Yaşamın Altın Sözleri

''Terk edenler asla kazanmaz.
Kazanan asla terk etmez.Bazı insanlar keyifle ıslak çalar. Hayatları muhteşemdir.Bazıları durmandan ağlar ve inler..Ben çocuklara hep aynı şeyi söylerim...Şikayet etmeyin ,itham etmeyin,açıklamaya çalışmayın..
Hayatın sloganı asla bırakmayacaksın'dır.Çoğu terk edişimizde, zafere bir kaç adım kaldığının farkında bile olmayız.Başarı yarışmanın kendisinden bir saniye daha fazla dayanabilirsek bizimdir.''

McDonald Valentine

28 Nisan 2012 Cumartesi

''Tarihini bilmeyen kendini de bilemez''

        Yazının başlığında ki sözler bana ait değil, bir solukta okuduğum bir romanda geçen sözler... Ahmet Ümit'in ''Sultanı Öldürmek'' başlıklı yeni kitabı, hepimizin çok iyi bildiği, bir çağı kapatıp diğerini açan Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmet üzerine kurulu. Günümüzde geçen ancak tarihin kokusunu her sayfasında içimize çektiğimiz çok başarılı bir polisiye roman. Kırık bir kalp, bir cinayet, ve Fatih döneminin en önemli olaylarının yer aldığı bu kitap muhtemelen sadece tarih meraklılarını değil herkesi çekecek cinsten. Amacım kitabın reklamını yapmak değil, yazarıyla da tanışmışlığım yok. Ama Ahmet Ümit'in bize hatırlattığı çok önemli bir gerçek var kitapta, kendi tarihimizi ne kadar biliyoruz, ne kadar objektifiz, ve yıkılmış bir imparatorluğun küllerini mi taşıyoruz yoksa sadece çoktan bitmiş tükenmiş o efsanelerin arkasına mı gizleniyoruz ? 

         Belki de hepsi birden, ama kitabı okurken ne kadar cahil olduğumu fark ettiğimi itiraf etmeden geçemeyeceğim, tarih kitaplarında yazılanların çoğunun milli duygularımızı kabartıp böbürlenmemiz için abartıldığını, saray entrikalarının gizlendiğini, ve kardeş ölümlerinin nasıl üstü kapalı anlatılıp geçildiğini hatırlar ve bilirim. Ancak referans olarak 150'ye yakın kitabın verildiği bu roman, sadece bir hikayeden ibaret değil, belki de tarihe yeniden ve başka açılardan bakmamız için bir fırsat. Peki neden önemli Fatihi anlamak ? Ve ya diğer padişahları ve tarihi olayların iç yüzünü bilmek ? Bundan neredeyse 550 yıl öncesinde gelişen olaylar bizim üzerimizde nasıl bir etki bırakabilir ki diye düşünebiliriz, ki bunda da haksız sayılmayız, ama sadece İstanbul'un fethiyle böbürlenerek tarihimizi bildiğimizi iddia edebilir miyiz? Ya da ''Fetih'' filmini izleyerek Fatih'in neler düşündüğünü anlayabilir miyiz? Sanırım bundan daha fazlasına ihtiyacımız var. Padişahlar ya da diğer tarihi kişilikler bize birer insandan çok başka dünyada yaşayan ve ya yaşamış varlıklar gibi sunulurlar, ve apayrı bir yere konarak tüm insani özelliklerinden arındırılırlar. Bu halleriyle onlar, daha çok birer evliya, üstün kişilikler gibi gelirler gözümüze. Bu sebeptendir ki, onları yargılamak, eleştirmek, hatta aleyhlerinde en ufak bir söz söylemek ayıp ve hatta günah olarak görülür. Halbuki tarih, insanın ta  kendisini anlatır. Tüm o savaşlar,kıyımlar, fethedilen ülkeler, düşen krallıklar, ve din savaşları, insani olan hiç bir duygudan ayrı tutulamazlar. Fatihin ve ya diğer padişahların da bu yüzden kişilik ve hayatları aslında çok önemli ayrıntılardır. Çünkü onların ihtirasları, hırsları, depresyonları ve tutkuları  sadece bir dönemin değil, tüm tarihin kendisine ışık tutmaktadır. Bugünün politik oyunlarını, iktidar sevdasını, darbelerini ve kendimizi anlamak için, onları da çok iyi anlamamız gerekir. 

         Bugünün güncel olaylarınında bir gün tarih sayfalarında yer alacağını biliyoruz ve tarihin çoğu zaman sadece kanlı savaşları, galip ve mağlup ilişkisini yazdığını da hatırlıyoruz. Belki de bir gün cumhuriyet olgusunun bile şekil değiştirip bambaşka bir ideoloji altında sunulacağını düşünebiliriz. Ancak insan olgusu ve doğası ne olursa olsun, aynı kalacaktır. İnsan doğası şartlar  ve koşullar ne kadar değişse bile aynı özünü koruyacaktır... Ben bir tarihçi değilim, ama geçmişteki karakterleri birer çizgi roman kahramanı olmaktan çıkarıp, kanlı canlı birer insan olarak görmeye başlarsak, belki de bugünü daha iyi analiz edebileceğimize inanıyorum. 





18 Nisan 2012 Çarşamba

Bankaların amacı ne ?

Son zamanlarda sıkça başıma gelen ve sinirlerimi oldukça bozan bir olaydan bahsedeceğim: Bankaların hizmet giderleri adı altında aldıkları paralardan. Öyle ki durum artık bankaya adım attığınızda kapıdaki güvenlik görevlisine bile para ödeyeceğiniz hissine kapılıyorsunuz. Nereden başlasam ki? A4 kağıdı ekstrelerinden alınan 5 tl lik komik rakamdan mı? Kart ücreti adı altında yıllık alınan 35 tl den mi? Yoksa her işlem için vezneden alınan hizmet ücretlerinden mi? ATM lerden bile yapılan işlemlerde hesap kesen, bazı durumlarda kendilerinin bile açıklamakta zorlandığı bu ek hizmetler tarifesi, menüsü ve fiyatları belli olmayan pahalı restoranlara benziyor. Hesap geldiğinde itiraz etseniz bile, sizinde fazla sebep öne süremeyeceğiniz tipten bir tartışma. Son zamanlarda tüketiciyi koruma kanunlarının biraz sıklaşmasıyla az da olsa önüne geçilmeye çalışıldı. Ancak her yeni yasağa karşı bankalar, başka masraflar uydurup yine tüketicinin cebinden ekstra masraf almaya devam ettiler.

Çoğumuz için banka kartları ve kredi kartları olmazsa olmazlar, biliyorum, kredi kartınızı kullanmasanız bile, en azından para kartlarını kullanarak işlem yapmak zorunda kalıyoruz. Yine de cebinde 3 kredi kartından aşağı kart taşımayan bir millet olarak biraz daha bilinçli olmamız gerekiyor sanırım; çünkü kartlara uygulanan gecikme faizleri ve nakit avans faizleri hiç de az değil. Çoğu banka ortalama 2.34% gibi bir rakam alıyor. En son kredi kartlarına uygulanan ve borçların 50% ni ödeme şartı koyan kanun aslında bir şekilde tüketiciyi de gereksiz kredi kullanımından alı koydu ancak nedense bankaları bir türlü durduramadı. Amerika'da 2008 krizinin en büyük sebeplerinden biri ödeyemeyecek durumda olmalarına rağmen müşterilerine kredi vermesiydi. Aynı şekilde ülkemizde de taşıt ve konut kredileri çok da bilinçli bir şekilde dağıtılmıyor, bu da tüketicilerin zarara uğramasına ve hiç bitmeyecek borç bataklarına girmesine sebep oluyor. En son olaylardan biri yen cinsinden borçlanan vatandaşların, bankalar tarafından yanlış yönlendirmesiyle düştükleri durumdu. Ama müşteri olarak biz de çok duyarlı değiliz sanırım, bu kadar hayatımızın içinde olmasına rağmen bankalar ve borçlanma mevzuatı hakkında bildiklerimiz, ATM lerden yaptığımız işlemlerle sınırlı. Hal böyle olunca karmaşık terimlerle zaten anlaşılması güç bir sektör olan bankacılık, normal vatandaş için bir kara delik halini alıyor. Komplo teorilerine açık bir milletiz biliyorum, her şeyin altında başka bir sebep arar, ve bu sebepleri alır bilmediğimiz güçler üstüne yıkarız. Her ne kadar doğruluk payı olsa da çoğu konuda da yeterince araştırmadığımız ve bilinçli olmadığımız için bu teorilere inanmamız kolay olur. Bu alınan ek hizmetlerin gerçekten kimin cebine gittiğini bilmiyoruz, banka sahiplerinin mi? Hissedarların mı? Yoksa başka güçlerin bankalardan aldığı haraçlar mı? Aslında bunu bilmemiz de gerekmiyor, buna kafa yormak sadece komplo teorileri üretir, bu yüzden benim düşüncem, daha çok kendi hakkımızı savunmakla ilgili , bunu yaparken de bilinçli olmak.

İlginç hikayelerden biri şu mesela; bire bir şahit olduğum bir durum, bir müşteri büyük bir bankanın müşteri temsilcisiyle konuşurken duyduklarım beni hayrete düşürdü; müşterinin babası 3 yıl önce vefat eder, ve bankadaki hesabı kapatılır, ancak hesap kapatılırken 25 kuruş gibi çok küçük bir meblağ borç olarak kalır, geçen süre zarfında banka müşteriyi hiç bir şekilde uyarmaz ve gecikme faizi işletmeye başlar, 25 kuruş 3 yıl içinde çok büyük bir rakam olmasa bile hatırı sayılı bir miktara ulaşır ve banka ölen müşteriye ihtar çeker, ihtarı varislerinden olan oğlu alır ve doğruca bankaya gelir, banka hiç bir mazeret ve ya başka bir şeyi kabul etmez ve bu borcun ödenmesi gerektiği konusunda ısrar eder. Müşteri kavga etse bile, dava bile açsa muhtemelen sonuç değişmemiştir. Bankanın uyguladığı politika çok yanlış olmakla birlikte, burada ki asıl ders karşınızdakinin bir ahlak timsali ve kanun koyucu olmadığı gerçeğinden hareketle her zaman dikkatli bilinçli olmak gerektiğidir. Ne olursa olsun hakkınızı sonuna kadar savunun ancak tedbiri de elden bırakmayın.