Yaşamın Altın Sözleri

''Terk edenler asla kazanmaz.
Kazanan asla terk etmez.Bazı insanlar keyifle ıslak çalar. Hayatları muhteşemdir.Bazıları durmandan ağlar ve inler..Ben çocuklara hep aynı şeyi söylerim...Şikayet etmeyin ,itham etmeyin,açıklamaya çalışmayın..
Hayatın sloganı asla bırakmayacaksın'dır.Çoğu terk edişimizde, zafere bir kaç adım kaldığının farkında bile olmayız.Başarı yarışmanın kendisinden bir saniye daha fazla dayanabilirsek bizimdir.''

McDonald Valentine

25 Kasım 2012 Pazar

Kan Emiciler

        "Bir rüyam var" demişti Martin Luther King, 1963'te,  17 dakikalık efsane konuşmasını yaparken. O siyah ve beyaz arasındaki ayrımın bir gün biteceğine, ve ten renginin bir statü olamayacağını, beyaz ve siyah herkesin eşit şartlarda birlikte olabileceği bir dünya hayal etmişti. İnsanlara baktığı zaman renk ve ya etnik köken görmeksizin onları saf ve en doğal halleriyle oldukları gibi kabul ediyordu. Aradan geçen 50 senede çok şey değişti, tüm hayalleri olmasa bile, bir çoğu gerçekleşti, Amerika siyahi bir başkan bile seçti.


       Ne acıdır ki, renk farklılığı yüzünden biri diğerine zulüm yapan ırklar bile barış ortamı yaratırken, biz kendi öz evlatlarımızın, kendi kardeşlerimizin kendi canlarımızın mezarını kazdık ve kazmaya devam ediyoruz. Ne olduğunu umursamaksızın, birbirimize düşman oluyoruz.Ocakları yakıyor, gençlerin geleceklerini mahvediyoruz ve sonra arkalarından ağıtlar yakıp matem tutuyoruz. Biz kimiz peki? Sahtekar, ikiyüzlü, açgözlü kan emicileriz. Kendi menfaatimiz uğruna, rant uğruna insanları harcar, onları ezmeye çalışırız, sonrada onlar için üzülmüş gibi yaparız. Kurban rolünü çok güzel oynarız, başımıza gelen her kötü olayı başkalarının hatası, her güzel olayı da kendi başarımız sayarız. Rant uğruna aptallaştırılan bir nesil, ve ilerinin köleleri gençler, ancak asıl pislik kendi hırslarının ve egolarının esiri olan bu ülkenin hırsızları ve kan emici sürüngenleri...

      Zamanınız varken rahat uyuyun, çünkü bir gün gelecek yatacak yeriniz kalmayacak...

18 Kasım 2012 Pazar

Korku İmparatorluğu

Karanlık... Zifiri karanlık... 100 metre ötedeki gece lambasının loş ışığı ve Ay'ın doğal aydınlatmasından başka hiç bir ışık yok etrafta. El yordamıyla cebimden odanın anahtarlarını çıkarıyorum, feneri yakıp yakmamak arasında tereddüt ediyorum bir an, kapının kilidini elimle yokluyorum, sonunda 3.üncü denemede kilidi yuvasına sokuyorum ve çeviriyorum, içerideyim. Sessiz olmam gerekiyor, tek bir ışık huzmesi, tek bir ses,tıkırtı beni ele verebilir. Vücudumda herhangi bir anormal kalp atışı ve ya terleme yok... Şimdilik... Her şey çok basit ve kolay tam planladığım gibi... Sadece 5 dakikamı alacak bu gizli kapaklı durum, bittiği zaman kendini zaferin rahatlığına bırakacak. Telefon çekmecede duruyor... Bunu biliyorum çünkü onu oraya ben koydum... Ayakkabılarımı çıkardım ve sessizce mermer zeminde ilerliyorum, eşyaların yerini ezbere biliyorum artık,ancak yine de tedbirli olmak adına eşyalara dokunarak geçiyorum.Masaya ulaştım, tek yapmam gereken yavaş bir açış ve telefonu cebime koymak, o kadar... Dışarıdaki motorun sesi tüm bu anı mahvediyor, aniden irkiliyorum ve masanın altına yatıyorum... Işık odanın duvarına yansıyıp kayboluyor...Bir an için o adrenalini hissediyorum, yakalanmanın verdiği utanç ve heyecanı bir arada hissediyorum, ama yanlış alarm... Elimi çabuk tutmak gerek yine de, her an nöbetçi burayı kontrole gelebilir, beni bulabilir ve dahası bu işin sonunda hapse bile girebilirim. Günlerdir dış dünyayla bağlantı kuramamanın verdiği bastırılamaz bir istekle telefonu açıyorum, masanın altına girip telefonun açılışının bile beni heyecanlandırmasına hayret ediyorum... Buradan tek çıkışın kaçmak olduğunu biliyorum ancak kaçamayacağımı da iyice kafama kazımış olduğumdan çaresizce önümü görmeden koğuşa doğru ilerliyorum, yolda herhangi biriyle karşılaşmamak için, ağaçlık ve kuytu köşelerden yolu uzattığımı bile bile geçiyorum... Saat henüz 22.00 bile değil, ancak bu yer bir mezarlıktan daha ölü gözüküyor bana. Bu gecelik yakalanmamanın verdiği rahatlık ve yarın ne olacak endişesinin birbirine geçtiği karmaşık duygular hissediyorum. 

Burası hapishane mi ? Bir deli hastanesi mi ? Yoksa tecrit edilmiş bir salgın bölgesi mi ? Hayır burası askeriye ve bende ne bir suçlu ne de bir kaçağım sadece askerim... (Devamı Yakında)

4 Kasım 2012 Pazar

Gücün Temeli

Güç.... Hepimizin elinde tutmak istediği ancak çok azımızın kendi hayatlarımız ve başkalarının hayatlarında etkili olabildiğimiz bir kavram. Soyut ama söylemesi bile insanı başka bir havaya sokuyor. Peki neden güçlü olmak, güç bu kadar önemli ? Yaşamak için birbirine yardım etmek, paylaşmak geri plana itiliyor da başkalarını ezmek, sindirmek hatta canları almak bizi bu kadar önemli yapıyor ? En eski hikayeler bile bir güç kavgasıyla, bir rekabetle başlıyor, o zaman güç ve rekabet doğamızda mı var? Darvin'in iddia ettiği gibi güçlü olan mı yaşar sadece? Gözüken o ki güç her zaman önemli bir unsur olarak kalmış insanoğlunun hayatında, önce avlanırken yemek bulmak için hayvanlara üstün kurmak, sonra da birbirini yönetmek için verilen savaşlar. Bu savaşların bir sonu yok, ve görünen o ki hayat devam ettikçe güç gösterisi de devam edecek.

Belki de en büyük güç figürü olan Tanrının çocukları biz insanoğulları  onun doğasını yansıtıyoruzdur. Tanrı şiddeti destekler mi? Belki de kilit soru budur? Her şeyin yaratıcısı bir varlık olduğuna inanıyorsak onun bir şekilde şiddeti de teşvik ettiğini söylemek belki şeytanın avukatlığını yapmak olabilir( gerçek anlamda) ancak bu soru bizleri bir şekilde şiddetin kökenine de indirebilir. Eğer toplumun tüm normları tek bir çırpıda silinseydi, siz ve dostlarınız arasında kalan son ekmek parçası için birbirinizi öldürebilirdiniz. Bunun sebebi vahşi ve cani olmanız değil, tam tersine içgüdüsel olarak yemek yeme ihtiyacınızdır. Temel gereksinimler bastırılmadığı sürece insan bir hayvandan çok da farklı değildir kanımca. Düşünmeniz ve üretmeniz için öncelikle sağlıklı bir ortamda sağlıklı bir şekilde kalmanız gerekir. Aksi takdirde şiddet kaçınılmazdır. Ancak insanın bu en derinlerde saklı en basit dürtüsü, ilginç bir şekilde gücü arttıkça da ortaya çıkar.  Yani her gereksinimini tamamlamış ve entelektüel olarak doymuş kişilerde en basit vahşi isteklerine boyun eğebilir. Bu bir şekilde de insan doğasının ve yaradılışın değiştirilemez olduğu gerçeğidir...Güç bu açıdan bakıldığında insan doğasına verilmiş bir nimet ve lanettir. Başkasından üstün olmak dürtüsü ve hükmetme isteği hepimizi etkisi altına  alarak başka kimliklere bürünmemize sebep olur.

Shakespeare'in ünlü Hamlet oyununda ki karakterinin sözü gibi; kimi zaman "Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor yürekten gelenin doğal rengini." Belki de en iyisi olduğumuzdan farklı görünmeden doğal davranmamızdır.