünmelerine fırsat tanımıyor, çünkü herkesin yeri her an doldurulabilir. Tüm bunların yanında erkeklerin askerlik engeli, tüm eğitimlerinin bir çırpıda yok olmasına sebep olabiliyor.
Tüm bu ortamda bu ülkedeki seçilmişlerin 4+4+4 gibi saçma bir sistemin olup olmaması ile ilgili kavga etmeleri ise daha ilginç bir durum. Odaklanılması gereken konu, nüfusu büyük bir hızla artan bu ülkedeki gençlerin daha adil ve pratiğe dayalı bir eğitim ortamında nasıl yetiştirilecekleri olması gerekirken, ideolojik bir kavganın tam ortasına itilen bir nesil sadece kafası karışık bir nesil olmayacaktır, kaybedecek bir şeyi kalmayan insanlar yığını haline gelecektir. Ve kaybedecek bir şeyi olmayan kişi, her şeyi yapmaya hazır kişidir...
17 Mart 2012 Cumartesi
27 Şubat 2012 Pazartesi
Iran's Nuclear Program vs U.S
Since Iran's secret nuclear program has revealed by a spokesman from National Council of Resistance of Iran in 2002 toward to produce nuclear energy and build nuclear plants, U.S has always claimed that the program is indeed an effort to make nuclear weapons and Iran is a certain threat for the world.
Ironically, the nuclear program was started by U.S and some western European countries such as France and Britain in the mid 50's. The aim was obvious; U.S was considering Soviet Union as a communist threat and It had to neutralize this threat and empower its dominance in the Middle East by supporting Islamic countries; Iran, Iraq and Turkey. The investments and money aids to these countries was the part of ''Middle East Project'' of U.S. After 1979, Iranian Revolution that toppled the Shah, Iran had stopped the program till the Soviet Union had collapsed. States was monitoring Iran's actions permanently, and the U.S government has been always suspicious whether Iran was developing nuclear weapons or nuclear energy. Actually, between two states there is an obvious trust issue. With the Gulf War First and Second, States showed persistence on the Middle East besides Saddam Hussein, when he came to power, he got the full support of States. But the same States was destroying Saddam's kingdom by claiming that he was producing mass destruction weapons. After 9/11 attacks, that was an easy task to create a mayhem in the Middle East for States.Islamic organizations in the Middle East was certainly a threat for Uncle Sam's security. As It can be remembered, not so far from today, States occupied Iraq's territory and killed Saddam Hussein. Israel is another factor, why States insists on the Middle East and especially on those countries which have issue with Israel.
During the Cold War, States and Soviet Union were using ''deterrence strategy'' in order to prevent the threats. Both parties were aware of a nuclear war could have irrevocable consequences. In that frame, It can be seen that the nuclear weapons are just a way to hold power in their hands but nothing more, because it is known that the sum of nuclear weapons in the world is enough to kill every one on the earth. But States create tension in the Middle East by using the nuclear weapon discourse to defuse Iran and percieve these lands as a gate which is opened to oil sources. With the elimination of Usame Bin Laden in Pakistan, new enemies must be created to sustain the existence on the territory for States.Almost a month ago, a scientist who was in charge for the Nuclear Program in Iran had been killed by a bomb attack in his car. It shows States intention for nuclear program even U.S falsified such an action with an absolute refusal. If the situation in the Arab countries is taken into consideration , it can be said that the circle around Iran is getting smaller. With uncertain position in Syria and continuous chaos in Iraq after the evacuation of U.S army, the peace in the region became difficult than ever.
Are the trade restraints necessary over Iran ? Maybe, If they have an intention to produce nuclear weapons, the reactions seem quite reasonable. But the ultimate question; If the superpowers develop nuclear weapons and ready to use them, why they are against Iran's nuclear weapon program? Because Iran has the same right to sustain its internal and external security. It seems that the biggest problem lies under the will of power and money. As long as the area remains as a source of oil and contains other energy resources, the conflict and invasions will last until there is nothing left to consume.
Resources:
9 Şubat 2012 Perşembe
Zihin
Nereden başlasam bilmiyorum; kelimelerin bittiği,tükendiği bir
yerde miyim acaba? Neden herkes düşman gözüküyor bana? Neden gerçek duygularımı
saklamak zorundayım? Böyle mi istiyorum gerçekten? Tüm bunlar benim seçimim mi?
Yoksa bana sunulan dünyada kısıtlı bir seçim yelpazesinde kendimi mi
kandırıyorum? Bir çoğunu ben seçmedim ya da belki de suçu başkalarına atmak
basit kısmı her şeyin, ve bu yüzden de kendimi kandırıyorum sürekli... İçimde ne varsa, silip atamıyorum artık beynimden, çünkü bir fikir yerleşti
mi bir kez kafanıza söküp atmak imkansız hale gelebilir. Bende o saplantıların
esiriyim belki de, ve bu yüzden asla düzelemem. Ama bu bile kendi içinde bir
ikilem yaratmıyor mu ? Neye göre , kime göre düzgün, doğru,gerçek,yanlış,yalan? Tüm kavramların iç içe girdiği bir kaos
benimki, hem de kendi düzenini yaratamayan bir kaos. Umarsızca savrulan
düşünceler yığını beni daha fazla bulandırıp, bataklığın dibine çekmekten başka
bir işe yaramıyor artık... Hayalle gerçeğin arasında, araf da
kalmış bir zihin benimkisi, belki de kurtarılması en zor olan çünkü bir
zihin gerçekteyse en azından rasyonel davranabilir, ya da hayal aleminde ise o
dünyanın içinde kendine bir yer bulabilir, ancak cennet ve cehennemin arasında
misali, hiç bir yere ait olmayan zihin, bozulmuş bir pusuladan farksızdır. Bir
yön bulma gayesi taşımaz, aksine farkında olmadan aynı yönde milyonlarca kez
dönüp durabilir ve hala o yerin farklı olduğu konusunda ısrarcı davranır.
Takıntılı bir zihin aynen böyle işler işte. Tüm yönleri bir noktada
birleştirip, her yerin farklı olduğunu iddia eden bir kukladır artık o.
Anılardan çok, nostaljiye takılır; çünkü nostalji anılardan çok daha güçlü bir
kalp sızısıdır, ve bu anlamda belki de acıyla beslenir arafta olan bu
hastalıklı düşünceler. Bir zamanlar mutlu olduğunu sandığı yerlere geri dönmek
ister, fakat unutmuştur o zamanlar dahi ne kadar mutsuz olduğunu. Geçmiş onun için hep çok uzaklarda kalmış
mutluluk kırıntıları taşır ve gelecek hep çok ümitsizdir. Artık var olmayan bir
ülkeye ait, kimliksiz bir zihin, toplum içerisinde de kendine bir yer bulamaz. Ancak hiç bir şey sonsuza kadar sürmez,
evrenin kendisi bile bir sona yaklaşır, bizim anladığımız zaman diliminin çok
ötesinde bile olsa. Bu anlamda milyarlaca sinir hücresinden oluşan beyinde sinapsları arasında ki bağlantıyı sonsuza dek sürderemeyeceğini bilir aslında ve zamanı geldiğinde o da kendisini bekleyen sona; ışıkları sonsuza dek kapatmak üzere komut verir.
6 Şubat 2012 Pazartesi
Gitara Başlamak İsteyenlere
Uzun zamandan beri düşündüğüm ancak henüz başlayabildiğim gitar derslerim aralıksız devam ediyor, dışarıdan gözüktüğünden çok daha zor çalmak, yine de başladığınız zaman bırakamayacağınız bir enstrüman. Ders aldığım yer Nişantaş'ında İstanbul Klasik Gitar Merkezi, her yaştan kişiye açık ve fiyatları da çok uygun, ilgilenenler için web adresi: http://www.istanbulklasikgitarmerkezi.com.
23 Ocak 2012 Pazartesi
2 farklı belgesel aynı konu : Zaman
İki farklı ancak aynı temayı çok açık bir şekilde tasvir eden belgeseller izledim: Birincisi Stephen Hawking'in kendi anlatımıyla işlenmiş olan Curiosity belgeseli; Hawking kendi yaptığı çalışmalara ve deneylere dayandırdığı evrenin oluşumu teorisini açıklıyor, ve inancını da katarak evrenin oluşabilmesi bir yaratıcıya ihtiyaç var mıdır sorusunu yöneltiyor. İlginç olduğu kadar,herkesin anlayabileceği bir dille açıklanmış olduğu için sürükleyici bir belgesel. Diğeri ise BBC yapımı Wonders Of The Universe, dört ana bölümden oluşan belgesel her bölümde farklı bir fizik ve kimya yasasını ele alarak evrenin oluşum sürecini ve hayatlarımızın anlamını sorguluyor, ve yine herkesin anlayabileceği bir şekilde akıcı bir dil kullanıldığı için mutlaka izlenmesi gerekenler listesinde. Bu yapıtlar inancınızı sınayacak cinsten ancak her neye inanırsanız inanın evreni biraz olsun anlamak ve nereden geldiğimize dair ipuçlarını keşfetmek için güzel bir fırsat. Yoğun günlük hayatın tüm o küçük ve anlamsız dertlerinin, ucu bucağı olmayan bir boşlukta nasıl da yok olduğunu görmeniz için bir uyarıcı niteliği taşıyorlar. Yine de benim en çok ilgimi çeken ve şaşırtan, zamanın tüm evren üzerinde oynadığı önemli rol. Zaman çoğumuz için kıymetsiz ve doldurulması gereken bir boşlukken, aslında üzerimizde ki rolü çok önemli. Önemsemediğimiz anlar, dakikalar ve geri döndürülemeyen günler,aylar ve yıllar. Zamanın bu tek yönlü ve değiştirilemez akışı, belki de evrenin bize vermeye çalıştığı en anlamlı mesaj; yaşadığınız ve soluk aldığınız her anın ve şimdinin değerini anlamak. Daha fazla bu konuyu dillendirmeden bu iki belgeseli de izlemenizi tavsiye ediyorum.
10 Ocak 2012 Salı
Demokrasiyi kim öldürüyor?
Demokrasi; ''yunanca; (Demos: Halk; Kratia: İdare, iktidar) Halk iktidarına dayanan hükümet şekli. Devlet iktidarını elinde bulunduranların, halkın çoğunluğunun iradesiyle seçildiği hükümet şeklidir.'' Kökeni Atina'ya dayanır. Aslında Atina'da demokrasinin tatbikatı çok daha dar bir şekildeydi, orada halkın sadece bir kısmı oy verebilirdi. Yani kanunlar elit bir kısımın oyu ile yapılıyor yine bir kişinin cezası bu kesimin oyu ile infaz ediliyordu. Tabi ki nüfusu çok az olan bir topluluk için bu yol belki de uygulanması açısından kolaydı. Bugünün toplumları çok daha kapsamlı bir demokrasi anlayışı ile yönetiliyor, belli aralıklarla yapılan seçimler ve bu seçimlerden çıkan delegeler, halkın yerine bu kanunları ve cezaları uyguluyorlar.
Türkiye'de ki demokrasi her zaman çok tartışıldı, çok çizildi ve konuşuldu. Yargı bağımsızlığından, laiklik anlayışına, milliyetçilikten devrimciliğe kadar her noktası ayrı bir tartışma konusu oldu. Ancak son zamanlarda Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana dokunulmayan ve eleştirilemeyen Türk Silahlı Kuvvetleri de bu dalgadan nasibini aldı. Balyoz ve Ergenekon davasıyla, askerin demokrasi üzerinde ki rolü sorgulanmaya dahası o rolün büyük ölçüde azaltılmasına sebep oldu. Verilen yargısal kararlar daima politik olarak nitelendirildi hatta bazılarına göre yargı fazlasıyla özgür kaldı. Türk Silahlı kuvvetleri kuruma karşı komplo kurulduğunu söylerken, aynı şekilde hükümet de kendisine komplo ve darbe girişimi suçlamasıyla askerleri teker teker içeri aldı. Şimdi herkes farklı bir görüşte; bir kısım TSK'yı destekleyip hükümetin askeri sindirmeye çalıştığını düşünürken, kimileri de Türkiye'nin kısa Cumhuriyet tarihinin darbelerle dolu olduğu gerçeğini düşünerek, yapılanların doğru olabileceğini savunuyor. Peki, kim doğruyu söylüyor? Hangi taraf haklı? Aslına bakarsanız burada haklı bir taraf olduğunu söylersek zaten direk olarak henüz yargılama süreci bitmemiş bir davanın sonucunu açıklamış oluruz ki, bunu yapmak ayrı bir suç olur, çünkü henüz kimse kesin bir suçtan ötürü hüküm giymedi sanık sıfatıyla orada bulunuyorlar.
Olaylara tarafsız bakabilmek zordur, çoğu zaman duygularımız bunu engeller ve taraf seçmemiz zorunluluğuna kapılırız. Ancak bunun gibi hassas bir konuda taraf olmak bence daha zordur, çünkü bir tarafta bu ülkenin hükümeti dururken diğer tarafta bu ülkeyi her türlü tehlikeden koruduğuna inandığımız bir kurum vardır. Ancak gelişen olaylar ve geçmişte yaşanan olaylara dayanarak yorum da bulunmak gerekirse, aslında bugün meydana gelenler tamamen güç ve gövde gösterisine dönüşmektedir. Bir taraf, belki de geçmişte yaşanan ve çok acı çekilen darbe dönemlerinin paranoyaklığıyla hareket ederken, diğer taraf bugüne kadar olan en sağlam ve güvenilir kurum olma imajını ve milletin yerine her zaman karar vermiş olmanın baskısı nedeniyle bu güç gösterisine katılıyor olabilir. Ancak burada iki tarafın kazanıp kaybetmesi tartışmasından daha önemli olan ve tüm bu olanlara karar vermesi gereken millet iradesi tamamen es geçilmektedir. Gelişmiş demokrasilerin aksine, yaşanan süreç tamamen milletin karar alma mekanizması dışında gelişmektedir. Bu bağlamda asker ve hükümetin aslında kendilerini var eden milleti görmezden geldikleri ve kozlarını paylaştıkları söylenebilir bu da bizi daha vahim bir sonuca götürür ki eğer durum gerçekten böyle ise, o ülkede ki düşünce ve seçme özgürlüğünden bahsedilemez. Mutlaka takip edenler vardır ancak çoğumuz bir sene içerisinde ne kadar kanun, yönetmelik ve tüzüğün değiştiğinden bir haber yaşıyoruz ve gerçekten de bunları takip etmek çok zordur. Hal böyle olunca da aslında yargıda ve mahkemelerde verilen birçok karara da şaşırmamız normal, çünkü resmi gazeteyi okumadıkça, sadece basın yoluyla bunların bir kısmını bilmek ancak mümkün oluyor. Sonuç olarak seçtiklerimizin bizler adına ne gibi kararlar aldığını tam olarak bilmiyor ve öğrenemiyoruz. Fakat bir çoğumuzun hayatlarını direk etkileyen bu kararları bilmememiz bizi sözde demokratik yapıyor ve yargı, asker ve hükümet üçgeninde yaşananlar da böylece bir sır gibi sadece olayları izlemekle yetinilen bir olay haline geliyor ve sonuçta hepimiz duygularımızla taraf olmayı seçiyoruz.
Yine de bu durumu değiştirecek olan yine halkın kendisidir. Olaylara yabancı kalmamalı ve kendi seçtiğimiz ve bizim yerimize karar veren insanları takip etmek zorundayız. Kimilerine bu güvensizlik şüphecilik ve gözetmenlik gibi gelebilir ve eğer güvenmiyorsak niye seçildiler diye sorabilir. Ancak bu kararları veren kişilerinde insan oldukları gerçeğini düşünmeli ve haksız olan yerlerde kendi irademizi koyarak bu kararları değiştirme gücüne inanmalıyız. Sonuçta her kurum ve hükümet geçicidir ve insanlardan oluşurlar, ancak milletler daima var olacaklardır, bugünkü tartışmalar bir gün unutulacaktır ancak demokrasi kendi kaderine terk edilmeyecek kadar hassas bir olgudur ve ancak bir millet kendi iradesi ve özgürlüğüyle karar alıyorsa yaşamaya devam eder. Bu yüzden demokrasiyi yaratan da öldüren de milletin kendisidir.
2 Ocak 2012 Pazartesi
Yanlış Tanımak
İnsan ilişkileri
karmaşıktır. Basit gibi gözükür, birisiyle tanışmak, konuşmak ve belli bir süre
sonra bir şekilde karşıda ki insanı tanımak… Fakat yapılacak en büyük
hatalardan biri, birini çok iyi tanıdığınızı sanmaktır. İnsanlar, o zamana dek ortaya
çıkmayan şartlar belirdiğinde bir anda çok farklı davranmaya başlayabilirler.
Bu tür durumlarda o insanların değiştiğine ve bambaşka birine dönüştüğüne çok
şaşırırsınız. Ancak aslında değişen insanlar değil, şartlar ve çevredir.
İnsanlar değişmezler, onlara doğuştan verilen kodlar (DNA), ne ise insanlar her
zaman o doğrultuda karar verirler ve hareket ederler, ancak şartlar dâhilinde
bazen kendi karakterlerine ve kodlarına aykırı davranabilirler, bu da bizi
insanların değiştiği gibi yanlış bir argümana götürür. Daha açık anlatmak
gerekirse, mesela bütün Türkler Orta Asya’dan gelmiştir, X kişisi Orta Asya’da
yaşamaktadır, o zaman X kişisi Türk’tür gibi yanlış önermeler insan ilişkileri
içinde geçerlidir. Birkaç olaya ve o olaylarda ki davranışlarına göre bir
insanın sonraki hareketi ancak tahmin edilebilir, kesin bir yargıya varılamaz.
Bu da bizi önyargı ve önceden bilinebilirlik gibi yanlış çıkarımlara sürükler
ve dahası, insanlar ve kendi hakkımızda geri dönülmez kararlara vardırır. Bu
sebeple birini tanımak imkânsız da denebilir. Kişileri ancak bulundukları ortam
ve koşullar içinde değerlendirerek, bir öngörüde bulunabiliriz. Çoğu insandan
duymuşunuzdur, ya da siz bir başkasına da söylemiş olabilirsiniz ‘’ Seni bunca
zaman hep yanlış tanımışım’’. Bu söz bile kendi içinde bir çelişki içermektedir.
İnsanlarla olan ilişkilerde hayal
kırıklığı yaratan şey her zaman karşınızdakinin sizin düşündüğünüz gibi
düşünmemesi ve davranmamasıdır ki bu da anlaşmazlık dediğimiz noktadır.
Anlaşmazlıklar daha sonraları, yanlış tanıma yanılsamasına dönüşürler ve
insanlar bu şekilde birçok ilişkisine sonra verir. Bunun örnekleri günlük
hayatta binlerce kez görülebilir ve anlaşamayan insanların daha fazla arkadaş,
sevgili ve ya eş olamayacaklarına inanabilirsiniz. Yine de ben, bir insanla
olan ilişkinizi tamamen bitirmeden önce,
o kişinin de içinde bulunduğu şart, hal ve çevreyi göz önünde
bulundurarak karar vermenizi öneririm. Bu psikolojik terminolojide ‘’empati’’
gibi havalı bir sözcük olsa da aslında kendinizi o durum ve şartlarda hayal
edip, siz olsanız ne yapardınız demekten daha fazlası değildir.
Herkese iyi seneler.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)