Yaşamın Altın Sözleri
''Terk edenler asla kazanmaz.
Kazanan asla terk etmez.Bazı insanlar keyifle ıslak çalar. Hayatları muhteşemdir.Bazıları durmandan ağlar ve inler..Ben çocuklara hep aynı şeyi söylerim...Şikayet etmeyin ,itham etmeyin,açıklamaya çalışmayın..
Hayatın sloganı asla bırakmayacaksın'dır.Çoğu terk edişimizde, zafere bir kaç adım kaldığının farkında bile olmayız.Başarı yarışmanın kendisinden bir saniye daha fazla dayanabilirsek bizimdir.''
McDonald Valentine
19 Mayıs 2010 Çarşamba
Korkmak ya da Korkmamak
Korku insanoğlunun en azılı düşmanı , ama bir o kadar da en iyi dostudur. Korku bir adamı kral da yapar, kepaze de. Korkularımız çeşitlidir, belki en önemlisi, en son düşüncemizdir: Ölmek. İnsan ancak kendisine tehdit oluşturacak şeylerden sakınır korkar. Bu Allah korkusu da olabilir ya da bir sokakta bir köpeğin havlaması da. Ancak bir gerçek vardır ki o da ne kadar korksak ta olan ve olacak olan şeylere engel olamayacağımızdır. O yüzden aslında korkmak pek bir işe yaramaz , korkmak ruhu ve bedeni kemirir ve bitirir, biyolojik olarak ta sürekli bir adrenalin salgılanmasına yol açar. Ancak bazı korkular iyidir, sizi yapmamanız gerekenlerden alıkoyar, ve sizi iyi bir yola sokabilir. Burada yine de ince bir çizgi vardır, korkmamız gerekenlerle korkmamamız gerekenleri nasıl ayıracağız? Ahlaken ve insani olarak hangi korkular bizi iyi yaparken diğerleri bizi vahşi ve bastırılmış tutar? Bunun net bir cevabı olmamakla birlikte, daha iyisini yapamamaktan korkan biriyle , kendine toplum içinde bir yer edinememekten korkan ve düşüncelerini özgür iradesiyle açıklamaktan çekinen bir kişi arasında ki fark barizdir. İşte bu yüzden, yaptığımız her seçime dikkat ederken, nelerden korktuğumuza da dikkat etmemiz gereklidir. Toplumun seçici ve demokratik bireyleri işte bu hususları dikkate alarak cesurca karar verebilen kişilikler olmalıdır. Herkes demokrasinin ve özgürlüğün izin verilmediğini söylediği bir ortamda izin vermeyenlere karşı verdiğimiz tepkinin ne olduğu da önemlidir. Elinizde ki değerli bir eşyanızı , mesela dizüstü bilgisayarınızı ya da cep telefonunuzu birinin elinizden alıp sonra da bunu bana sen verdin , artık benim demesiyle, kişilik haklarınız ve özgürlüklerinizin elinizden alınması ve onlara sizin yerinize sahip çıkılması aslında aynı şeydir. Önemli olan burada verilen tepkidir. Seçmiş olanlarla seçilmiş olanlar arasındaki güç farkı ne kadar ters orantılı yani seçilmiş olanların lehine işliyorsa , işte artık sizde onların istediği kadar ve izin verdiği kadar özgürsünüz demektir. İşte bu noktada bazılarımız kendini sokaklara döküp, kıvranırken bazılarımız olanları sessizce izler ve kendi tabirleriyle kaderlerine teslim olur. Evet hayat sonuç olarak biraz da bilinmeyendir, bazı şeyler önlenemez ve durdurulamaz. Ancak insan yaradılış olarak özgür iradeye sahip bir mahluktur ve yaptığı seçimler kendi yerel dünyasını etkilerken , topluca yapılan seçimlerde toplumsal hayatını etkiler. Bu konu da korku anlamsız ve sebepsizdir , kendi seçimlerini yapmaktan korkan kişilerin çoğunluğu ; korkak bir toplum yaratır , korkak bir toplumda korkak nesiller yetiştirir. O zaman gerçek seçimlerimizi yapmaktan korkmadan, fikri , vicdanı hür bir şekilde dolaşmak için cesur olun!
12 Mayıs 2010 Çarşamba
Yolsuzluk ve Tekelcilik
Yolsuzluk; aslında Türkiye'nin hiç de yabancı olmadığı bir kelime. Batan bankalar, dönen rüşvetler , hortumlanan kasalar, ya da daha eskilere gidersek bankerler ve aferistler (bknz. affairiste) bu ülkenin çok duyduğu kelimeler.
Ama kimdir bunlar? Ne iş yaparlar? Ve en önemlisi neden yaparlar?
Bu sorulara verilecek yanıtlar göreceli olarak değişse de aslında bu kan emiciler ortak bir nokta da hep kesişirler: Statükoculuk.Bu yazının amacı bunların kim olduklarını deşifre etmek ya da yaptıklarını ortaya çıkarmak olamaz çünkü benim ne buna bilgim yeter ne de konumum. Ancak bu kişilerin profilleri ülkenizde, şehrinizde , semtinizde ya da mahallenizde değişmez karakteristik özellikler sergilerler. Bazen onları tanıyamazsınız ki bu sizin aptal olduğunuzdan değil onların kendilerini size takdiminden kaynaklanır. Bu kişiler genellikle toplum tarafından dokunulmaz bir cam fanus içerisinde yaşarlar , zengindirler ancak size bunun kaynağını asla belli etmezler çünkü ortada bir kaynak yoktur. Ya da klasik paramı menkul kıymetlerde değerlendirdim, yaptığım iş dışında birikimim vardı gibi cümlelerle açıklarlar. Ancak dediğim gibi bu kişilerin statüleri ''dokunulmaz'' dır. Onlar doktor , iş adamı, ya da hoca olabilirler. Bunlar saygın mesleklerdir ve çok güzel kamuflajlardır.Şimdi soru şu olabilir neden bu ülkesine hizmet isteyen bir doktor, hoca ,işadamı ya politikacı bunu yapsın? Hemen hepimizin aklına ilk sırada para gelir. Evet para çok büyük güçtür ve kazanılması da bir o kadar zordur ancak kolay ve üçkağıtla kazanıldığı zaman değeri hiç bilinmez ve elinde olan kişi artık çok tehlikelidir. Ancak para işin aslında sadece görünen yüzüdür; popüler terimle buzdağının üstkısmıdır. Çünkü yolsuzluk ve tekelcilik aslında parayla maskelenmiş bir güç gösterisidir.Bir yer kapma mücadelesi ve fani dünyaya kazık çakmanın diğer bir adıdır.
İşte bu dünyaya kazığını çakmak isteyenler, önce bir 3.dünya ülkesi bulur ya da orda zaten doğmuştur. Ailelerinden gelen bir zenginlikleri ve statüleri zaten vardır ancak bunları iyi amaçlar için kullanmak yerine kendilerine sunulan küçük dünyalarında yaşamayı daha uygun görürler. Bu kişiler her gün televizyonda izlediğiniz kişilerde olabilir ya da ayda bir arabasını yenileyen kapı komşunuzda. Bunlar tehlikelidir çünkü sizin ödediğiniz vergileri kaçırmakla kalmaz , yada para yatırdığınız bankalardaki parayı kendi paraları gibi harcamakla yetinmezler. Onlar egolarının en üst doruklarında aslında iktidar isterler. Politik bir iktidar sanmayın sakın bu apartmanınızda da olabilir , mahallenizde de. Çoğu çevresinden saygı görür ya da gördüklerini zannederler. Ancak bu adamlara duyulan saygı köylünün kral geçerken suratına gülüp diğer taraftan sessizce yellenmesinden başka bir şey değildir. Ayrıca tekelcilerdir babadan oğula mantığı had safhada gelişmiştir. Kendi gençliklerinde yaşayamadıklarını onlara yaşatmak isterler ya da yaşadıklarını yaşamasını isterler işte bu yüzden biz hep ''Benim babam kim sen biliyor musun'' lafını çok sıkça işitiriz. Son model arabaları altına çekilmiş bu zavallı çocuklar, bindikleri arabaları hak etmedikleri gibi aslında onu onlara vereninde bunu hak etmediğini bilmezler ve aslında gençlikleri verilmemiş tam tersine çalınmıştır. Bilgisiz ve dünyadan bir haber yetişirler.
Bunun yolsuzlukla ne alakası var diyorsunuzdur belki ama ; insani değerlerin kaybolduğu , herkesin birbirini arkasından vurmak istediği , rant kavgalarının politik arenadan sokağa döküldüğü , maaşlarının 100 katı mal varlıklarıyla yaşayan bu kişiler sadece emeği sömürmezler, yalanı gerçek , ahlaksızlığı rekabet olarak görürler.Gücü tanrısallaştırıp parayı kıble olarak alırlar. İşte bu kişiler doğuda ölen şehitlerimizden üzerinden de para kazanabilirler ya da mahallenizdeki yönetimden de.Özel güvenliklerle donatılmış sitelerinde , ve son moda döşenmiş villalarında kadehlerini vururlarken , o anda bu ülke için kimlerin ve nelerin feda edildiğini hiç umursamazlar.
Bu yazıda anlatılan kişiler bir senaryo ya da filmden kopup gelmiş değillerdir. Bizzat yaşayan kanlı ve canlı varlıklardır. Amaçları kurum ve topluluk gözetmeksizin rant ve ''huzurlarını'' sağlamaktır. Siz uyurken -- ayakta ve ya yatakta-- onlar sinsi planlarını yaparlar ve harekete geçmek için asla vakit kaybetmezler. Bizlerin maaş ve ekmek kuyruğunda kaybettiği zamanın tam tersine. Gerçek demokrasi rant kavgalarının yaşanmadığı, devletin vatandaşına her türlü sosyal ve askeri güvenliği sağladığı yerlerde görülür. Belki de bizim bu sınırlar içerisinde asla göremeyeceğimiz bu demokrasi , eğer şu anki haliyle size yutturulmaya çalışılıyorsa şunu bilin ki biz oradan çok uzaktayız.
Ama kimdir bunlar? Ne iş yaparlar? Ve en önemlisi neden yaparlar?
Bu sorulara verilecek yanıtlar göreceli olarak değişse de aslında bu kan emiciler ortak bir nokta da hep kesişirler: Statükoculuk.Bu yazının amacı bunların kim olduklarını deşifre etmek ya da yaptıklarını ortaya çıkarmak olamaz çünkü benim ne buna bilgim yeter ne de konumum. Ancak bu kişilerin profilleri ülkenizde, şehrinizde , semtinizde ya da mahallenizde değişmez karakteristik özellikler sergilerler. Bazen onları tanıyamazsınız ki bu sizin aptal olduğunuzdan değil onların kendilerini size takdiminden kaynaklanır. Bu kişiler genellikle toplum tarafından dokunulmaz bir cam fanus içerisinde yaşarlar , zengindirler ancak size bunun kaynağını asla belli etmezler çünkü ortada bir kaynak yoktur. Ya da klasik paramı menkul kıymetlerde değerlendirdim, yaptığım iş dışında birikimim vardı gibi cümlelerle açıklarlar. Ancak dediğim gibi bu kişilerin statüleri ''dokunulmaz'' dır. Onlar doktor , iş adamı, ya da hoca olabilirler. Bunlar saygın mesleklerdir ve çok güzel kamuflajlardır.Şimdi soru şu olabilir neden bu ülkesine hizmet isteyen bir doktor, hoca ,işadamı ya politikacı bunu yapsın? Hemen hepimizin aklına ilk sırada para gelir. Evet para çok büyük güçtür ve kazanılması da bir o kadar zordur ancak kolay ve üçkağıtla kazanıldığı zaman değeri hiç bilinmez ve elinde olan kişi artık çok tehlikelidir. Ancak para işin aslında sadece görünen yüzüdür; popüler terimle buzdağının üstkısmıdır. Çünkü yolsuzluk ve tekelcilik aslında parayla maskelenmiş bir güç gösterisidir.Bir yer kapma mücadelesi ve fani dünyaya kazık çakmanın diğer bir adıdır.
İşte bu dünyaya kazığını çakmak isteyenler, önce bir 3.dünya ülkesi bulur ya da orda zaten doğmuştur. Ailelerinden gelen bir zenginlikleri ve statüleri zaten vardır ancak bunları iyi amaçlar için kullanmak yerine kendilerine sunulan küçük dünyalarında yaşamayı daha uygun görürler. Bu kişiler her gün televizyonda izlediğiniz kişilerde olabilir ya da ayda bir arabasını yenileyen kapı komşunuzda. Bunlar tehlikelidir çünkü sizin ödediğiniz vergileri kaçırmakla kalmaz , yada para yatırdığınız bankalardaki parayı kendi paraları gibi harcamakla yetinmezler. Onlar egolarının en üst doruklarında aslında iktidar isterler. Politik bir iktidar sanmayın sakın bu apartmanınızda da olabilir , mahallenizde de. Çoğu çevresinden saygı görür ya da gördüklerini zannederler. Ancak bu adamlara duyulan saygı köylünün kral geçerken suratına gülüp diğer taraftan sessizce yellenmesinden başka bir şey değildir. Ayrıca tekelcilerdir babadan oğula mantığı had safhada gelişmiştir. Kendi gençliklerinde yaşayamadıklarını onlara yaşatmak isterler ya da yaşadıklarını yaşamasını isterler işte bu yüzden biz hep ''Benim babam kim sen biliyor musun'' lafını çok sıkça işitiriz. Son model arabaları altına çekilmiş bu zavallı çocuklar, bindikleri arabaları hak etmedikleri gibi aslında onu onlara vereninde bunu hak etmediğini bilmezler ve aslında gençlikleri verilmemiş tam tersine çalınmıştır. Bilgisiz ve dünyadan bir haber yetişirler.
Bunun yolsuzlukla ne alakası var diyorsunuzdur belki ama ; insani değerlerin kaybolduğu , herkesin birbirini arkasından vurmak istediği , rant kavgalarının politik arenadan sokağa döküldüğü , maaşlarının 100 katı mal varlıklarıyla yaşayan bu kişiler sadece emeği sömürmezler, yalanı gerçek , ahlaksızlığı rekabet olarak görürler.Gücü tanrısallaştırıp parayı kıble olarak alırlar. İşte bu kişiler doğuda ölen şehitlerimizden üzerinden de para kazanabilirler ya da mahallenizdeki yönetimden de.Özel güvenliklerle donatılmış sitelerinde , ve son moda döşenmiş villalarında kadehlerini vururlarken , o anda bu ülke için kimlerin ve nelerin feda edildiğini hiç umursamazlar.
Bu yazıda anlatılan kişiler bir senaryo ya da filmden kopup gelmiş değillerdir. Bizzat yaşayan kanlı ve canlı varlıklardır. Amaçları kurum ve topluluk gözetmeksizin rant ve ''huzurlarını'' sağlamaktır. Siz uyurken -- ayakta ve ya yatakta-- onlar sinsi planlarını yaparlar ve harekete geçmek için asla vakit kaybetmezler. Bizlerin maaş ve ekmek kuyruğunda kaybettiği zamanın tam tersine. Gerçek demokrasi rant kavgalarının yaşanmadığı, devletin vatandaşına her türlü sosyal ve askeri güvenliği sağladığı yerlerde görülür. Belki de bizim bu sınırlar içerisinde asla göremeyeceğimiz bu demokrasi , eğer şu anki haliyle size yutturulmaya çalışılıyorsa şunu bilin ki biz oradan çok uzaktayız.
2 Mayıs 2010 Pazar
Petrol bir lanet mi?
Petrol , dünya gündeminin son bir asırdır belkide etkinliğini en az yitiren konusu. Onu en önemli yapan özelliği ise ne sadece bir enerji kaynağı olması ne de sahibi olan devlete verdiği zenginlik; onu tüm bu bilinen değerlerinin dışında eşsiz kılan dünyada ki tüm kaynaklar gibi ''kıt '' olması. Ekonominin başlangıç dersinde öğretilen ilk cümle ekonominin kıt kaynakların yönetimi olduğudur. Petrolünde dünya üzerindeki dağılımına bakarsak pek de adaletli bir dağılımı olmadığını görürüz.Bilinen petrol rezervlerinin %81'i sadece 10 ülkede bulunuyor (BP Statistical Review of World Energy.) Bunların önemli bir bölümü ise Basra Körfezi civarında konumlanmış: İran,Irak, Kuveyt,Katar, Suudi Arabistan, ve Birleşik Arap Emirlikleri. Bunun dışında Kanada %13 civarında rezerviyle 2.durumda, yine ABD ve Rusya da petrol bulunan ülkeler arasında. Yine dünya enerjisi %39 la en çok petrole bağımlı bir şekilde yaşıyor.
Tabi doğal olarak üzerinde de en çok yazılan ve çizilen bir değer olması da normal. İşin ilginç yanlardan biri de petrol üretiminin batıdan doğu blokuna kayması yani Amerika, Kanada ve Rusya'dan daha dengesiz ve savaşa yatkın olan Orta Doğu ülkelerinin petrol ihracının hızla artması ve bunun sonucunda çok yüksek gelirler elde etmeleri.Ancak ortada bir sorun var: Yukarıda saydığım hiç bir orta doğu ülkesinde (neredeyse) demokrasi yok, İran ve Irak'ı saymazsak(onlarınki ne kadar demokratik sayılır?), petrol zengini ülkeler hanedanlık ya da monarşiyle yönetiliyorlar.
Petrolün getirdiği yıkım ise mutluluktan çok daha fazla. Yazının içeriği gereği petrolün kimin elinde olduğu ve bulunan bölgelerde ki çatışmayı da politik bir açıdan içermek zorunda. 1991 'deki Körfez savaşı ve yine 2004 Irak işgali herhalde bilinen en net politik ''kara altın'' savaşları. Peki ya pek fazla incelenmeyenler? Mesela Hazar Denizindeki rezervler(İran-Azerbaycan) ya da Bakassi Peninsula Güney Afrika'da ki bölge (Nijerya-Kamerun) eminim buralarda ki çatışmalar pek duyulmamıştır çünkü zaten medya da hiç yer bulmuyor. Yine politik açıdan ilginç bir araştırma ''Petrol demokrasiye darbe vurur mu?''(Does Petrol Hinder Democracy?) adlı makalesinde Michael L. Ross işte bu konuyu incelemiş ve üstünde durulması gereken 3 tane teori ortaya atmış: Bunlardan ilki rantçı devlet teorisi; burada Ross petrol zengini ülkelerin vergilerini düşük tutarak kendi hesap verilebilirliğinin baskısını hafifleterek --bir nevi milleti uyutarak-- rant sağladıklarını söylüyor. Bir diğeri ise baskıcı etki yani yine bu ülkelerin sahip oldukları zenginlik kaynaklarını koruma içgüdüsüyle davranarak milli savunmaya harcadıkları inanılmaz paylardan bahsediyor bazı ülkelerde GSMH'ya oranı %40 ı bile bulduğunu söylüyor ve son olarak da modernleşme teorisi dediği ama aslında tam tersi etkisi olan bir teori ; buna göre de aslında petrol ihraç ederek zenginleşen ülkeler kalkınma konusunda ise gelişemiyorlar. Yani okuma yazma oranları, sağlık ve eğitime ulaşabilmeleri düşük seviyelerde.Tabi bunları incelerken ekonometrik modeller de kullanıyor ancak burada onlara değinmeyeceğim.
Durum petrol zengini birçok ülke için böyleyken aslında insanın aklına şu da gelmiyor değil: Belki de gelişmiş ülkeler bu ülkelerin kaynaklarını kullanabilmek için onları bu durumda bırakmayı tercih ediyorlar.
Sorunun cevabı aslında Orta Doğu'da yaşananlarda saklı. Bölgede ki terörist ve etnik çatışmalar had safhada, insanlar bırakın gelişmeyi , doydukları güne şükredecek durumdalar. Irak savaşından önce Bush'un yaptığı konuşmalara dikkat edin: Biz bölgeye barış ve demokrasi getireceğiz. Evet adı demokrasi olan bir rejim geldi ancak asıl amaç bu muydu? Tabi bir de konunun Türkiye boyutu da var biliyorsunuz Türkiye Bor rezervlerinin %90 nına yakınını elinde bulunduruyor ancak kullanım açısından ''yasaklı''. Yine Türkiye'de petrol olduğuna dair bir çok söylenti var ancak henüz teyit edilmiş bir rezervimiz yok. Yine de böyle petrol zengini bir çevrede neredeyse tüm komşularında petrol olan bir ülkede nasıl petrol yok benimde kafamı kurcalıyor.Meclisten dönen yasalar olduğu da biliniyor bu konuyla ilgili yani petrol kaynaklarımız varmış ve bunları başkalarının kullanımına açacağımıza dair bir yasa tasarısı 2 kez Cumhurbaşkanlığından dönmüş. Eğer rezervler bitme noktasına gelirse-ki çok uzak bir ihtimal değil- yakın bir gelecekte bu gerçeği de öğreneceğimizi sanıyorum.
Tabi doğal olarak üzerinde de en çok yazılan ve çizilen bir değer olması da normal. İşin ilginç yanlardan biri de petrol üretiminin batıdan doğu blokuna kayması yani Amerika, Kanada ve Rusya'dan daha dengesiz ve savaşa yatkın olan Orta Doğu ülkelerinin petrol ihracının hızla artması ve bunun sonucunda çok yüksek gelirler elde etmeleri.Ancak ortada bir sorun var: Yukarıda saydığım hiç bir orta doğu ülkesinde (neredeyse) demokrasi yok, İran ve Irak'ı saymazsak(onlarınki ne kadar demokratik sayılır?), petrol zengini ülkeler hanedanlık ya da monarşiyle yönetiliyorlar.
Petrolün getirdiği yıkım ise mutluluktan çok daha fazla. Yazının içeriği gereği petrolün kimin elinde olduğu ve bulunan bölgelerde ki çatışmayı da politik bir açıdan içermek zorunda. 1991 'deki Körfez savaşı ve yine 2004 Irak işgali herhalde bilinen en net politik ''kara altın'' savaşları. Peki ya pek fazla incelenmeyenler? Mesela Hazar Denizindeki rezervler(İran-Azerbaycan) ya da Bakassi Peninsula Güney Afrika'da ki bölge (Nijerya-Kamerun) eminim buralarda ki çatışmalar pek duyulmamıştır çünkü zaten medya da hiç yer bulmuyor. Yine politik açıdan ilginç bir araştırma ''Petrol demokrasiye darbe vurur mu?''(Does Petrol Hinder Democracy?) adlı makalesinde Michael L. Ross işte bu konuyu incelemiş ve üstünde durulması gereken 3 tane teori ortaya atmış: Bunlardan ilki rantçı devlet teorisi; burada Ross petrol zengini ülkelerin vergilerini düşük tutarak kendi hesap verilebilirliğinin baskısını hafifleterek --bir nevi milleti uyutarak-- rant sağladıklarını söylüyor. Bir diğeri ise baskıcı etki yani yine bu ülkelerin sahip oldukları zenginlik kaynaklarını koruma içgüdüsüyle davranarak milli savunmaya harcadıkları inanılmaz paylardan bahsediyor bazı ülkelerde GSMH'ya oranı %40 ı bile bulduğunu söylüyor ve son olarak da modernleşme teorisi dediği ama aslında tam tersi etkisi olan bir teori ; buna göre de aslında petrol ihraç ederek zenginleşen ülkeler kalkınma konusunda ise gelişemiyorlar. Yani okuma yazma oranları, sağlık ve eğitime ulaşabilmeleri düşük seviyelerde.Tabi bunları incelerken ekonometrik modeller de kullanıyor ancak burada onlara değinmeyeceğim.
Durum petrol zengini birçok ülke için böyleyken aslında insanın aklına şu da gelmiyor değil: Belki de gelişmiş ülkeler bu ülkelerin kaynaklarını kullanabilmek için onları bu durumda bırakmayı tercih ediyorlar.
Sorunun cevabı aslında Orta Doğu'da yaşananlarda saklı. Bölgede ki terörist ve etnik çatışmalar had safhada, insanlar bırakın gelişmeyi , doydukları güne şükredecek durumdalar. Irak savaşından önce Bush'un yaptığı konuşmalara dikkat edin: Biz bölgeye barış ve demokrasi getireceğiz. Evet adı demokrasi olan bir rejim geldi ancak asıl amaç bu muydu? Tabi bir de konunun Türkiye boyutu da var biliyorsunuz Türkiye Bor rezervlerinin %90 nına yakınını elinde bulunduruyor ancak kullanım açısından ''yasaklı''. Yine Türkiye'de petrol olduğuna dair bir çok söylenti var ancak henüz teyit edilmiş bir rezervimiz yok. Yine de böyle petrol zengini bir çevrede neredeyse tüm komşularında petrol olan bir ülkede nasıl petrol yok benimde kafamı kurcalıyor.Meclisten dönen yasalar olduğu da biliniyor bu konuyla ilgili yani petrol kaynaklarımız varmış ve bunları başkalarının kullanımına açacağımıza dair bir yasa tasarısı 2 kez Cumhurbaşkanlığından dönmüş. Eğer rezervler bitme noktasına gelirse-ki çok uzak bir ihtimal değil- yakın bir gelecekte bu gerçeği de öğreneceğimizi sanıyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)