Yaşamın Altın Sözleri

''Terk edenler asla kazanmaz.
Kazanan asla terk etmez.Bazı insanlar keyifle ıslak çalar. Hayatları muhteşemdir.Bazıları durmandan ağlar ve inler..Ben çocuklara hep aynı şeyi söylerim...Şikayet etmeyin ,itham etmeyin,açıklamaya çalışmayın..
Hayatın sloganı asla bırakmayacaksın'dır.Çoğu terk edişimizde, zafere bir kaç adım kaldığının farkında bile olmayız.Başarı yarışmanın kendisinden bir saniye daha fazla dayanabilirsek bizimdir.''

McDonald Valentine

26 Ekim 2011 Çarşamba

Kimliksiz Nesil

Eğer biri bana, şu anda kendini hangi grup,ideoloji ve ya zamana ait hissediyorsun diye sorsaydı, cevabım koca bir hiç olurdu. Sanırım bugünün gençlerinin en büyük handikaplarından biri de bu: aidiyet duygusunun eksikliği. Zaman ve mekan kavramlarının ortadan kalktığı, daha doğrusu sanallaştığı bir zamanda, arada sıkışıp kalan bir neslin çocuğuyum ben. Bundan 10 sene kadar önce, ki o zaman 16 yaşındaydım, ünlü Dövüş Kulübü filmini izlerken bir sahnesinde, Taylor yani filmin kahramanı etrafındakilere şu sözcükleri söylüyordu: ''Biz Büyük Buhranı ve ya Dünya Savaşını yaşamadık, bizim savaşımız ruhani bir savaş, ve en büyük buhranımız hayatlarımız.''Bununla kastettiği 80 sonrası hızla gelişen,modernleşen, ve değişen dünyada insanların televizyon ve medyayla pohpohlanan egolarını gerçek hayatta tatmin edememiş olmalarıydı. Henüz o yaştayken, belki o filmin bile bir tür propaganda amacı taşıdığını idrak etmekten uzakken, bende değişen şartların ve gelişen toplumun bana sunduğu hayalle yaşıyordum. Ancak yıllar geçtikçe, pastanın ne kadar büyük olduğunu ve oradan pay alanların  ne kadar az olduğunu anladım. Bunun çeşitli sebepleri vardı elbette, ekonomik değişimler, nüfus çokluğu, teknolojideki ilerlemeler,hızla tükenen kaynaklar, iş ve eğitim hayatında ki sınırsız ilerleme buna karşın iş bulmada ki zorluklar, vesaire. Tüm bunlar bir nesli büyütürken diğer yandan da kimliksizleştirdi. Acımasız rekabet koşulları ve diğer yandan kolay yoldan zengin olma hayalleri birbiriyle çelişirken, bu neslinde kendiyle çelişmesine yol açtı. İletişimde aradan kalkan bariyerler, güven yerine ihanet inşa ettiler. Güvenleri sarsılan insanlarda giderek daha korumacı ve daha yalnız olmaya başladılar. Bunun da tabi ki psikolojik ve ruhsal etkileri tüm topluma yansımaya başladı. En başta, bugün insanlara mutlu olmak için eskisinden daha fazla şey gerekiyor. Mal ve hizmetin artmasıyla doğru orantılı olarak bu normal karşılanabilir ancak umduğunu bulamayan insan kitleleri isyana ve şiddete her an hazırlar. Bunun örnekleri son günlerde çok sık rastladığımız sistem karşıtı protestolar, özgürlük naraları, ve liderlerini sokak ortasında katletmeye hazır toplumlar... Dikkat edilirse bunların başında eğitimli, okuyan, gelişmelerden haberdar olan ancak beklentileri karşılanmamış işsiz ve ya çok az kazanan gençler var. Bu gençler, başkaları tarafından yönlendiriliyor ve ya yönlendirilmiyor konu bu değil çünkü bu insanlar, hayatta kaybedecek hiç bir şeyleri yokmuş gibi davranmaya hazırlar asıl meselede bu bence. Onları bu duruma iten sebepler çeşitli de olsa, temelinde yatan gerçek hiçbirinin düşlediği hayata asla kavuşamayacak oldukları gerçeği. Dünyanın değiştiği ortada, her açıdan sistemler ve toplumlar yeni bir değişim dalgası içindeler, ve bu değişim muhakkak acısız ve kurban olmadan gerçekleşmiyor. Kim bilir belki de bu değişimin kurbanları da, bu neslin ta kendisidir... Hiç bir yere ait olmayan, nereye gideceğini bilmeyen...

19 Ekim 2011 Çarşamba

Hayaletler

Geçmişin silinebilir olduğunu iddia edebiliriz, geçmişi bir süreliğine unutabiliriz de. Ama bir süreliğine... Geçmişin hayaletleri her zaman etrafımızda dolanır oysa, onlar bir yere kaybolmaz. Geçmişten kaçılamayacağı doğrudur, geçmiş ancak onunla yaşamayı öğrendiğiniz zaman bir öğretmen ve yol gösterici olur. Oscar Wilde 'in de dediği gibi tecrübe, insanların hatalarına taktıkları isimdir. İnsanın kendisine yöneltmesi gereken soru da budur belki de: Yaptıklarım hata mıydı yoksa tecrübe mi? İkisinin arasında ki tek fark bizim bakış açımızdır. Bazı hataların dönüşü olmadığı doğrudur, yine de hayat sırrına kimsenin vakıf olamadığı bir döngüdür. Burada hatalar, hatta bazen ısrarla aynı hatalar yapılacaktır. Ancak hangimiz bu karmaşık döngünün gerçekliğine sahibiz ki? Geçmişle ilgili en büyük problemin yüzleşme safhası olduğu da bir gerçektir. Kimse hatalarıyla yüz yüze gelmek istemez. Pişmanlıklarını dışarı vurmayı tercih etmez. Fakat geçmişi tamamen silmenin  tek yolu budur. Onunla yaşamanın tek yolu da. Hataların ve geçmişin korkuyla beslendikleri aşikardır. Onları aşabilecek olan bir irade ancak cesaretle hareket edebilecek olandır. Kabuslar gördürten, eskiden çıkmadığımız yerlere gitmekten sakındığımız düşüncenin temelinde de bu korku yatar. Korkmak insani bir duygudur yine de, korkmayan biri cesaretini de bulamaz zaten. En büyük kahramanlık hikayelerinin, gözü pek atılışların altında da cesaret değil, korkuyla yüzleşme yatar. Korkmadığını söyleyen kişi yalan söylüyordur. Aleyhimize olan korkuyu, avantaja çevirenler yani onu umursamayıp yoluna devam edenler, gerçeği er ya da geç bulacak olanlardır...

9 Ekim 2011 Pazar

Dip

       İnişler ve çıkışlar her insanın hayatının bir parçasıdır. Psikolojik olarak ve ya kariyer açısından inişler ve çıkışlar her gün, her an yaşanabilir bir durumdur. Kaçınılmazdır. Planlar günlük, aylık,yıllık ve hatta daha uzun süreli yapılır. Bence genelde iş görüşmelerinde ya da sohbet ortamında sorulan kendini 10 yıl sonra nerede görüyorsun sorusu paradoksal bir durum yaratır. Çünkü yarın ne olacağını bilmeyen insanoğlu, 10 yıl sonrasını ancak tasavvuf edebilir... Hayal etmek anlaşılabilir ama 10 yıl sonrasını tahmin etmek ve plan yapmak bu biraz uçuk bir öngörüdür.Bir tür Nostradamus kehaneti...

        Ancak yine de hayatta bazı şeyler önceden tahmin edilebilir, önceden bilinebilir. Yeteri kadar bilgi sahibi olmakla, bazı olayları değiştirebilir, kendi lehimize çevirebiliriz. İşte bu bağlamda insan nelerden vazgeçeceğine ve terk edeceğine ya da neye sıkıca sarılması gerektiğine çok dikkatli karar vermelidir. Bazı işler ve amaçlar, dışarıdan çok cazip ve kolay gözükseler de neden herkesin bu iş ve amaçlarda bir numara olamadığı işte bu iniş ve çıkışlı dönemlerde ortaya çıkar. Söz gelimi bir şirketin yöneticisi olmak için çok üst düzey  bir eğitim görmek yeterli olmamaktadır. Bugün, bir çok yüksek okul mezunu ve yetenekli kişi, onlardan daha alt düzey bir eğitim almış kişilerin altında çalışmaktadır. Peki bunun temelinde yatan sebep nedir?

      Öncelikle, dip dediğimiz yer, bir şeyi yapmadan önce duyduğumuz heyecan ve zevkin, bir süre sonra azalmaya başlamasıyla en alt düzeye indiği noktadır. Genellikle, yolumuza çıkan engeller ve ya kişiler motivasyonumuzu olumsuz yönde etkileyerek bizi ulaşmaya çalıştığımız hedefimizden alıkoyar ve acı çekmeye başladığımız an o amacı terk ederiz. İşte başarılı insanların farkı da bu noktada ortaya çıkar aslında. Günümüzde insanlar, bir çok yeni şey denemeye ve tecrübe etmeye hazır. Bu aslında kötü bir şey değil,yani yeniliklere ve tecrübelere açık olmak. Ancak dünyanın bugün bize sunduğu fırsatlar sonsuz, sorun şu ki insan olarak bizim tüm bu olasılıklara açık olmamız ve denememiz imkansız. İşte bu nokta da kişinin ne için gerçekten savaşacağı büyük bir önem kazanıyor. Çok yönlü dediğimiz insanlar genelde, bir kaç işte gerçekten iyi olurlarken aslında hiç bir konuda en iyi olamıyorlar. Bu da o kişilerin aslında amaçları için yeterince uğraşmadıkları ve acı noktasında kendilerini başka bir alana kanalize ettiklerinin bir göstergesi ve bu kısır döngü her acı noktasında tekrarlanıyor.


     Başarı için fark yaratan bir başka nokta işe bize kısa dönemde zevk veren ancak uzun vadede bizi yok eden şeylerden vazgeçemeyişimiz ve terk edemeyişimiz. En basit örneği tabi ki madde alışkanlıkları; örneğin sigara kısa vadede içen kişiye zevk verirken uzun vadede uçurumun kenarına gönderiyor. Bu açıdan neyi terk edip etmemiz gerektiğini çok iyi seçmemiz gerekiyor. İşte başarılı insanlar ve 1 numara olanlar bu noktaları çok iyi biliyor ve dayanmaları gereken yerde dayanırken terk etmeleri gerekirken yerde de terk ediyorlar. Israrcı olmak her konuda işe yaramazken,acı duymamız gereken bazı yerlerde de geriye çekilmememiz gerekiyor.

    Sonuç olarak, hayatta ki en büyük acı ölüm olduğuna göre ve hiç birimizin bundan kaçamayacağını düşünürsek,çektiğimiz çoğu acının ne kadar ufak olduğunu da anlayabiliriz. Ben başarılı olmak için ölmek gerekir demek istemiyorum, hayır, ben başarı ne konuda olursa olsun-çünkü her şey gibi başarı da görecelidir- korku ve acının kucaklanması gerektiğini savunuyorum. Çünkü ancak bu şekilde gerçekten yaşadığımızı anlayabiliriz ve hayatımızın bir anlamı olabilir.

1 Ekim 2011 Cumartesi

Şöhret

Zeka kibri yenemez. ''Kibir''(vanity) sözcüğünün ''boş''(void) sözcüğünden gelmesi tesadüf değildir.
                                                                                                                                      LeszekKolakowski


        Toplumsal bir fenomen olan ''şöhret'' ve şöhret olma isteği; bundan iki yüz yıl öncesine kadar, doğrudan bahşedilmiş bir statüydü.Krallara ve kraliyet soyundan gelenlere doğuştan verilmiş olan bu hak zamanla ve kapitalizmin ideolojik söylemiyle boyut değiştirerek, bahşedilenden çok kazanılan bir olguya dönüştü. Bugün bizim şöhret olarak tasvir ettiğimiz ve kafamızda canlanan ilk imgelemler film yıldızları, rock starları, sporcular ve şarkıcılardır. Son zamanların kaba tabirle ''Ya topçu Ya da popçu ol'' deyimi aslında toplumun bu kesim ve yaşam tarzına nasıl özendirildiğinin dile getirilmiş basit bir halidir.

         Feodal yapının yıkılması, Fransız ve ardından Sanayi devrimi eşitlikçi söylemleri tepeye çıkarmış ve aslında üstü kapalı da olsa sistemi yeni krallara teslim etmekten başka bir şey yapmamıştır. Yeni sistem her ne kadar eşitlik,özgürlük, ve evrensel barışı ilke olarak kabul etse de,Dünya, savaş ve kıyımlarla yine sarsılmış, bu kez imparatorluklar yerine, kapitalist sistemin açgözlülüğü altında ezilmiştir. Herkesin dipten gelerek, yoksul da olsa en tepeye çıkabileceğini vaat eden bu söylem, medya araçlarıyla daha da güçlenmiş ve sıradan insanların hayatını sıra dışı yapan bir sihir kullanmıştır. Ancak her illüzyon gösterisinde olduğu gibi seyircinin dikkati bir noktaya çekilirken diğer tarafta hile büyük bir ustalıkla gizlenmiştir .

       Şöhret kısaca; toplum tarafından bilinen ve tanınan demektir. Ancak bu tanınma lokal bir tanınma değildir. Yani kapı komşunuzun oğlunun zekası ve ya yaptığı işle tanınması gibi, ya da okulda ki bir kızın güzelliğiyle tanınması gibi bir şöhret değildir. Gerçek anlamda şöhret, kitleler tarafından özenilen ya da nefret edilen, her hareketi ve adımı sanki başka bir dünya da yaşıyormuş gibi takip edilen kişilerin üstüne yapıştırılan bir unvandır.Bu denli etkili olan kişiler, özellikle gençler üzerinde derin izler bırakırlar. Hayranlıktan da öte, bir özenilme durumu oluştuğundan, şöhret olan kişinin kıyafet,saç ve ya yaşam stili aynen taklit edilebilir. Hatta daha da ileri safhalarda, o kişiye benzemek amacıyla estetik ameliyat olanlar bile olmuştur.Bu çok uç bir örnek olsa bile, şöhretin toplumda yarattığı derin etki ve aynı zamanda tahribat, kolay kolay yok olacak cinsten değildir. Madalyonun bir diğer yüzünde ise, şöhretin kendisi, üzerine yapıştırılan rol nedeniyle, kimlik bunalımına girebilir.Bazı şöhretler bu bunalımı atlatamaz ve intihar ve ya toplumdan kendisini soyutlamayı seçerler. Çoğu ünlü dizi ve film oyuncusu, ki bu ülkemizde de böyle, oynadıkları karakterlerle o kadar özdeşleştirilmiştir ki, dizi de rol gereği ölen bir oyuncunun gerçek hayatta hayranları tarafından temsili bir cenaze töreniyle gömüldüğüne bile şahit olunmuştur.Yine de şöhreti istemeyen yoktur, onu elde etmek bir anlamda gücü ve parayı da elde etmek demektir.Mesela, her şöhret iyi anılmasa bile para ve güç kazandıkları da bilinmektedir. Bunun en güzel örneklerinden biri, seks skandallarıyla ortaya çıkan kadınlardır. Yine çok popüler ve ünlü biriyle birlikte olarak ve ya yasak ilişki yaşayarak, adından söz ettiren, ayrıntıları açıklayarak röportajlardan milyon dolarlar kazananlar bile mevcuttur.Konu şöhret olmaya gelince  iyi ve ya kötü hatırlanma ve hafızlarda yer etme kişinin en güçlü arzularını besleyen bir olaydır. Toplum bazen şöhreti, seri katiller gibi kötü bile olsa yücelt edebilir, bu çoğunlukla arzuları bastırılmış ve şiddet eğilimi yüksek toplumlarda had safhadadır, çünkü kötü olayın parçası kahraman ve ya şöhret, kişilerin isteyip de yapamadıklarını bir ölçüde yapmış olur, bu da toplumu o kişiye bir hayranlık beslemesi yönünde teşvik eder.

          Sosyolojik açıdan, şöhret kavramı da insan doğasının bir parçası ve ürünü olarak karmaşıktır. Günümüz, hepimizin görünmek istediği gibi görünmeye ve tanrılara yakın bir hayat tarzı sürmemize olanak sağlıyormuş gibi sunulan bir çağdır. Kaldı ki genç kalmaya ve estetiğe bu kadar düşkün bir çağın, sonsuza kadar bu dünyaya kazık çakar gibi yaşamaya çalışması, bunun aksini düşünülemez kılmaktadır. Medyanın ve görselliğin ön planda bir sihir gibi sunulmaya devam edilmesi, diğer acımasız gerçekleri örtmeye devam edecektir.