Yaşamın Altın Sözleri

''Terk edenler asla kazanmaz.
Kazanan asla terk etmez.Bazı insanlar keyifle ıslak çalar. Hayatları muhteşemdir.Bazıları durmandan ağlar ve inler..Ben çocuklara hep aynı şeyi söylerim...Şikayet etmeyin ,itham etmeyin,açıklamaya çalışmayın..
Hayatın sloganı asla bırakmayacaksın'dır.Çoğu terk edişimizde, zafere bir kaç adım kaldığının farkında bile olmayız.Başarı yarışmanın kendisinden bir saniye daha fazla dayanabilirsek bizimdir.''

McDonald Valentine

26 Aralık 2010 Pazar

Ütopya

Ütopya yani varolmayan, tasarlanan ülkeleri, toplumları anlatmak için kullanılan  bir sözcüktür. Platondan beri süregelen, insanın en mükemmel yaşayış biçimini arama ve tasvir isteği  hiç dinmemiştir. Adalet, doğruluk ve paylaşım ekseninde dönen, herkesin mutlu olduğu ve en üst bilgi düzeyine ulaştığı bir rüyayı temsil eden ütopyalar,  bireylere sonsuzluk vaad eder.

George Orwell ''1984'' adlı romanında bu ütopik tanımları tam tersine çevirerek despotluğun, ahlaksızlığın ve teknolojinin son derece ileri olduğu bir toplum tasvir ederek bir anti-ütopya yaratır. Madalyonun  diğer yüzünü de görmemizi ister bir şekilde.

Bugün dünya nereye yakındır? Herkesin mutlu olduğu , para yerine ihtiyacın kadarını tükettiğin , eşit bir topluma mı? Yoksa despotluğun ve zalimliğin zirve yaptığı, en yakınların bile birbirlerini rant ve para uğruna ''sattıkları'' bir topluma mı?

Küreselleşen ve kitleleri bir araya getiren dünya bize hangi rüyayı  veriyor?

      Dünya çok da adil bir yer değil, hatta acımasız bir çoğumuza, fırsat eşitliği var derken , örgütlerin ve kuruluşların himayesi altına girmediğimiz sürece bu bile imkansız. Herkesin eşit olduğu bir dünya düşünebilir mi? Sanırım imkansız. Zaten biyolojik olarakta eşit olduğumuzu iddia etmek saçma olur. Kadın ve erkek arasında ki eşitsizlik bile yaratılıştan gelir. Ancak eşitsizlikleri minimize etmeye çalışmak ve onları yok göstermekte bana ters geliyor. Doğal olanla oynamak ve onu bozmak son zamanlarda başımıza büyük felaketler açtı. En son örneği de iklim değişikliği dediğimiz ve kış aylarında bile yazı aratmayan sıcaklar gibi bir çok etkisi hissedilen ''doğal olanı bozma'' hastalığımız aslında eşitsizlikleri ortadan kaldırmaya çalıştığımız için ortaya çıkmıştır. Estetik, alıveriş çılgınlığı, pahalı ve lüks olana tutku yeniden yıkılıp inşaa edilen devasa yapılar hepsi eşitsizlikleri kapatacağına , uçurumlar yaratmıştır. Bu uçurumlar da doğal olarak mutluluğu ve dostluğu körelten ve toplumsal değerleri yutan bir hale gelmiştir. Eşitlik ve mükkemel toplum olguları  daha da yozlaşmış ve birbirinden kopuk bireyler yaratarak , kitleler arasında yanlızlık ve kin duygusunu en yüksek seviyeye çıkarmıştır.Kin diyorum , çünkü ne denli güçlü bir kelime olduğunun farkındayım. Kin, nefretten de öte bir duyguyu temsil eder nefret bir şekilde poztife dönüşebilir ancak kin, hiç bitmeyen bir öfkeyi temsil eder. İşte bu kin bugün bölünme, açlık, işsizlik ve daha nice problemin kökenidir. Bu kin sadece fakir ve ya ulaşamaynın duyduğu kin değil, aynı şekilde sahip olduklarının kendisinden alınmasına dayanamayan  ve kendinden aşağı olanlara hiddet duyan kesimin kinidir.

    Ancak unutmamak gerekir ki değişikliğe açık olamayan ve değişimden korkan toplumlar, bu eşitsizlik ve uçurumla yaşamaya mahkumdurlar.Zamanın ve çağın gerisinden takip eden toplumlar taklit ederek sadece dışarıdan eşit gözükebilirler.Gerçekten Atatürk'ün de bahsini ettiği münasır medeniyetler seviyesi, bir kesimin yalakalığını yaparak, ya da batıyı taklit ederek değil, kendi değerleri ve düşünceleri doğrultusunda kendi gerçekleri üzerine kurulu bir toplumun portresidir. Ancak bugün o portreden ne kadar uzak olduğumuz, kendi içimizde düştüğümüz durumla açıkça görülebilir. Kendimizi attığımız her adımda boşlukta bulamamızın sebebi de buradan kaynaklanır.Kendi değer ve gerçeklerinden uzaklaşmış nesiller yaratılıarak, gözleri bundan 10 yıl sonrasını bile zor gören bu kuşaklar, benim tanımımla kayıp kuşaklardır. Ancak tüm suç onların mı? Bunu sadece yetişenlere değil yetiştirenlere de bakarak söylememiz gerekir. Öyle ya aslan yattığı yerden belli olur.

25 Aralık 2010 Cumartesi

Kahraman

       Sözlerime güzel bir tablo çizerek başlamak isterdim ancak yapamam; her şeyden önce aklım izin vermiyor buna. Her sabah kalktığımda o gününün ne kadar güzel olacağına dair duygularla başlamak istesemde bu isteğim saatler  ilerledikçe azalıyor. Hayır depresyonda değilim, bir hastalığımda yok; zaten problemde bu. Ben hiç bir şeyi olmadan hasta biriyim; neden mi? İşler ters gittiğinde şikayet ederim, başarısız olduğumda hatayı başkasında ararım ve denemeden yenilgiyi kabul ederim. Ben hastayım evet, hasta olmadan kendimi hasta hissettiğim için...
  
     Zaman zaman sizde mi böyle hissediyorsunuz? O zaman durup düşünmenin vakti gelmişte geçiyor demektir.Bir önceki yazımda vizyondan bahsetmiştim, ulaşmak istediklerimizden, hayallerimizden...Ancak bazen öyle zamanlar olur ki onları düşünmek bile istemeyiz. İşte ben öyle bir güne uyandım; ancak sonra öğrendiğim bir olay bakış açımı değiştirdi....

    Genelde sıkıldığım zamanlarda kahve içmeye gittiğim bir yer vardır, kalabalık olur ama belki de bu yüzden severim orayı; ya da  kalabalığın arasında kaybolduğum için bilmiyorum. Elimde bir kitap, kahvemi içerken sesler beni hiç rahatsız etmez.Orada çalışan bir görevli, ne içtiğimi bilir düzenli olarak gittiğim için, bu yüzden de muhabetimiz vardır az çok. Ben Fransa'ya gitmeden önce de eşinin rahatsız olduğunu söylemişti daha doğrusu ben moralsiz görünce sorunca anlatmıştı o da. Her neyse aradan 2.5 ay geçti,ben tatile geldim, yine aynı yere kahve içmeye gittim,o da oradaydı yine, güleryüzlü,içten gülümsemiyle karşıladı beni. Oraya gittiğim sürece onu hiç sinirli,kaba ya da bıkkın görmedim, o günde öyle değildi zaten...Bense kafamda binlerce düşünceyle girmiştim oraya kafamdaki karşıklık başımı ağrıtıyor, güneşli bir Aralık gününün zevkinden mahrum bırakıyordu.Kısa zaman için buradaydım ve özlediğim neresi varsa gezmeye çalışıyordum ama bir yanda da kendime göre büyük sorunlarımla uğraşıyordum.Sıkıntılı bir şekilde kahve istedim,bana hoşgeldin dedi. Bende dalgın bir şekilde evet, kusura bakma hoşbulduk dedim. Kahvemi getirdi, hala gülümsüyor, iyi olup olmadığımı soruyordu bende ona alışmanın zor olduğunu başlarda ancak halledeceğimi söylüyordum, kısacası laf salatası yapıyordum.Birden aklıma hasta olan eşi geldi, nasıl diye sordum.O gülen  suratı ilk defa buruştu, gözleri yere kaydı, sonra suratıma bakıp yarı hüzünlü, yarı mağrur bir şekilde eşimi kaybettim dedi. Ben suratımda ki salak ifadeyi çoktan silmiştim, şok olmuştum. Duyduğum karşısında bir kaç saniye ne diyeceğimi bilemedim, ardından kendimi toparlayıp başın sağolsun demekten başka hiç bir şey gelmedi aklıma. Bir de oğlu vardı, onu sordum ardından, henüz anaokuluna giden bir çocuk.Zor olduğunu ancak her gece oyuncakla, bir şeyle kandırdığını elinden geldiğince eğlendirmeye çalıştığını söyledi. Konuşmayı bir masanın hesap istemesi kesmişti,  her zamanki gülümsemesini takınıp masaya koştu. Bense çöküp kalmıştım masamda, sadece bir kaç dakika önce saçma problemlerime takılmışken, tokat gibi çarpmıştı bu bir kaç saniyelik konuşma.
Sonra düşündüm...
    6.5 milyarlık  dünyada, her bir insanın ayrı bir hayat taşıdığını ve çoğunun yaşadıkları (bende dahil) o dünyayı nasıl mahvetmeye çalıştıklarını gördüm hem de hiç bir sıkıntıları yokken. Bazılarının da küçük dünyalarına nasıl hapsolduklarını gördüm, sınırları geçmek varken, hem sınır dediğimiz nedir ki ?Ülkeler arasında ki var olmayan sadece haritalarda ki  kalın çizgiler gibi, kafamızın içinde de böyle kalın çizgiler oluşur işte. Bir fikre saplanıp kaldı mı beyin, o kalın sınırlar bir adım öteye geçmeye izin vermez, hasta eder bizi. Bunun en uç örneği paranoyaklıkta görülür, bir hastalıktır aslında, rahatsız olan kişi evinden bile adım atamaz hale gelir ileri boyutlarında. İşte böyle beynimizi çevreleyen sınırlar hepimizin kafasında vardır; onlar genellikle bize çizilen sınırlardır. Kurtulmak  zordur bunlardan. Adetler,gelenekler,görenekler bazen en çok engelleyen sınırlar  olur bizleri.Ailemiz, kimi zaman arkadaşlarımız çizer, ancak çoğunlukla biz yaratırız onları.
   İşte bu kafe de çalışan adam bence o sınırları çoktan aşmış biriydi... Hepimizin örnek aldığı kahramanlar vardır hayatta, süperman gibi çocukken ya da herhangi bir film artisti büyüyünce. Bizlere rol modeli olanları uzaklarda ararız genellikle,ulaşılmaz sandıklarımızda. Ancak gerçeğin burnumuzun dibinde olduğunu bazen bir olayla anlarız. O adam benim için bir rol modeli oldu çünkü her ne olursa olsun ayakta kalmaya çalışan ve hayat sevincini kaybetmeyen, acısını yaşayan ancak hayatın devam ettiğini kabullenen ve savaşmaya devam eden bir adam. Bu adam bir silahşör yada şövalye değil sadece normal biriydi. Ancak asıl mucizenin normal kalabilmekte olduğunu hatırlattı bana.
Shakespeare ünlü oyunu Hamlette, olmak yada olmamak pasajında şöyle yazar:
''Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi:
 Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor
 Yürekten gelenin doğal rengini''

18 Aralık 2010 Cumartesi

Vizyon

           İnsan doğası gariptir; olmaya çalıştığı kişiden çok olması istenilen kişi olur. İşte bu yüzden de hep hayal kırıklığına uğrar.Genelde hayallerini gerçekleştirdim diyen insanların hayatları zorluk ve engellerle doludur; çünkü kendi istedikleri yolda gitmek isterken devamlı olarak başkalarının  yönlendirmelerine maruz kalırlar.Bazıları söylenen olumsuz ve ya olumlu hiç bir şeyi umursamayıp yoluna devam ederken bazıları için söylenenler o kadar büyük önem taşır ki onlar bir zaman sonra artık başkaları onları yönlendirmeden hayatlarına devam edemezler.
 
         Fransa'da eğitim gördüğümü ve burada ki izlenimlerimi aktaracağımı daha öncede söylemiştim.2.5 ayda öğrendiğim en iyi ders bir vizyon sahip olunması gerektiği oldu. Aslına bakarsanız bu öğrendiğim ders, burada business  dedikleri firmaların yönetimi dersi olarak geçiyor. İlginç olan firmaların ve markaların da aynı kişiler gibi bir karakteri,kişiliği olması gerektiği. Yine kişiler gibi bir vizyonu ve misyonu olması da gerekiyor firmaların. Bugün; herhangi bir firmanın internet sitesine girdiğiniz zaman, firma hakkında ki bilgilerde vizyon ve misyon kısmını hemen her zaman görebilirsiniz. Bu niye bu kadar önemli? Çünkü hedefi ve hedefine ulaşmak için yapacaklarını belirlemeyen bir firmanın geleceği de olamaz.

       İşte aynen bunun gibi vizyonu ve misyonu olmayan kişiler de gelecekleri hakkında endişeye kapılırlar çünkü asla tam olarak ne yapacaklarını bilemezler. Peki vizyon nedir ne işe yarar? Vizyon; kısaca kişinin hayattaki en temel amacıdır. Bu amaç ve ya hedef herhangi bir meslek sahibi olmaktan, cumhurbaşkanı olmaya kadar geniş bir yelpazeyi kapsar. Vizyon gerçekçi olması gerektiği kadar (kişinin yetenek ve kişiliğine uygun ulaşabileceği hedef) aslında hayal de gerektiren bir olgudur. Hayal gerektirir çünkü hayal etmediğiniz sürece kendinize koyacağınız hedef de bir o kadar küçük olur. Misyon kavramı ise koyduğunuz hedefe ulaşmakta kullanacağınız araçlar,insanlar,yetenekler ve eğitimin tümüdür. Misyon amaca ulaşmakta gösterdiğiniz gayret ve  icraattır.

    Vizyon ve misyon bir bütün olarak kullanıldığında ortaya kişisel bütünlük ve kendini gerçekleştirme dediğimiz kavram çıkar. Kendini gerçekleştiren insanlar belli bir noktaya gelmiş, kendilerini tanıyan, sınırlarını bilen ve prensiplerinden taviz vermeyen sağlam kişilerdir.Vizyonu olan bir kimse güçlü olur çünkü karakteri oturmuş ve ne istediğini bilir. Karşılarına çıkan engeller onları yıldırmaz. Hataları onları yok etmez,güçlendirir.Vizyonu olan bir kimse öğrenmenin hayat boyu devam eden bir süreç olduğunu unutmaz.

    Hayatta bir amaç uğruna savaşmak ve o yolda kaybetmek bile bir erdem sayılır. Aslına bakarsanız, kaybetmek  zayıf ve hata yapmayı göze alamayanların uydurduğu bir kelimedir, çünkü devamlı öğrenen ve yoluna devam eden bir kimse asla kaybetmez.

Son söz: ''Deha; bir insanın fikirleri gerçekleşinceye dek vizyonunu koruma yeteneğidir.'' Benjamin Franklin

12 Aralık 2010 Pazar

Gizlilik

        Çin'de kriz fırsat demektir. Ancak gün olmuyor ki dünya gündeminde başka bir kriz haberi çıkmasın. Ekonomik kriz, askeri kriz derken son kriz de Wikileaks krizi oldu. Önce nedir Wikileaks onu açıklamak gerek: Wiki aslında yeni bir sözcük; Wikipedia gibi   en çok bilindik şekli ile anlatmak gerekirse;  kullanıcıların internet sitesinde değişiklik yapılmasına izin verilen içerik anlamına geliyor.Wikipedia da bu paylaşılan bilgilerin içeriğinin değiştirilmesi ile karşımıza çıkıyor ancak bu sanal ansiklopedinin bir güvenilirliği yok çünkü isteyen herkes bilgileri herhangi bir kaynak göstermeden değiştirebiliyor.Her ne kadar denetleyici bir komisyon olsa da, sistemi kaynak alıp, bilgileri kullanmak güvenli değil. Wikileaks de aynı mantıkla çalışan bir site.Leak kelimesinin İngilizce karşılığı ise sızıntı.Wikileaks sitesi ise kısaca kullanıcıları tarafından gönderilen gizli belgeleri, yazışmaları toplayan ve bunları gönderen kişileri ifşa etmeden yayımlayan bağımsız bir organizasyon olarak   tanımlanabilir.
    
         Internet bağımsız bir ortam; isteyen istediğini her an her şekilde paylaşabiliyor. Bu şekilde de gizlilik de ortadan kalkmış oluyor. Her hangi bir arkadaşınızın, o anda nerede olduğunu ne yediğini ya da kimlerle olduğunu görebiliyorsunuz. Interneti bu kadar cazip hale getiren de bu zaten; milyarlaca, trilyonlarca bilginin saniye saniye paylaşılması. Bunca bilginin bir kitapta, dokümanda toplanması imkansız.Ancak internet ile bunlara ulaşmak da çok kolay. Sorunda özgürlüğün bu derece serbest olduğu yerde başlıyor. Özgürlük; canının istediğini canının istediği anda, istediği yerde yapmak değildir. Özgürlüğün bile çizilmiş sınırları vardır. Ancak internet bu gizliliği şeffaf bir hale soktu. Wikileaks de yaşananda bu oldu , ama en uç noktası yaşandı. Bir devletin gizli yazışmaları, herhangi birinin okuyabileceği bir şekilde paylaşıldı. Yayımlanan dokümanlar her ne kadar diplomatların bildirdikleri görüşleri oluştursa da (Şu ana kadar yayımlananlar), yine de devlet politikaları hakkında az çok bilgi içeriyor. Doğru bildiğimiz yada öyle sandığımız bir çok olayın da aslında perde arkasında oynananlar ile aynı olmadığını gözler önüne seriyor. Belgelerde çok ciddi iddialarda var; bunların Türkiye ile ilgili  en önemli kısmı Türkiye'nin İran'ı potansiyel tehdit olarak görmesi ve Başbakanın 8 ayrı banka hesabı olduğu iddiaları. 

        Wikileaks'in kurucusu Julian Assange; Avustralya asıllı bir Amerikalı. 39 yaşında, 2006 yılında kurulan site, en önemli reklamını Amerikalı askerlerin sivilleri öldürdüğü bir video ile yaptı. Julian Assange bir kukla mı yoksa gerçekten halk yararına belgeleri açıklayan bir kahraman mı tartışılır. Ancak internet tarihinde yeni bir sayfa açtığı kesin.Assange şu anda İngiltere'de tutuklu  ve sebebi ise Wikileaks değil, 2 kadın ile olan ilişkisi. Ancak bu davanın nasıl bir seyir izleyeceği belirsiz, çünkü hakkında ki suçlamalar aslında onu tutuklamak için yeterli değil ancak kendisinin teslim olduğu düşünülürse, sanırım hayatından endişe ettiği için teslim olduğu yorumu yapılabilir.Akla gelen en kafa kurcalayıcı soru ise Amerika gibi süper gücün , dünyanın her köşesinden her an haberdar olma imkanına sahip iken nasıl oldu da Assange'ın bu belgeleri yayımlanmasını engelleyemedi? Belgelerin çok ciddi krizlere sebep olabilecek bilgiler içerdiğini düşününce, aslında belgelerin belli bir amaçla halkın gözler önüne sürüldüğünü düşünüyorum. 

       Bundan sonra Wikileaks belgeleri azar azar her gün yayımlayacağını duyurdu, site bir çok siber saldırıya uğradı.Sitenin adının satın alındığı Amerikan şirketi siteyi kapadı, bağışların toplandığı hesabı İsveç Bankası dondurdu. Ancak site başka bir ülke üzerinden yayıma devam ediyor. Bundan sonra açıklanacak belgelerin içeriği  daha da büyük önem taşıyacak. Assange çekmek istediği dikkati çekti ve çekmeye de devam etmek istiyor. Ancak komplo teorileri de muhtemelen bitmeyecek. Ve yine perde arkasında yaşananlar tüm bu şeffaflığa rağmen gizlenip örtülmeye çalışılanacak.