Yaşamın Altın Sözleri

''Terk edenler asla kazanmaz.
Kazanan asla terk etmez.Bazı insanlar keyifle ıslak çalar. Hayatları muhteşemdir.Bazıları durmandan ağlar ve inler..Ben çocuklara hep aynı şeyi söylerim...Şikayet etmeyin ,itham etmeyin,açıklamaya çalışmayın..
Hayatın sloganı asla bırakmayacaksın'dır.Çoğu terk edişimizde, zafere bir kaç adım kaldığının farkında bile olmayız.Başarı yarışmanın kendisinden bir saniye daha fazla dayanabilirsek bizimdir.''

McDonald Valentine

20 Aralık 2011 Salı

Nefretin ateşleyici gücü: İntikam gerekli midir?



Toplumun içinde yaşayan bireylere nefret üzerine nasihat verilirken, bunun yok edici bir güç gerçeği olduğu anlatılır. Nefret, insanın iyiye olan gidişatını engelleyen, sevgiyi yok eden bir duygudur denilir. Nefret güçlüdür ve o zincirlere bağlanması gereken vahşi bir hayvan gibi tasvir edilir, yoksa etrafına zarar verecektir. 
Nefreti anlamak için, ona çanak tutan unsurlara bakmak gerekir; nefreti yaratan genellikle dışlanma, ihanet, yalnızlık,ezilme ve sömürülme gibi aşağılayıcı etkiler yaratan davranışlara maruz kalmaktır. İtici bir güç olmadan bir diğeri de oluşmaz. Akıl olarak noksan ve hasta kişileri ayrı tutarsak, sağlıklı ve düşünen bireylerin birbirlerinden nefret etmelerini bir tür üstünlük savaşı olarak da yorumlayabiliriz. Aşağılık kompleksi dediğimiz  ve kişilerin kendilerini yetersiz hissetmelerinden kaynaklanan nefret, topluma aşılandığı sürece sağlıklı düşünen ve hareket eden birey sayısı da azalacaktır. Ancak kişisel ölçekte nefret, psikolojik unsurlarla daha fazla ilişkilidir. Yaşanan travmalar ve  üzücü olaylar zamanla unutulsa da genelde kapanmayacak yaralar açar. Kişi ona  geçmişte yaşadığı bu olayları hatırlatan her şeye karşı düşman olabilir. Bu giderilemeyen psikolojik etmenler kişiyi  nefretle iç içe yaşamaya itecektir. Nefretin bastırılması, kin ve intikam duygularını daha fazla tetikler. Bastırılan her duygu ve düşünce, bir yanardağın alevlerini içinde toplaması gibi daha da körüklenerek devam eder ve kaçınılmaz olarak zamansız patlamalar ve nevrozlarla  su yüzüne çıkar. Kişi nefret ettiği obje ve ya fikre karşı gelemiyorsa , etrafında ki her şeyden intikam almak ister. Nefretin saklanması gereken bir duygu olduğu ve iyiye yöneltilmesi gerektiği söylevleri aslında kişileri daha fazla hasta etmekten başka bir işe yaramaz. Nefret, yerinde ve yöneltilmesi gereken obje ve ya kişiye karşı kesinlikle açığa çıkarılmalıdır. Nefret geçici bir durumdur, ve saklanmaması gerekir. Nefret insani bir duygudur, hissedilmesi ve özümsenmesi gerekir. Aksi şekilde davranmak, her şey yolunda ve iyiymiş gibi yapmak intikam duygularını azdırır, doğal olmayan her sevgi ve şefkat gösterisi, her alçak gönüllü yapmacıklık, altında ki kötülüğü biraz daha artıracaktır. Duygular her ne yönde olursa olsun saklanmamalı ve gösterilmelidir çünkü duygular sürekli değişkendir, zamanla azalır ve ya çoğalırlar ya da tamamen kaybolurlar. Belki de saf sevgiyi hissetmenin yolu gerçek nefretin dışa vuruluşundan geçer. Nefret demek şiddet ve ya benzeri davranışlara yönelmek değildir, nefret bazen haksızlığa karşı verilen en içten tepki olabilir. 

11 Aralık 2011 Pazar

Parasal Sistem Üzerine

           ''Para dediğin nedir ki bir kağıt parçası işte'' sözü klişeleşmiş, paranın aslında ne kadar gereksiz bir araç olduğuna atıfta bulunmak isteyenlerin, belki de bir kaçış arayanların sözüdür. Para önemlidir, önemsiz olduğu iddiası en azından bu sistem içerisinde geçersiz bir sav olarak kalır. Sabahtan akşama kadar yaptıklarınızı bir düşünün, yediklerinizi, telefon konuşmaları, toplu taşıma araçları,kıyafet,bilgisayar,internet ya da benzin. Para olmadan bunların hiçbirine ulaşamazsınız. Peki hiç para diye bir kavramın olmadığını düşünebiliyor musunuz? Sabah bakkala girip ekmeğinizi,gazetenizi alıp çıktığınızı, benzin istasyonunda para ödemeden benzin aldığınızı ya da kocaman bir alışveriş merkezinde dilediğiniz kadar kıyafet ve diğer eşyaları elinizi kolunuzu sallayıp alıp gittiğinizi? Ne karmaşa olurdu değil mi? Yağmadan beter bir durum.Peki ya toplum? Şu anki sistem de muhtemelen bu durum bir kaç gün devam ederdi sonrası  dünya savaşı olurdu.

           Aslında paranın hiç olmadığı bir dönem vardı, Lidyalılar bu laneti!!! keşfetmeden çok önce gelişmemiş bir ekonomisi olan dünyada kullanılan sistem değiş tokuştu. Yani, balık tutan birisiyle, tarla eken buğday yetiştiren bir diğeri, ellerinde ki bu malları değiş tokuş ederek yaşıyorlardı. Kim ne üretiyorsa,çalışıyorsa o miktarda değiş tokuş edebilirdi. Bu aslında mantıklı bir sistemdi, belki böyle olması gerektiğini düşünenler yine vardır ancak bu sistemde ki sorun hangi malın ne karşılığında ne kadar ettiği tam olarak hesaplanamıyordu, bu da beraberinde kimin daha çok emek harcadığı ya da hangi malın diğerine görece daha değerli olduğu problemlerini beraberinde getirdi. İşte bu noktada, devreye madeni para dediğimiz, değerli madenler girdi. Bir süre sonra insanlar madeni paraları kullanarak alışveriş yapmaya başladılar. Bu madeni paralar gümüş,sikke ve altın şeklinde kullanılıyordu, şu anki sistemde de değerli olan madenler. Ancak maliyeti düşük kağıt paraların kullanılması her ne kadar 7yy başlarında Çin'de olsa da bugünkü sisteme şeklini veren kağıt para 17yy sonlarında Amerika'da basıldı. Böylece bugün para olmadan her şeyin çökeceği bir noktaya geldik.


               Şimdi bu durumu tersine çevirmek isteyen bazı  kişilerin ütopik fikirleri, ekonominin esas ilkesi olan kıt kaynakların kullanımını reddediyor.Sebep oldukça basit; aslında söylenildiği gibi kaynakların kıt olmadığını, ancak kıt gösterilerek tüketimin devam ettirildiğini söylüyorlar. Her ne kadar, doğanın sınırlı olduğunu düşünsek de, kaynakların kıt olduğu bir bakıma yanlış ve bu dünyada ki herkese yetecek kadarı mevcut.  Endüstriyel kirlilik, kimyasal atıklar ve bunlara bağlı karbon gazı salınımının ortaya çıkardığı sera gazı etkisi, belki de parasal sisteme en büyük darbeyi çevre vuracak gibi gözüküyor. Çevreye verilen tahribat ve teknolojiyle birlikte sağlıksız ortamların çoğalması (baz istasyonları, kansere sebep olan ve radyasyon yayan cihazlar) ekonomik dengeleri değiştirecek mutlaka. Kar ve tüketimden başka bir şey düşünmeyen devlet ve şirketler bir zaman sonra başa çıkamadıkları çevresel problemlerden ötürü, üretim sistemlerini ve kapasitelerini değiştirmek zorunda kalacaklar. Ben bunun parasal sistemi çok fazla etkileyeceğini sanmıyorum ancak sürdürülebilirlik konusunda sistemin bu şekilde devam etmesi imkansız gözüküyor. Genel kanının aksine, benim fikrim, gelecekte birçok ham madde ve ürün fiyatında ciddi düşüşler yaşanacağı yönünde. Çünkü şirketlerde bir gün aynı sistem kendilerini ezmeye başladığında bu kısır döngüden vazgeçmek zorunda kalacaklar.

              Dünyanın bir çok ülkesinde ve Avrupa'da yaşanan istikrarsızlık, parasal sistemin ne kadar çarpık olduğunun bir göstergesi aslında. Parasız bir sistem ne kadar uçuk ve hayali  gözükse de, aslında şu anki parasal sistem de aynı hayaller üzerine inşa edilmiş bir yapı. Ancak bunu fark edemiyoruz, bu sistemin içinde doğup büyüyen ve ölen bireyler olarak bundan başka bir dünya hayal edemiyoruz. Belki de biraz bizimde hayal gücümüzü çalıştırıp, olan bitene farklı bir yerden bakmaya ihtiyacımız vardır.

9 Aralık 2011 Cuma

                                                             

27 Kasım 2011 Pazar

Güvenlik İlüzyonu

      

            11 Eylül Terör saldırılarının hemen sonrasında, başta ABD olmak üzere bir çok batılı devlet yurt içinde ve dışında ama özellikle hava alanlarında geniş güvenlik önlemleri almıştı. Hatta genişten öte, bu önlemler bazen trajikomik durumların ortaya bile çıkmasına bile sebep oldu. Yurt dışına giriş çıkış yapanlar bu eziyeti iyi bilirler. Deodoranttan tutunda en ufak cımbıza kadar her şey didik didik aranır. Gerekirse 2. arama yapılır. Daha olaylar tazeyken, şüpheli görülen kişiler özel odalarda iç çamaşırına kadar aranıyordu özellikle de Amerika'da. Türkiye'de de hava alanlarında 2 kez kontrolden geçiyorsunuz, bir yandan herkes oflayıp poflarken, bir yandan da ama bu tedbir lazım, bakın ne kadar dikkatliyiz diyor.

          Evet görünen kısım bu... büyük dikkat, son teknoloji cihazlar, x-raylar fln.. Bir sürü zımbırtı. Ama aslında çoğumuzun gözden kaçırdığı bir ayrıntı var, o da bu güvenlik tedbirleri, genelde sade ve masum vatandaşın gözünü boyamaya yönelik hareketler.Neden mi? Konuyu teröre karşı alınan tedbirlerden açtım ama asıl anlatmak istediğim başka, ÖSYM'nin ALES adı altında düzenlediği sınava katıldım 27 Kasım günü; (Akademik Personel ve Lisansüstü Eğitimi Giriş Sınavı). Son olaylar malum; kopya olayları... Her yerden patlak vermişti, sadece bir sınavdan değil. Tabi kurumun güvenilirliği ve itibarı masaya yatırıldı,ağır eleştiriler...bunları zaten basından biliyoruz. Her neyse yeni uygulamaya göre aday kimliği internet üzerinden yapılan başvuru sonrasında alınıyor, güzel ve basit bir uygulama hiç bir sorun yok, zaman kaybetmiyorsunuz bankalarda, kuyrukta. Aday kimliğimi çıkardım,talimatlar var tabi her zaman ki gibi, bir yere kadar her şey normal ancak bir bölüm var ki ilginç; sınavla ilgili yasaklar bölümü;cep telefonu ve her türlü elektronik cihaz yasak...tamam...saat... olabilir... küpe,kolye,her türlü metal eşya, kalem,yiyecek,su? Kalem getirmeyin ÖSYM veriyor, su ÖSYM temin eder. vay diyorum, çok cömertler... en sonunda da yazmışlar mümkün olduğunca sade gelin... Tabi ki sınava düğüne gider gibi gidilmez de, bu aşırı önlem ne? Kime karşı? Kime neyi kanıtlıyor ÖSYM ? Biz tüm tedbirleri aldık merak etmeyin kopya olmaz mesajımı vermeye çalışıyor? İşte bu bir güvenlik ilüzyonudur, ÖSYM, soruları ve cevapları içeriden biri  sızdırmadığı sürece dışarıya çıkmayacağını çok iyi biliyor. Ancak ne hikmetse içeriyi temizlemektense, insanlara işkence yapmayı tercih ediyor. Tabi ki herkes aranacak, bazı yasaklar olacak ama kalemi bile biz veririz, bu işin artık ne noktada olduğunu gösteriyor.

          Bu güvenliğin insanları daha fazla strese soktuğu ve sabahın köründe, sınavdan hemen önce sinirlerini gerdiği belli. Oysa bu tarz sınavların daha rahat ortamlarda, kişilerin kendilerini güvende hissettiği şekilde yapılması gerekir. 180 dk süren bir sınav için insanların kafalarının boş ve rahat olması gerekir. Diğer bir konu ise sınava girilen okullar, aslında okullardan çok okulların adresleriyle ilgili problemler. Açık yazılmayan adresler, tam verilmeyen okul adları kafa karışıklığına sebep oluyor. Çoğu kişiden de duyduğum ikamet ettikleri yerlerin çok daha uzağına verilmiş olmaları. Her şey düzelir düzelmesine belki ama daha kaç yüz bin kişinin bu şekilde sürünmesine gerek var?

21 Kasım 2011 Pazartesi

Piyasalarda Yatırım

         Borsayı yakından takip edenler bilir; o gün dünyanın herhangi bir yerinde yaşanan önemli bir gelişme piyasayı bir anda değiştirebilir. Kurlar bir anda tepe taklak olabilir ya da hiç beklenmedik bir emtianın fiyatı yukarı yönlü bir seyir izleyebilir. Yakın zamana kadar borsada oynamak riskli ancak öngörülebilir bir durum olarak algılanıyordu, bundan 3 yıl öncesine kadar oyuncular riskli bile olsa piyasada yatırım yapmaktan çekinmiyordu çünkü bu kadar dalgalanmalı bir durum yoktu. Şimdiyse gün içerisinde % 4-5 lik oynamalar oluyor. Bu her ne kadar az gözükse de rakamlar büyüdükçe kayıp ve kazançlarda o derece artıyor.

          Bilgi vermek istediğim konu, borsada oynamak isteyen ve parasını piyasada değerlendirmek isteyenlere; çünkü çoğumuz kolay yoldan ek gelir elde edebileceğimiz yollar deniyoruz ve bunlardan en basit olanı olarak düşündüğümüz de borsa ve finans piyasaları. Bir diploma ve ya uzmanlık gerektirmeyen, herkesin dahil olabileceği bir yer. Ancak küçük oyuncular dediğimiz bu grup, aslında risklerden öte, bu piyasanın kendilerine getireceği tehlikeden habersizler. Bu yazıya da vesile olan avukat bir arkadaşımla konuşurken, bana parasıyla borsaya girmek istediğini ama bunu nasıl yapacağını bilmediğini söyledi. Ona  piyasaların gün ve gün takip edilmeden yatırım yapmanın kumar olduğunu ancak öyle yapılsa bile içeriden bilgi almadığı sürece, takip etmesinin ve saatlerini harcamasının da ancak çok küçük miktarda bir gelir getireceğini anlattım.

           Peki neden saatlerinizi bile harcasanız kazancınız çok az bir miktarda kalıyor? Neden çoğu insan ilk önce piyasanın büyüsüne kapılıp sonra çok büyük meblağları kaybediyorlar? Cevabı aslında çok zor değil, çünkü bir kumarhanede nasıl ki her zaman kasa kazanırsa, borsada da durum öyle. Örnek vermem gerekirse, bundan bir kaç ay öncesine kadar borsa ve hisse senetlerini çok sıkı takip ediyordum ve internette finans piyasalarını gösteren bir kaç sitede bir şirketin reklamları sürekli dönüyordu, bu site onlara belli bir miktar yatırdığınız takdirde borsada oynama şansı veriyor dahası bir kaç saatlik bedava da eğitim vereceğini iddia ediyordu. Siteye üye oldum ve gerçek olmayan paralarla oynamaya başladım ilk başta, basit bir kullanım mantığı olan program, al-sat sistemi üzerinden işliyor ve sayılar ekranda akıyordu. Ancak durum şu ki; size aldığınız miktarı aynı anda satma imkanı vermiyor program tabi ki bu da her alımda tekrar satış yapmak için alımı durdurmak zorunda olduğunuzdan, her seferinde bir miktar para kaybetmenize sebep oluyor. Şu aralar bu tarz siteler çok revaçta o yüzden bu sitelere üye olmadan ve paranızı yatırmadan önce işleyişini iyice kavramanızı ve hiç bir zaman okumadığımız kullanım koşullarını okumanızı tavsiye ederim.

             Asıl konuya dönersek, dediğim gibi kasa her zaman kazanır, siz kazansanız da kaybetseniz de, birileri her zaman sizin paranız üzerinden servet yaparlar. Bu kişiler de genelde zaten piyasaları direk yönlendiren oyuncu ve şirketlerdir. Mesela Amerika'nın milyarderlerinden George Soros ve Warren Buffet, bu işi çok iyi yapan spekülatörlerdir. Söyledikleri bir söz tüm piyasanın akışını değiştirebilir. Çoğu zaman bilgi verir gibi gözüken bu oyuncular aslında kendi çıkarlarına olmadıkça herhangi bir bilgiyi asla kamuoyuyla paylaşmazlar.Aynı şekilde savaş,afet, borç, skandal ve ya gizli bir bilginin açığa çıkması herhangi bir ülkeden tüm dünya piyasalarına bir virüs gibi yayılabilir. Bu bağlamda aslında borsa sanal paralarla oynan bir monopoly oyunundan farksızdır. Amacım, yatırımlarını bu yönde kullanmak isteyenleri alı koymak değil, ancak durumu tam anlamıyla bilmeden oynamanın ve içeriden bilgi almadan bu işin sadece zaman ve para kaybı olacağını göstermek.

            Yinede piyasada güvenli liman olarak tabir edilen yerlerde var.Bunlar arasında sabit gelirli olan hazine bonoları ve ya altın gibi emtiaları gösterebiliriz. Bunlarda kaybınız çok yüksek miktarda olmaz ancak kazancınızda katlanmaz. Bazı bankalar şu aralar, altın hesabı ve döviz sepeti karışık  bazı yatırım araçları sunuyorlar, paranızı değerlendirmek istiyorsanız bunlarda piyasaya girmek için bir alternatif oluşturuyor.

           Aşağıdaki linkte Habertürk'te yer alan bir haber var, ne demek istediğim daha iyi anlaşılabilir:

            http://ekonomi.haberturk.com/finans-borsa/haber/690019-abye-kalbini-kirarim-uyarisi

12 Kasım 2011 Cumartesi

İkiyüzlü Kapitalizm

       
              Son dönemde ki gelişmeler, dünya piyasalarında ve büyük  ekonomilerde köklü değişikliklere gidileceğinin işaretlerini veriyor. Özellikle Avrupa Birliğinde ki kamu borcu oranları, büyük devletleri tehdit ediyor, dahası belki bir çoğunu birlikten dışarı itmeye bile zorlayabilir. Şimdiden 2 tane kayıp verildi sayılır; İtalya ve Yunanistan.  Yunanistan'da yönetim değişiyor, aynı şekilde İtalya'da da Berlusconi'nin  istifası yakın. Şimdi herkes yanlış nerede onu arıyor. Amerika'da da durum iyi değil, Wall Street isyanları yayılıyor. Belki bir kaosa yol açmayacaklar ancak dikkatleri çekmeyi başarıyorlar.Aslında dikkati çekmelerinin asıl sebebi herkesin bu kriz sürecinin uzamış olduğunu düşünmesi, ve artık gerçek adımlar atılmasını istemesi. Daha geçen hafta bir araya gelen G-20 liderleri, Cannes'da da protestolara maruz kaldı. Çok alışıldık bir görüntü olsa da, tepkiler her zamankinden daha fazla, ancak bu toplantıda kokteyl havasında geçti ve yine aynı terane okundu.

              Tüm bu gelişmeler ışığında da, yeni trend tabi ki sistemin sorgulanması. Serbest ticaret, kotaların kalkması, global ekonomi söylevleri, ve tüm bunları barındıran kapitalizm topyekun eleştiri altında. Ülkelerin ekonomik yapısını kökten değiştiren kapitalist sistem, herkese fırsat eşitliğini vaat eden, tüm ulusları aynı çatı altında toplamasa bile, hep birlikte üretelim paylaşalım gibi ''Polyanacılık''  nutukları veren bir yapıya sahipti. Aslında insanlar uzun bir süre bu oyunu sürdürmeyi başardı da. Özellikle finans piyasalarının devreye girmesi, borsa, hisse senedi, tahvil ve bonolarla yani aslında var olmayan hayali paralarla oynanan bir sisteme dönüşene kadar kapitalizm idare ediyordu. 2008 krizi açıkça gösterdi ki, krediler ve borsayı temel alan bir sistem, kibrit çöplerinden yapılmış evlerden farksızdı.

               Asıl konuya gelirsek; sistem  yanlış mıydı? Sistem mükemmel değildi, her şey gibi sisteminde zayıflıkları,yanlışları ve düzeltilmesi gereken yerleri vardı ancak sistemi tamamen özgürleştirme isteği, açgözlülük ve asla daha azıyla yetinememe sonucunda sistem kabuk değiştirdi, amacından saptı. Ünlü İngiliz ekonomist Keynes'in de dediği gibi ''insanlar gökyüzünde kaleler inşa etmeye çalıştılar''. Devlet müdahalesinin en aza indirildiği sistem, başı boş ve hedefinden sapmış bir mermi gibi önüne geleni delip geçti. İşin ilginç yanı, bugün güçlü ekonomilere baktığımız zaman, yani hala yüksek hızda büyüyen ekonomilerde tamamen serbest bir ekonomi olmadığını görebiliriz. Çin, Hindistan, Rusya, Brezilya hatta Türkiye bile, tam olarak serbest ekonomi kurallarına uymuyor. Ki zaten uymadıkları için ekonomileri krize rağmen büyümeye devam etti.Ekonomistlerin ise tüm bu konular üzerinde hep değişik fikirleri var. Teori üstüne teori açıklıyorlar, kahin dediğimiz bir grup bile türedi. Ancak unutulan çok önemli bir nokta var, o da ekonomik kararların %90 siyasidir, belki de çok az bir bölümü bu teorileri kullanarak ekonomik politikaları şekillendirir. Bunu bir örnek vererek açıklarsak ki bu örneği ''Kapitalizm hakkında söylenmeyen 23 şey'' adlı kitapta bulabilirsiniz; İsveç'te ki bir otobüs şoförü Hindistan'da ki bir şoförden tam 150 kat fazla maaş almaktadır. Kapitalist sisteme göre, yani fırsat eşitliğinin dünyanın her yerinde aynı olması kuralına göre oynarsak, İsveç'te ki şoförün Hindistan'da ki şoförden daha iyi olduğunu nasıl söyleyebiliriz?  Dahası bunu nasıl ölçebiliriz? Yani bir şoför diğerinden 150 kat iyi olabilir mi gerçekten? (eğer Formula 1 pilotu değilse).


              Sonuç olarak sistemin, bir fırsat eşitliğine dayandığı, herkesin hakkını aldığı ve alacağı, hatta daha fazla eğitim almış birinin, almamış bir diğerinden daha fazla kazanacağı bir illüzyondur.Verilen ekonomik kararlar, maaşlar, krediler ve hayatınızı tümüyle etkileyen kararlar, siyasidir. Birileri eğer sizin daha fazla kazanmanızı isterse kazanırsınız,eğer bunu istemezlerse siz ne yaparsanız yapın hakkettiğinizi alamazsınız. Bir çok büyük şirketin CEO su ve üst düzey yöneticileri bu sistemden değerlerinin çok üzerinde paralar almaktadır ve diğer çalışanlar almaları gerekenin ve kapasitelerinin çok altında maaşlarla yaşamaya çalışmaktadır. Çözüm isyan ve ya savaş değildir. Bence çözüm sistemin değiştirilmesi bile değildir. Sistem doğru uygulandığında, gerçekten amacına hizmet edecektir.  Sistemin doğru uygulanması ise gerçek karar mekanizmalarının ve kural koyucuların her ülkeyi ve sistemini ayrı ayrı ele almasından meydana gelebilir. Dünya üzerinde ki her ülkeye aynı sistemin dayatılmasının devam etmesi bugün olduğu gibi yanlış kullanımına ve yüksel bedeller ödenmesine yol açacaktır.

26 Ekim 2011 Çarşamba

Kimliksiz Nesil

Eğer biri bana, şu anda kendini hangi grup,ideoloji ve ya zamana ait hissediyorsun diye sorsaydı, cevabım koca bir hiç olurdu. Sanırım bugünün gençlerinin en büyük handikaplarından biri de bu: aidiyet duygusunun eksikliği. Zaman ve mekan kavramlarının ortadan kalktığı, daha doğrusu sanallaştığı bir zamanda, arada sıkışıp kalan bir neslin çocuğuyum ben. Bundan 10 sene kadar önce, ki o zaman 16 yaşındaydım, ünlü Dövüş Kulübü filmini izlerken bir sahnesinde, Taylor yani filmin kahramanı etrafındakilere şu sözcükleri söylüyordu: ''Biz Büyük Buhranı ve ya Dünya Savaşını yaşamadık, bizim savaşımız ruhani bir savaş, ve en büyük buhranımız hayatlarımız.''Bununla kastettiği 80 sonrası hızla gelişen,modernleşen, ve değişen dünyada insanların televizyon ve medyayla pohpohlanan egolarını gerçek hayatta tatmin edememiş olmalarıydı. Henüz o yaştayken, belki o filmin bile bir tür propaganda amacı taşıdığını idrak etmekten uzakken, bende değişen şartların ve gelişen toplumun bana sunduğu hayalle yaşıyordum. Ancak yıllar geçtikçe, pastanın ne kadar büyük olduğunu ve oradan pay alanların  ne kadar az olduğunu anladım. Bunun çeşitli sebepleri vardı elbette, ekonomik değişimler, nüfus çokluğu, teknolojideki ilerlemeler,hızla tükenen kaynaklar, iş ve eğitim hayatında ki sınırsız ilerleme buna karşın iş bulmada ki zorluklar, vesaire. Tüm bunlar bir nesli büyütürken diğer yandan da kimliksizleştirdi. Acımasız rekabet koşulları ve diğer yandan kolay yoldan zengin olma hayalleri birbiriyle çelişirken, bu neslinde kendiyle çelişmesine yol açtı. İletişimde aradan kalkan bariyerler, güven yerine ihanet inşa ettiler. Güvenleri sarsılan insanlarda giderek daha korumacı ve daha yalnız olmaya başladılar. Bunun da tabi ki psikolojik ve ruhsal etkileri tüm topluma yansımaya başladı. En başta, bugün insanlara mutlu olmak için eskisinden daha fazla şey gerekiyor. Mal ve hizmetin artmasıyla doğru orantılı olarak bu normal karşılanabilir ancak umduğunu bulamayan insan kitleleri isyana ve şiddete her an hazırlar. Bunun örnekleri son günlerde çok sık rastladığımız sistem karşıtı protestolar, özgürlük naraları, ve liderlerini sokak ortasında katletmeye hazır toplumlar... Dikkat edilirse bunların başında eğitimli, okuyan, gelişmelerden haberdar olan ancak beklentileri karşılanmamış işsiz ve ya çok az kazanan gençler var. Bu gençler, başkaları tarafından yönlendiriliyor ve ya yönlendirilmiyor konu bu değil çünkü bu insanlar, hayatta kaybedecek hiç bir şeyleri yokmuş gibi davranmaya hazırlar asıl meselede bu bence. Onları bu duruma iten sebepler çeşitli de olsa, temelinde yatan gerçek hiçbirinin düşlediği hayata asla kavuşamayacak oldukları gerçeği. Dünyanın değiştiği ortada, her açıdan sistemler ve toplumlar yeni bir değişim dalgası içindeler, ve bu değişim muhakkak acısız ve kurban olmadan gerçekleşmiyor. Kim bilir belki de bu değişimin kurbanları da, bu neslin ta kendisidir... Hiç bir yere ait olmayan, nereye gideceğini bilmeyen...

19 Ekim 2011 Çarşamba

Hayaletler

Geçmişin silinebilir olduğunu iddia edebiliriz, geçmişi bir süreliğine unutabiliriz de. Ama bir süreliğine... Geçmişin hayaletleri her zaman etrafımızda dolanır oysa, onlar bir yere kaybolmaz. Geçmişten kaçılamayacağı doğrudur, geçmiş ancak onunla yaşamayı öğrendiğiniz zaman bir öğretmen ve yol gösterici olur. Oscar Wilde 'in de dediği gibi tecrübe, insanların hatalarına taktıkları isimdir. İnsanın kendisine yöneltmesi gereken soru da budur belki de: Yaptıklarım hata mıydı yoksa tecrübe mi? İkisinin arasında ki tek fark bizim bakış açımızdır. Bazı hataların dönüşü olmadığı doğrudur, yine de hayat sırrına kimsenin vakıf olamadığı bir döngüdür. Burada hatalar, hatta bazen ısrarla aynı hatalar yapılacaktır. Ancak hangimiz bu karmaşık döngünün gerçekliğine sahibiz ki? Geçmişle ilgili en büyük problemin yüzleşme safhası olduğu da bir gerçektir. Kimse hatalarıyla yüz yüze gelmek istemez. Pişmanlıklarını dışarı vurmayı tercih etmez. Fakat geçmişi tamamen silmenin  tek yolu budur. Onunla yaşamanın tek yolu da. Hataların ve geçmişin korkuyla beslendikleri aşikardır. Onları aşabilecek olan bir irade ancak cesaretle hareket edebilecek olandır. Kabuslar gördürten, eskiden çıkmadığımız yerlere gitmekten sakındığımız düşüncenin temelinde de bu korku yatar. Korkmak insani bir duygudur yine de, korkmayan biri cesaretini de bulamaz zaten. En büyük kahramanlık hikayelerinin, gözü pek atılışların altında da cesaret değil, korkuyla yüzleşme yatar. Korkmadığını söyleyen kişi yalan söylüyordur. Aleyhimize olan korkuyu, avantaja çevirenler yani onu umursamayıp yoluna devam edenler, gerçeği er ya da geç bulacak olanlardır...

9 Ekim 2011 Pazar

Dip

       İnişler ve çıkışlar her insanın hayatının bir parçasıdır. Psikolojik olarak ve ya kariyer açısından inişler ve çıkışlar her gün, her an yaşanabilir bir durumdur. Kaçınılmazdır. Planlar günlük, aylık,yıllık ve hatta daha uzun süreli yapılır. Bence genelde iş görüşmelerinde ya da sohbet ortamında sorulan kendini 10 yıl sonra nerede görüyorsun sorusu paradoksal bir durum yaratır. Çünkü yarın ne olacağını bilmeyen insanoğlu, 10 yıl sonrasını ancak tasavvuf edebilir... Hayal etmek anlaşılabilir ama 10 yıl sonrasını tahmin etmek ve plan yapmak bu biraz uçuk bir öngörüdür.Bir tür Nostradamus kehaneti...

        Ancak yine de hayatta bazı şeyler önceden tahmin edilebilir, önceden bilinebilir. Yeteri kadar bilgi sahibi olmakla, bazı olayları değiştirebilir, kendi lehimize çevirebiliriz. İşte bu bağlamda insan nelerden vazgeçeceğine ve terk edeceğine ya da neye sıkıca sarılması gerektiğine çok dikkatli karar vermelidir. Bazı işler ve amaçlar, dışarıdan çok cazip ve kolay gözükseler de neden herkesin bu iş ve amaçlarda bir numara olamadığı işte bu iniş ve çıkışlı dönemlerde ortaya çıkar. Söz gelimi bir şirketin yöneticisi olmak için çok üst düzey  bir eğitim görmek yeterli olmamaktadır. Bugün, bir çok yüksek okul mezunu ve yetenekli kişi, onlardan daha alt düzey bir eğitim almış kişilerin altında çalışmaktadır. Peki bunun temelinde yatan sebep nedir?

      Öncelikle, dip dediğimiz yer, bir şeyi yapmadan önce duyduğumuz heyecan ve zevkin, bir süre sonra azalmaya başlamasıyla en alt düzeye indiği noktadır. Genellikle, yolumuza çıkan engeller ve ya kişiler motivasyonumuzu olumsuz yönde etkileyerek bizi ulaşmaya çalıştığımız hedefimizden alıkoyar ve acı çekmeye başladığımız an o amacı terk ederiz. İşte başarılı insanların farkı da bu noktada ortaya çıkar aslında. Günümüzde insanlar, bir çok yeni şey denemeye ve tecrübe etmeye hazır. Bu aslında kötü bir şey değil,yani yeniliklere ve tecrübelere açık olmak. Ancak dünyanın bugün bize sunduğu fırsatlar sonsuz, sorun şu ki insan olarak bizim tüm bu olasılıklara açık olmamız ve denememiz imkansız. İşte bu nokta da kişinin ne için gerçekten savaşacağı büyük bir önem kazanıyor. Çok yönlü dediğimiz insanlar genelde, bir kaç işte gerçekten iyi olurlarken aslında hiç bir konuda en iyi olamıyorlar. Bu da o kişilerin aslında amaçları için yeterince uğraşmadıkları ve acı noktasında kendilerini başka bir alana kanalize ettiklerinin bir göstergesi ve bu kısır döngü her acı noktasında tekrarlanıyor.


     Başarı için fark yaratan bir başka nokta işe bize kısa dönemde zevk veren ancak uzun vadede bizi yok eden şeylerden vazgeçemeyişimiz ve terk edemeyişimiz. En basit örneği tabi ki madde alışkanlıkları; örneğin sigara kısa vadede içen kişiye zevk verirken uzun vadede uçurumun kenarına gönderiyor. Bu açıdan neyi terk edip etmemiz gerektiğini çok iyi seçmemiz gerekiyor. İşte başarılı insanlar ve 1 numara olanlar bu noktaları çok iyi biliyor ve dayanmaları gereken yerde dayanırken terk etmeleri gerekirken yerde de terk ediyorlar. Israrcı olmak her konuda işe yaramazken,acı duymamız gereken bazı yerlerde de geriye çekilmememiz gerekiyor.

    Sonuç olarak, hayatta ki en büyük acı ölüm olduğuna göre ve hiç birimizin bundan kaçamayacağını düşünürsek,çektiğimiz çoğu acının ne kadar ufak olduğunu da anlayabiliriz. Ben başarılı olmak için ölmek gerekir demek istemiyorum, hayır, ben başarı ne konuda olursa olsun-çünkü her şey gibi başarı da görecelidir- korku ve acının kucaklanması gerektiğini savunuyorum. Çünkü ancak bu şekilde gerçekten yaşadığımızı anlayabiliriz ve hayatımızın bir anlamı olabilir.

1 Ekim 2011 Cumartesi

Şöhret

Zeka kibri yenemez. ''Kibir''(vanity) sözcüğünün ''boş''(void) sözcüğünden gelmesi tesadüf değildir.
                                                                                                                                      LeszekKolakowski


        Toplumsal bir fenomen olan ''şöhret'' ve şöhret olma isteği; bundan iki yüz yıl öncesine kadar, doğrudan bahşedilmiş bir statüydü.Krallara ve kraliyet soyundan gelenlere doğuştan verilmiş olan bu hak zamanla ve kapitalizmin ideolojik söylemiyle boyut değiştirerek, bahşedilenden çok kazanılan bir olguya dönüştü. Bugün bizim şöhret olarak tasvir ettiğimiz ve kafamızda canlanan ilk imgelemler film yıldızları, rock starları, sporcular ve şarkıcılardır. Son zamanların kaba tabirle ''Ya topçu Ya da popçu ol'' deyimi aslında toplumun bu kesim ve yaşam tarzına nasıl özendirildiğinin dile getirilmiş basit bir halidir.

         Feodal yapının yıkılması, Fransız ve ardından Sanayi devrimi eşitlikçi söylemleri tepeye çıkarmış ve aslında üstü kapalı da olsa sistemi yeni krallara teslim etmekten başka bir şey yapmamıştır. Yeni sistem her ne kadar eşitlik,özgürlük, ve evrensel barışı ilke olarak kabul etse de,Dünya, savaş ve kıyımlarla yine sarsılmış, bu kez imparatorluklar yerine, kapitalist sistemin açgözlülüğü altında ezilmiştir. Herkesin dipten gelerek, yoksul da olsa en tepeye çıkabileceğini vaat eden bu söylem, medya araçlarıyla daha da güçlenmiş ve sıradan insanların hayatını sıra dışı yapan bir sihir kullanmıştır. Ancak her illüzyon gösterisinde olduğu gibi seyircinin dikkati bir noktaya çekilirken diğer tarafta hile büyük bir ustalıkla gizlenmiştir .

       Şöhret kısaca; toplum tarafından bilinen ve tanınan demektir. Ancak bu tanınma lokal bir tanınma değildir. Yani kapı komşunuzun oğlunun zekası ve ya yaptığı işle tanınması gibi, ya da okulda ki bir kızın güzelliğiyle tanınması gibi bir şöhret değildir. Gerçek anlamda şöhret, kitleler tarafından özenilen ya da nefret edilen, her hareketi ve adımı sanki başka bir dünya da yaşıyormuş gibi takip edilen kişilerin üstüne yapıştırılan bir unvandır.Bu denli etkili olan kişiler, özellikle gençler üzerinde derin izler bırakırlar. Hayranlıktan da öte, bir özenilme durumu oluştuğundan, şöhret olan kişinin kıyafet,saç ve ya yaşam stili aynen taklit edilebilir. Hatta daha da ileri safhalarda, o kişiye benzemek amacıyla estetik ameliyat olanlar bile olmuştur.Bu çok uç bir örnek olsa bile, şöhretin toplumda yarattığı derin etki ve aynı zamanda tahribat, kolay kolay yok olacak cinsten değildir. Madalyonun bir diğer yüzünde ise, şöhretin kendisi, üzerine yapıştırılan rol nedeniyle, kimlik bunalımına girebilir.Bazı şöhretler bu bunalımı atlatamaz ve intihar ve ya toplumdan kendisini soyutlamayı seçerler. Çoğu ünlü dizi ve film oyuncusu, ki bu ülkemizde de böyle, oynadıkları karakterlerle o kadar özdeşleştirilmiştir ki, dizi de rol gereği ölen bir oyuncunun gerçek hayatta hayranları tarafından temsili bir cenaze töreniyle gömüldüğüne bile şahit olunmuştur.Yine de şöhreti istemeyen yoktur, onu elde etmek bir anlamda gücü ve parayı da elde etmek demektir.Mesela, her şöhret iyi anılmasa bile para ve güç kazandıkları da bilinmektedir. Bunun en güzel örneklerinden biri, seks skandallarıyla ortaya çıkan kadınlardır. Yine çok popüler ve ünlü biriyle birlikte olarak ve ya yasak ilişki yaşayarak, adından söz ettiren, ayrıntıları açıklayarak röportajlardan milyon dolarlar kazananlar bile mevcuttur.Konu şöhret olmaya gelince  iyi ve ya kötü hatırlanma ve hafızlarda yer etme kişinin en güçlü arzularını besleyen bir olaydır. Toplum bazen şöhreti, seri katiller gibi kötü bile olsa yücelt edebilir, bu çoğunlukla arzuları bastırılmış ve şiddet eğilimi yüksek toplumlarda had safhadadır, çünkü kötü olayın parçası kahraman ve ya şöhret, kişilerin isteyip de yapamadıklarını bir ölçüde yapmış olur, bu da toplumu o kişiye bir hayranlık beslemesi yönünde teşvik eder.

          Sosyolojik açıdan, şöhret kavramı da insan doğasının bir parçası ve ürünü olarak karmaşıktır. Günümüz, hepimizin görünmek istediği gibi görünmeye ve tanrılara yakın bir hayat tarzı sürmemize olanak sağlıyormuş gibi sunulan bir çağdır. Kaldı ki genç kalmaya ve estetiğe bu kadar düşkün bir çağın, sonsuza kadar bu dünyaya kazık çakar gibi yaşamaya çalışması, bunun aksini düşünülemez kılmaktadır. Medyanın ve görselliğin ön planda bir sihir gibi sunulmaya devam edilmesi, diğer acımasız gerçekleri örtmeye devam edecektir.

17 Eylül 2011 Cumartesi

OKUMAK,OKUMAK,OKUMAK....

Son zamanlar da okuduğum bir kaç kitap hakkında bilgi vermek istiyorum; eğer ilgilenenler olursa işlerine çok yarayacaktır...

      İlk kitap; Tony Hsieh (şay diye okunuyor) imzalı: Mutluluk Dağıtmak. Genç bir girişimcinin hikayesini anlatıyor; zappos.com un kurucusu olan bu genç adam (şu anda 35 yaşında); fikirlerinden yola çıkarak nasıl bir servet edindiğini, inişlerini,çıkışlarını,başarısızlıklarını ve hatalarını nasıl artıya dönüştürdüğünü anlattığı öğretici bir kitap. Kendi işini kurmak isteyenleri hem heveslendiren hem de nerelerde dikkat edilmesi gerektiğini gösteren bir kılavuz niteliğinde. Kitabın en ilgi çekici kısmı yazarın daha 13-14 yaşlarında mektupla yaptığı satışları anlattığı bölüm; daha o günlerden başarısız bile olsa denemeye devam etmiş; yani kolay ve çabuk başarıdan ziyade uzun ve emin adımlarla kazanılan başarının değerli olduğunu göstermeye çalışıyor.

     İkinci kitap ise  Saçmalıklar Çağı; yazarı Micheal Foley. Foley üniversitede öğretim görevlisi, derslere giriyor konferanslara katılıyor ve en önemlisi bulunduğu çağ üzerine kafa yoruyor. Kitap ağır bir dille yazılmış, felsefe ve tarihten bir çok örnek var, o yüzden eğer araştırmacı bir ruhunuz varsa okurken çok daha başka şeyler öğrenme fırsatı da yakalıyorsunuz. Özetle hayat üzerine deneme yazıları yazmış ve aşktan eğitime günün koşullarını da hesaba katarak bir değerlendirme yapmış. Çağımızın insanların üzerine getirdiği dayatmalardan bahseden ve her şeyi ne kadar yüzeysel yaşadığımızı hatırlatan bir kitap. Fakat bence bu kitabı diğer aykırı görüşlü kitaplardan ayıran en önemli faktör, yazarın fikirlerini size empoze etmeye çalışmasından çok, gözlemlerini gerçekçi bir dille yazıp yorumu okura bırakması. Yani sizi düşünmeye zorluyor.

   Bir diğer kitap; Teşekkür Ekonomisi; yazarı Gary Vaynerchuk. Kitap sosyal medya ve müşteri ilişkileri üzerine. Facebook ve Twitter gibi sosyal paylaşım ağlarının iş modellerini ve şirketlerin yapısını nasıl değiştirdiğini, şirketlerin uzun vadede bu alanlardan yararlanmazlar ise nasıl yok olup gideceğini anlatıyor. Ayrıca doğru kullanılan sosyal medyanın da müşteri kazancına olan katkısına değiniyor. Kısacası bir şirkette çalışın ya da kendi işinizin patronu olun fark etmez, bu medya araçlarını kullanıp, daha çok insanla iletişime geçmeniz gerektiğini savunan bir kitap.


   Son olarak, bilindik bir konuyu değişik bir yönünden ele alan, hikayeyi başından sonuna kadar bilmek isteyenlere hitap eden bir kitap; Petrol Para ve İktidar; yazarı William Engdahl. Kitap ''siyah altının'' bulunuşundan bugüne kadar geçen süreçleri, ne zaman değerinin fark edildiğini, hangi savaşta ilk kez kullanıldığını ve  battı batacak derken hangi ülkeleri ipten aldığını gösteren, kimilerinin mezarı kimilerinin de kurtarıcısı olduğunu açıkça ortaya koyuyor, ayrıca tarih bilgimizi de değiştirecek cinsten; zira 1.Dünya Savaşının çıkış sebebini her zaman şu klasik suikast hikayesiyle anımsayan bizler daha sonra bunun göstermelik olduğunu öğrenmiştik, ancak yazar asıl savaşın çıkış sebebinin yine petrole kadar uzandığını belgeleriyle gösteriyor.


   

1 Eylül 2011 Perşembe

Religion and Real World

        For most of us; religion is a quest of the meaning of life which lasts for a lifetime or maybe forever; everyone needs something greater than him/her to believe for the interpretation of  his/her own life. Debates over the question where the religion/belief started first, keep its secret like the mystery of how the world was created first. We have access to most of the knowledge of these questions from the holy books that are brought to prophets by God.The truth is while we try to make our life meaningful, we loose the depth of the subject. What ever you believe - God, Holy books, prophets- or what ever religion you are belong to - Islam, Christianity, Judaism- they all have some practices and rules that you have to obey. First of all, all the sacred religions have some common rules that we also apply into universal morality e.g not take a life, not to steal, to be honest and so on. Where the religions differentiate one from another is always in the application and practice; how you pray or where you go to pray (mosque,church,temple). All the sacred religions have the same end; either you go to a heaven where the rivers are made of wine or some other kind of holy drinks and there are any kind of pleasure that you have avoided during your earthly life. On the other hand, there is hell; where is full of flames, you burn with your sins and you are punished by devil till eternity. Two extreme places are defined in all holy books to describe the power of God and how he is watching us all the time.

       If we accept the whole situation as I indicated above, it looks very simple what we have to do and not. But does real life simple enough to explain everything that we have to overcome? Development in technology, especially in last two decades; have shown us that the life (biologically or physically) is not that simple that we think. The progress in medicine had proved that many diseases that we believe  they are coming from a power outside the earth- superstitions- were actually mental and physiologic diseases that are caused by malfunction  of our brain. E.g a 19 years old girl who was willing to study medicine and had a successful academic and social life has changed suddenly her attitude toward her life and became a drug addictive and  irresponsible individual. Her family  brought her to a neurologist to find some possible answers about her behaviors; after some tests and research, the doctors found a tumor on her prefrontal cortex ( the place where we are taking rational decisions) . The amygdala took the place instead of this part of her brain.(Amygdala is the place where we are taking our decisions emotionally). So the conflict between two part of her brain made her more aggressive,irresponsible and pushed her to misbehave. An extremist about the religion, can make the conclusion that she is paying the cost of  her sins or worse if she had lived  just three centuries ago, she could have been executed because of her behaviors.

             One may argue that the world is not fair at all, and it can be a true conclusion after all we have seen until now. But connecting bad situations to God's punishment or poetic justice can be just a way to omit what we have done to the earth. People who argue whether we are actually animals which are evolved in time or the God is created the earth and our creature, are the ones who can have access to this kind of knowledge. But for example, if we consider that over a billion people are living in famine and lack of water, then we may ask the question where is the poetic justice- the justice of God- . So even we have money and all the other possible access to food and water, we can still ask more -naturally-. Besides we can still complain about what we have and don't have.At that point, if we think about to those who are not even able to consider these possibilities, so what will happen to them? They will be punished by God just because they couldn't pray or they didn't do the necessities of religion? But an other counter argument against this can be ; these kinds of people will be judged in a different manner when they died. So to be a believer is a really hard situation if we consider all of these questions  above. But still, we may not say that God is unfair. May be; God let the human being evolved and actually he is not watching us at all, and he may say that what happened in earth was totally a human fault. If the exploitation of countries and resources had never happened, the people wouldn't be so miserable and poor.

            In conclusion; if we are looking for true justice and freedom, before the prayers and God, we should turn to ourselves and look at our insights to find the possible problems and its solutions. Faith and belief must be combined by our perspective of life and then we may ask help to God for our salvation and justice. The belief without questioning the fundamental reasons what is going on in the world can be just a useless effort  to reach the meaning of our lives.

28 Ağustos 2011 Pazar

                     Uzun bir günün ardından, yollara düşmüştü yine , ancak her zaman durduğu o eski püskü  beş para etmez barın önüne gelince duraksadı; içeri girmekle, dışarıda kalmak arasında bocalıyordu; barın tepesinde ampullerinin yarısı yanan tabelanın  ilk üç harfi ancak seçiliyordu: Mer, diğer kalan harfleri okumaya zahmet bile etmedi. O üç harfin yani Mer'in kafasında çağrışım yaptığı görüntüler bir bir gözünün önünden geçti. Diller böyleydi işte diye düşündü, birinde anlamsız olan her  kelime  bir diğerinde anlam ve hayat buluyordu. Mer'de ona Akdenizin güney kıyılarında yaptığı cankurtaranlık işini hatırlatmıştı. Sonra aklına  o sarışın afet geldi. Ne kızdı ama diye düşündü, güneşin daha da parlaklaştırdığı kumral saçları, kimi zaman bukle bukle kimi zamanda yüzüne masumane bir ifade yerleştiren düz bir hal alırdı. 
                
                      Yavaş ve sakin bir kaç adım attı, bara yaklaştıkça içeceği içkiyi de bilinçsizce seçmişti, her zamankinden; tekila. Ona göre tekila kafayı bulmanın en kolay ve zahmetsiz yöntemiydi ,ağrısız sancısız bir gecenin formülü. Barın dekoru 60 lar ve 70 leri aratmayan Queen posterleri, Elvis portreleri ve Marliyn Monroe'nun  o ünlü etekleri uçuşan  pozuyla kaplıydı. Burası onun için bir bardan çok, gençlik yıllarında arkadaşlarıyla takıldığı bir kafeye benziyordu, tek bir istisnayla; o günlerden kimse kalmamıştı artık. Hayatın her birini nasılda başka bir yöne savurduğunu geçirdi bir an aklından, kim nerdeydi ne yapıyordu? Bunlar artık zaman aşımına uğramış bir davanın iddianame soruları gibiydi.Cebinden çıkardığı zippoyla bakıştı, onu aldığı yer ve günü çok iyi hatırlıyordu.Bir yaz günüydü; nedense en güzel anılar yaza ait olur diye mırıldandı, o yaz biraz para biriktirmek için  otelin resepsiyonunda görevli olarak çalışıyordu, lüks otelin türlü müşterileri olurdu. Bazen ünlü aktörler,aktrisler, kimi zaman sporcular çoğunlukla da politikacılar gelirdi. İşte o yazın ünlü konuğu da Ordu komutanıydı. Ancak onun için  herhangi  ünlü bir konuk değildi,2 yaz öncesinde donanmada yer alıyordu ve 3 askeri olası bir kazadan kurtardığı için üstün cesaret nişanı almıştı. Bunu ona göstererek belki de düzenli bir iş bulmayı umuyordu. Komutan  otele ilk girdiğinde ; heybetli gövdesi ve  yürüyüşü ile çevredekileri nasıl hizaya soktuğunu  hayretle izlemişti . Onunla asıl karşılaşmayı umduğu yer otelin restoranıydı ve O da bu işi lafı dolandırmadan yapmaya karar verdi; Komutanın yanına gitti ve donanmada cesaret nişanı aldığını, düzenli bir iş aradığını pat diye söyleyiverdi, Komutan ve masadakiler buna şaşırmıştılar,  bir kaç koruma-asker onu apar topar alıp götürmek istediyse de Komutan tek bir işaretiyle askerleri def etmiş ve genç adama: Asker; hayat hiç bir zaman adil olmamıştır ve olmayacaktır da; biz fanilerin yapabileceği tek şey ancak onun kadar acımasız olabilmektir,demişti. Bu bir askerden beklenecek bir cevaptı ancak O'nun aradığı cevap değildi. Daha sonra avucunu açmasını istedi ve O'na şu anda barda sigarasını yakmak üzere çıkardığı altın kaplamalı üzerinde donanmanın işareti olan zippoyu verdi. Çoğu kez onu satmayı düşündü, çok iyi para ederdi, ama yapamadı. Hayatta bazı şeylerin gerçek değeri  parayla ölçülemez diye düşündü. Bu da onlardan biriydi. Sigarayı yaktı, ve derin bir nefes çekti, sanki dünyanın tüm sıkıntılarını içine çeker gibi. Bara yaklaştı ve tekila istedi,barın tahtasına yaslandı, bir tarafı içkiyi bekliyor diğer tarafı etrafa kolaçan ediyordu, O'nu görmeyi umuyordu yine bu gece... Konuşmasa bile görmek ona farklı duygular hissettiriyordu, mutluluk değildi belki ama bir tür rahatlamaydı bu, hala burada ve yaşıyor olduğunu bilmek, nefes aldığını görmek.  Midesi bulandı ilk tekiladan sonra, böyle olmazdı hiç ama içi kıpır kıpırdı, sanki kalbine yüksek voltajda elektroşoklar veriliyordu. Belki de artık yorgunluktandı bu; yılların ağırlığının kalbinin üstüne uyguladığı dayanılmaz baskı...
2. tekilayı istedi, aynı his devam ederse içmeyecekti, ya da belki de dibine kadar gitmeliydi. Sigarayı yavaşça dudağına yapıştırdı ve bir nefes daha çekti. Tam o sırada O içeri girdi, hala güzeldi, hala çekiciydi ve en önemlisi hala O'nu seviyordu. Sigarayı ayağının altında ezdi; arkasını döndü, Onun kendisini tanıyıp tanımayacağını bilmiyordu  ama yine de bir ihtimaldi bu. Aradan geçen 15 sene sevgisi dışında her şeyi  değiştirmişti. Yüzde ki çizgilerin kişinin hayatının bir aynası olduğunu söylerler, eğer durum böyle ise Onun ki kırık bir ayna olmalıydı. Barın hemen arkasında raflar boyunca uzanan aynaya bir göz attı, artık orada bile kendini görmeye dayanamıyordu; yine de belki hala bir şansı vardır diye düşündü , ancak yansıması tam tersini söylüyordu. Yer yer ağırmış saçlar, kirli sakalı ve gözünün kenarında ki derin çizgiler şansını çok uzun zaman önce yitirdiğini yüzüne haykırır gibiydi. Uzun boyuna ve geniş gövdesine aldırmaksızın ,kendisi hakkındaki  hükmü çoktan vermişti bile: Kaybetmişti... Ernest Hemingway'in  İhtiyar adam ve Deniz romanında da yazdığı gibi: ''Erkek yenilgi için yaratılmamıştır. Erkek mahvedilebilir ama yenilmez.'' Belki de hissettiği bu yoksunluk duygusu, yenilmişlik hissiyle bire bir yaşadığı şeydi.

              Bir saniyeliğine O'na bakmak için arkasını döndü; o tek bir saniye aklına yaptıkları kumsal yürüyüşlerini getirdi. Sabaha kadar her şeyden konuştukları günler, ya da hiç konuşamadan birbirlerine baktıkları saatler. Tüm bunları gerçekten özlüyor muydu? Şu anda tam arkasında, 3-4  metre uzakta duran kadını gerçekten hala seviyor muydu?  O kadın hala sevdiği ve birlikte olduğu kadın mıydı?Yoksa O'da kendisi gibi geçmişte kalmış bir hayalet miydi?Ya da o günlerin ardından zihninde arta kalan bir gölge miydi sadece?  O da onu özlemiş miydi ? Tüm bunları öğrenmenin yolu dosdoğru yanına gitmek ve haykırmaktı belki de, sarsıp onu sormak: Neden? Neden? diye. Ama yapmazdı bunu yapamazdı. Zihni allak bullaktı yine, 2.tekilayı da içti, bu kez içinde ki ateş daha da yükselmişti. Ama umursamadı, kızgınlık ve hayal kırıklığı alkole karışmıştı artık.

               Müzik yavaşlamaya ve masalar boşalmaya başladığında saat 3 ü biraz geçmiş olmalıydı. Hala aynı taburenin üzerinde, bilmem kaçıncı tekilayı yuvarlarken hesabı nasıl ödeyeceğini düşünmeye başlamıştı. Hala tam arkasında oturuyordu, O da aynı  yerden kımıldamamıştı. Kafası iyice dönmeye başlamıştı, eğer O kalkmazsa, kendiside çıkamazdı bardan, zaten hesabı ödemediği sürece bir yere gidebileceğini sanmıyordu. Ancak beklenmedik bir şekilde O ayağa kalktı, ve yürümeye başladı, yine bir gün daha onun gözlerine bakamadan, ona onu hala sevdiğini söyleyemeden ve yarın ne olacağını bilemeden bitiyordu. Ancak bugün farklı bir şey oldu, kapıya yönelmedi, tam tersine O'na doğru yaklaşıyordu, onu tanımış olamazdı, bu imkansızdı. Yoksa değil miydi? Kafayı bulmuşken  her ihtimali değerlendirmek oldukça zordu, oturduğu yerden kalkıp kalkmamak arasında bir seçim yapamadan O artık yanındaydı bile, omzunda  Onun elini hissetti; kafasını çevirdi, yaşlanmıştı evet yakından daha da belli oluyordu bu ama onu daha çirkin ve ya daha az çekici kılmamıştı yıllar, daha olgun ve daha mutsuz yapmıştı sadece. O eğildi ve tek bir cümle etti kulağına: ''Aş artık bunları''.O anda ayrıldıkları güne gitti aklı, sanki yeniden yaşamıştı her şeyi 15 yıl sonra: ''Aş artık bunları'', bu cümle öyle bir döndü ki kafasında, dünyanın en yüksek tepesine çıkıp bağırsa yankılanamazdı bu cümle kafasında onun kulağına fısıldadığı kadar. Hiç tepki vermedi, oysa aklından elinde ki bardağı onun boğazına saplamak, küfürler saçmak , saçlarından tutup yerde süründürmek  geçti. Ama aynı ayrıldıkları geceki  gibi kafasını sallayıp, acı bir tebessümle karşılık verdi. O giderken arkasından bakmadı bile; bir hayaleti göremezdi ki zaten, ve gölgesi ise izleyemeyeceği kadar hızlıydı...

21 Ağustos 2011 Pazar

Somali: Sonun Başlangıcı

Yer: Somali, Afrika'nın En doğu ucu, Hint Okyanusu kıyısı
İklim: Kurak, düzensiz yağışlar
Nüfus: 8 milyon civarı (tahminlere göre)
Yönetim: Cumhuriyet...

   Günlerdir, terörün dışında gündemi meşgul eden başka bir başlık daha var; Somali. Yardımlar, yakarışlar ve dualar hep onlar için gidiyor. Sms'ler, fitreler,zekatlar onlara çalışıyor. Hepimizin içi burkuluyor haber kanalları bir deri bir kemik kalmış çocuk görüntülerini gösterdiği zaman. Her insan gibi, acıyoruz hallerine , 5 m2 lik bir çadırda bir aile olarak kalmaya çalıştıklarını görünce. Ama...Ama maalesef Somalideki dramın bir insanlık dramından çok, sömürgecilik zihniyetinin bir ürünü olduğunu da unutuyoruz. O ülkede yaşananlar, doğal afetin  sonuçları değildir. Doğal afet yani kuraklık ancak bir etmen olabilir.Neredeyse 100 yıl sömürülmüş bir millet, doğru düzgün merkezi bir hükümeti olmayan halk, fakirlikten kırılan ve maalesef vatandaş kategorisine bile sokamayacağımız insanlar... İşte Somalinin gerçeği budur.Başka bir gerçek de Somalinin bu durumunun yani açlık sınırında yaşaması, yaklaşık 20 küsür senedir devam etmektedir, bu seneyi özel kılan ise kuraklığın dayanılmaz boyutlarda olması ve sosyal medya araçlarının önlenemez şeffaflığıdır. İnsanların çok daha çabuk örgütlenmesine imkan veren soyal medya araçları bu sene önce Arap isyanlarıyla kendini göstermiş sonrasında bir çok gösteri ve örgütlenmeye zemin hazırlamıştır. Bu kadar çok gözümüze sokulan Somali dramıda bunun bir sonucudur. Dediğim gibi yaşananlar son bir kaç yılın getirdikleri değil , yılların sömürülmüş toplumunun artık bitme noktasına gelmesidir. Somali'de ki durum şaşırtıcı değildir zira IMF ve Dünya Bankası 80'lerden başlayarak ülke ekonomisine ağır darbeler indirmişlerdir.Eğer Somalinin sadece kurak bir iklime sahip, çorak bir ülke olduğunu sanıyorsanız çok yanılıyorsunuz; ülke'de, IMF ve Dünya Bankası eli değmeden önce, kendi kendine yetecek kadar yapılan bir tarım vardı, ayrıca henüz dokunulmamış uranyum, doğal gaz ve petrol kaynakları da cabası. Yani dünyanın en fakir ülkesi değil, hatta yer altı zenginliği bakımından gayet iyi durumdalar. Fakat problem tabi ki siyasal ve coğrafi açıdan kaynaklanan stratejik konum. İngiliz ve İtalyan sömürgeciliğinin ardından kurulan cumhuriyet ülkeye her ne kadar yeniden yapılanma fırsatı tanımış gibi gözüksede, bunun ülkeyi iyice dışa bağımlı hale getirerek  ''yasal olarak '' işgalinden başka bir amaç taşımadığı çok açık.Amerikan petrol şirketlerinin de burayı mesken edinmesi zaten her şeyin kanıtı. 

       İşin asıl dramatik yanı, aslında toplanan milyonlarca liralık ve ya dolarlık yardımların aslında yine fakir insanların cebinden çıkması. Bu ülkeyi asıl sömüren devlet ve kişilerin cebinden beş kuruş para çıkmazken bizim gibi gelişmekte olan ülkeler, işsizlikle boğuşan ve belini doğrultmaya çalışan ülkeler ve onların ağır vergilerle ezilmiş vatandaşları bu yükü omuzluyor ve o aç insanlara yardım eli uzatıyor. Ve asıl ironi herhalde yıllarca sömürdükleri yerlerde yardım çadırları açan Avrupa ülkelerinin yaptıkları olsa gerek.Somali aslında sadece bir örnek, bu şekilde harcanan ve harcanmakta olan bir çok Afrika,Asya ve Amerika ülkesi var. Somali bir sona yaklaşıyor, belki kötü bir son belki de iyiye gidecek bir son bunu kimse bilemez ancak  dünya ideolojik söylemlerin baskısı altında kaldığı sürece ve sistem her zaman piramadin en üst noktasına çalıştığı sürece daha ölecek olan nice çocuklar, aç insanlar ve askerler göreceğiz. Ne zamanki silah endüstrisi artık üretim yapamayacak hale gelecek, ne zaman ki savunma sanayii sadece belirli miktarda ve kotada üretecek ve ne zaman ki gelişmiş ülkeler, açlığın bir kader değil bir seçim olduğunu anlayacaklar belki o zaman Somaliyi sadece ekonomi haberlerinde işsizlik oranları açıklanırken duyacağız.... 

7 Ağustos 2011 Pazar

Geçmiş ve Gelecek

        Hayatın en güzel tarafı belki de hiç beklenmedik anlarda ki süprizleridir. En umutsuz olduğumuz zamanlar da, ya da her şeyin çok iyi gittiğini sandığımız durumlarda, bir bakmışız her şey tepe taklak olmuş, ya da birden düzelivermiş... Neye inanırsak inanalım başımıza gelen iyi şeyleri görmezden gelir, kötü şeyleri ise her zaman umutsuzluk ve çaresizlik içinde karşılarız. Günlük hayatın koşuşturması, mücadelesi ve yorgunluğu arasında bazen nelere sahip olduğumuzu ve ya olmadığımızı gözden kaçırabilir, hesabını iyi yapamayabiliriz.İnsanoğlu olarak geçmiş hesaplara çok fazla saplanır ve geleceği çok kurcalarız.Bunların hepsi sahip olduğumuz anları kaçırmamıza sebep olur.Hayatın yaşadığımız anların bir toplamı olduğunu kavrayabilirsek anı yaşamanın ve düşünmenin aslında hiç de düşüncesizce bir eylem olmadığını görebiliriz.Hayatta ki fırsatlar ve hatalar anlık gelişir. Şimdi yaptığımız bir hareket bir sonrakini etkileyerek bizim kariyer,ilişki,dostluk,doğru ve yanlış dediğimiz kavramları oluşturur, biz de  bunu bir ömür olarak niteleriz. Bu yüzden hayattaki hata marjini çok kısa ve küçüktür, yani bir adım fazla atmak(acele etmek) fırsatı ıskalatabilir, yine aynı şekilde bir adım geçte onu yakalamamızı engeller. Bazı insanlar, hayatlarını planlı ve düzenli yaşamayı bir ilke olarak görürler, planlı olmanın yanlış bir tarafı da yoktur ancak geleceğe yönelik çok fazla plan, o an yapılabilecek olan eylemleri uygulamaya koymamızı zorlaştırır. Çoğumuzun geçmişle alıp veremediği çok fazla mesele vardır, geçmiş bir lanet gibi peşimizden kovalar gibi gelir bize, fakat gerçek böyle değildir, geçmiş biz izin verdiğimiz ölçüde bizimle yürür.Aynı hizada yürürsek bizi mutsuz eder, bizden önde gidiyorsa hayatımızı kabusa çevirir. Geçmiş unutulmaz ve değiştirilemez sadece arkamıza döndüğümüzde her zaman orada olması gereken, hatalarımıza bir göz atıp bizi değiştirebilecek eylemleri yapmamıza fırsat veren bir olgu olarak görülmelidir.

     Bugün toplumlarda görülen en büyük eksiklerden biri de budur. Geçmişlerini kabullenemeyen, hatalarını düzeltemeyen ve sürekli kavga halinde olan toplumlar, bunları gelecek planlarına da yansıtırlar. Ortaya çıkan tablo ise kendi geçmiş kimlikleriyle barışamamış ve geleceğin getirdiği değişim zorunluluğu arasında sıkışıp kalmış jenerasyonlardır. Sürekli mutsuz insanların artmasının ve depresyon dediğimiz modern çağın hastalığının sebebi de bu kimlik bunalımıdır.

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Ne zaman biter?

     Çok da alışkın olmadığımız bir görüntü değildi son yaşananlar, televizyonda 13 şehit verdiğimizi görünce açıkçası şok olmadım öyle ya neredeyse 27 senedir alışkınız bu haberlere, ama bu saldırıyı farklı kılan bir ayrıntı vardı Silvanda; bu kez saldırı terör örgütünün eyleminden çok, barış çağrılarının ve çözümlerin önüne adeta set çekmesi için yapılmıştı. Bu bir bağımsızlık kavgası ya da kendi sesini duyurmaya çalışan Kürt örgütünün, Türk birliklerine saldırsı değildi.Bu saldırı direk olarak barışa ve kardeşliğe yapılmış, hem de arkadan sinsice yapılmıştı. Öğle yemeği molasında haince saldıran teröristler, sadece kardeşlerimizi arkadan vurmakla kalmadılar, atılan adımlara ve söylenen sözlere inat barış ve kardeşlik isteyen milyonlarca Kürt ve Türk vatandaşını da arkadan vurdular.

     Şehtilerimiz için ağıtlar yakıldı yine, ateş düştüğü yeri yaktı, babalar kendi evlatlarının mezarlarına toprak döktüler dualarla... İçim acıyor gördükçe, ve düşününce asker olacağımı kendime soruyorum bu sebepsiz ve amacı olmayan savaş için mi silah tutacağım? Kendi kardeşimi vurmak, kanını dökmek için mi dağlara çıkacağım? Bu vatan işgalden kurtarılırken, o dağlarda ki gençlerin ataları bu ülkenin bütünlüğü için savaş veriyorlardı, bu memleketi bir arada tutmak için şimdi de aynı soydan kandan çocuklar bu ülkeyi bölmek için uğraşıyorlar... Ancak şu unutulmamalıdır ki; bu ülkenin bölünmesi, bu ülkenin evlatlarının birbirini vurması ne Kürde ne de Türke bir fayda sağlayacaktır. Barış ve uzlaşma sürecine vurulan her darbe, aslında kendilerine de vurdukları bir darbedir. Bu savaşta kazanan olmayacaktır, bu savaş devam ettiği sürece her iki tarafta kaybedecektir.Savaşlar ancak ve ancak bir amaç uğruna verildikleri takdirde bir neticeye ulaşırlar. Bu örgütün amacının Kürt vatandaşlarımızın hak ve hürriyetini savunmadığı açıktır, bu örgüt ancak ve ancak kendi yardakçılarına çalışan, onlar tarafından beslenen, silah sağlanan ve sürdürülen bir örgüttür. Bölgenin her hektarından, metrekaresinden yararlanan bu güçler, bölgeyi sömürmekle kalmamış, insanların beyinlerini de özgürlük ve eşitlik masallarıyla yıkayarak kendi kardeşlerine düşman etmiştir.

        Türkiye, Doğusuyla Batısıyla bir bütündür, bu ülke toprakları üzerinde yaşayan ve Türkiye Cumhuriyeti kimliği taşıyan herkes aynı hak ve özgürlüklere sahiptir ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır. Hangi etnik kökenden ve ya dinden geldiği hiç önemli değildir, Türk olmak ayrı bu ülkenin vatandaşı olmak ayrı vasıflardır. Hem hangimiz hangi kökenden geldiğimizi gerçekten biliyoruz? Bu ülke vatandaşı olmak, bizi daha fazla Türk ve ya daha fazla Kürt yapmaz, ancak bizi bir arada tutan bir sınırın içinde aynı ekmeği ve emeği paylaşan insanlar yapar. Ve bu ülke ancak bunları paylaşmayı öğrendiğimiz gün gerçek bir demokrasi ve eşitlik ülkesi olur.

28 Haziran 2011 Salı

Algı

Gördüklerimiz sadece gözün algıladığı kadar bir dünyaya hapsolmuştur görüntülerdir. Bakmak ile görmek aynı şey değildir demişler; gerçekten de öyle. Bazen öyle yerlerden geçeriz, öyle yerlere bakarız ki, bize ne ifade ettiklerini anlayamayabiliriz. Eski Türkçe'de işte bu algı zayıflaması anlamına gelen bir kelime var: Tahayyül. Tahayyül çok sık kullanılan bir kelime değil, hatta ben bile ilk kez okuduğumda çok farklı anlamlar yüklemiştim. Batı'da buna imagination diyorlar yeni Türkçe ile hayal ve ya görüntü. İşte bazen gözlerimiz bizi öyle yanıltır ki, gerçekleri hayal, hayalleri de gerçekle karıştırırız. Hayal etmek güzeldir ancak sınırsız bir hayal gücü ya da sınırları doğru çizilmemiş bir vizyon insanı gerçeklerden saptırabilir ve aslında yaşamadığı bir dünyanın ortasına koyabilir. Bazılarımızın dünya algısı o kadar dardır ki yaşadığımız mahalleyi, köyü ve ya şehri tüm dünya zannederek yaşarız. O fanusun içinde yaşadığımız sürece de sadece orada gördüklerimizi gerçeklik kabul eder ve sadece o çevrenin doğrularını kabul ederiz. Aslında dünyanın büyüklüğünü ve insanoğlunun sınırsız hayal gücünü düşündüğünüz zaman, kendimizi dünyanın merkezine oturtmak ve yaptıklarımızı sadece bir doğru üzerinden değerlendirmek bizler de daha sonra hayal kırıklığı ve mutsuzluk yaratır. Sözüm ona, gelir düzeyi iyi olan bir ailenin ferdi, muhtemelen dışarıda ki yoksul bir ailenin çocuğu gibi çalışmak zorunda kalmayacak ve muhtemelen hesabını bilmeyecektir. Ve ya çok geleneksel bir ailenin kızı, sadece çevresindeki insanların doğrularını kabul edip, o çizginin dışına çıkmayacak ve dışarıda ki dünyanın gerçeklerinden bir haber  hayatını devam ettirecektir.Aslına bakarsanız bu ikisinde de çok yanlış bir şey gözükmemektedir, insanlar bulundukları topluluk ve çevreye uyum sağlamak üzere içgüdüsel davranırlar, ailelerinin ve yakınlarının yönlendirmeleri ışığında hareket ederler. Ancak bu koşullara sıkı sıkıya bağlanmış bireyler otonom dediğimiz bağımsız karar alma mekanizmasından yoksun kalırlar. Kendi başlarına, bağımsız karar veremeyen bireyler de bu eksikliği muhtemelen hayatları boyunca duyacaklardır. Benim bahsettiğim şey kesinlikle fikir alışverişi değil, fikir paylaşımında bireyler diğer insanların da tecrübelerini dinleyerek ve ya düşüncelerini alarak kendi fikirleriyle analiz eder ve karşılaştırırlar ki bu kişiye diğer perspektifleri görme şansını tanır.Ancak başkalarının doğrularını ve gerçeklerini kendi gerçeği gibi kabul eden ve bu yolda devam eden kişiler, hayatını yönlendiremez olur ve yardım olmadığı takdirde hayatta kalma yeteneklerini bile kaybederler. Bugünkü eğitim sisteminde ve toplumsal aile yapısında da görülen en büyük yanlış belki de budur. Bireylerin yaratıcılık ve algıları köreltilmiş bunların yerine hali hazırda bulunan sistemler -doğru ve ya yanlış- kabul ettirilmiştir. Kendi fikirlerini açıkça ortaya koyamayan kişiler de basma kalıp terimleri, cümleleri ve kuralları tekrar edip durmakta  ve bugün herkesin geçtiği yoldan bizde geçiyoruz tezini ortaya çıkarmaktadırlar. Herkes, herkesin geçtiği yolları kullanıp, aynı yollarda gitmek zorunda değil. Bireylerin kendine has olan karakteristik özellikleri hepimizi    farklı kılar. Bu fark aynı işleri yaparken ayrı yollar izlememizden de bellidir. Ancak mevcut sistemin tek tip olarak yaratmak istediği bireyler, tek tip giyinmek, tek tip yaşamak ve tek tip hayat tarzına mahkum edilmektedir. Sonuç olarak toplum normlarında iyi bir yere gelmiş bile olsa mutsuz bireyler yaratır. Mutsuz bireyler de çoğaldıkça, ilerleme ve yaratıcılıktan yoksun kalan toplum giderek yozlaşır ve içine kapanır, ve hurafe tarzı dediğimiz korkuyla yaşama alışırlar. Hurafeler ve şehir efsaneleriyle beslenen bireyler sağlıklı düşünme yetilerini kaybederek hayallerini ve umutlarını gerçekleşmesi mümkün olmayan mucizelere bırakırlar.

26 Haziran 2011 Pazar

Aile

Bu kez çizgimin biraz dışında bir konu seçtim, biliyorum anneler günü çoktan geçti babalar günü de. Nedense bu özel günleri hiç anlayamamışımdır zaten; sanki annem bir günlüğüne benim annem, babam da bir günlüğüne benim babam...
Aile gerçekten önemli mi? Yoksa bir insan ailesi olmadan da gelişir ve belirli seviyeye gelebilir mi? İlk öğretim aile de başlar tezi genel geçer bir olgu mudur? Aslına bakarsanız hem evet,hem de hayır bunun cevabı. Aile ortamında  yetişen bireylerin, yetişkin olduklarında çok daha sağlam bir kafa yapısına sahip oldukları bir gerçek. 0-3 yaş arasını uzmanlar tüm yaşamı etkileyen bir süreç olarak görüyorlar; dil, konuşma, anıların oluşumu hatta karakter bu yaşlarda şekilleniyor. Eğer bu tezin doğruluğunu kabul edersek o zaman aile çok önemli, ya da başka bir deyişle bizi büyüten,koruyan ve sevgisini veren insanlar çok önemli çünkü öksüz ve yetim insanları da düşünürsek bazen hepimiz bu ortamı bulamayabiliyoruz. O zaman devreye en yakın akrabalar ya da çocuğun büyüdüğü ortam giriyor. Tabi bazen de tam tersi olabiliyor anne ve babaya sahip olan çocuklar, yeteri kadar sevgi ve şefkat görmüyorlar ve erken yapılan evliliklerin, boşanmaların kurbanı olabiliyorlar. Ünlü psikanalizci Sigmund Freud; bugün birer yetişkin olarak ortaya çıkan zaaflarımızın,korkularımızın ve ya şiddette eğilimli olmamazın sebebi olarak çocuklukta yaşadığımız olayları, aklımızda kalan kötü hatıraları ve o zaman ki büyüme koşullarımızı kanıt gösterir. Her ne kadar Freud'un bu tezi daha bir çok koşulun bir araya gelmesinden ötürü oluşsa da aslında aile ve çocukluk dönemi gerçekten büyük bir önem taşır.
Eğer kendimi örnek gösterirsem; benim ailem tahsilli ve aklı başında insanlardır. Ellerinde ki tüm imkanları seferber ederek beni okutup, büyütmüşlerdir.Büyürken geçtiğim tüm yollarda yanımda yer almışlar ve bana destek olmuşlardır. Annem, bir çocuğun eğitiminin evde başladığını bilen, beni her zaman kollayan ve daima yanımda olan bir figür olarak hayatımda yer almaktadır. Bu da beni genel olarak yanlış şeyler yapmaktan uzak tutmuş ya da hatalarımdan dönmemi sağlamıştır. Aynı şekilde babam da yaptığım hatalar sonucunda beni cezalandırmamış tam tersine yapmış olduğum hataları düzeltmeme yardım etmiş ve kendi tecrübelerini olabildiğince bana aktarmıştır. Böyle insanlar arasında yanlış olmanız çok zordur, onlar siz yanlış bile yapsanız, eksilerinizi artıya dönüştürmenin fırsatını sunarlar. Hayatın kendisi de böyle değil midir zaten? Hatalar yapılmak için beklerler sizi ve onları yaptığınızda bir daha ki sefere daha iyisini yapma fırsatını bulursunuz ancak hatayı kabullenemeyen ve cezalandıran,karşısındakini ezen ebeveynler kendine güvensiz, hata yapmaktan çekinen ve orantısız bireyler yetiştirirler. Böyle bireyler de toplum içi huzursuzluk yaratarak, ne kendine ne de çevresine faydası dokunmayan kişiler olurlar.
İşte aileler, destekleyen ve hatalarınızı kabul eden sizi siz olduğunuz için seven insanlar arasında yetişen bireyler yaratabilirler ve ya tam tersi sizi yıkabilirler. Her şeyin ailede bittiğini söyleyemesek de
iyi bir başlangıcın her zaman onlar tarafından yapıldığını söyleyebiliriz. Ve böyle bir ortamda yetiştirilen insanların ailelerine tam anlamıyla sahip çıkmaları ve onlara aynı desteği sağlamaları gerekmektedir çünkü aile toplumun aynasıdır ve düzgün bir aile yapısı olan toplum, bir bütün olarak sağlıklı bireyler yetiştirir.

24 Haziran 2011 Cuma

Kim Kazanmalı?


    12 Haziran 2011 Türkiye açısından önemli bir gün, ama sadece Türkiye için değil, Birleşmiş milletler ve Amerika için de önemli. Türkiye’nin bundan sonraki yol haritasının şekilleneceği ve belki de tüm ilişkilerimizi etkileyecek yeni bir dönem başlayacak. Son 10 yılda geldiğimiz noktanın bir değerlendirmesini yaparsak, yükselişe geçmiş ve birçok kronik problemimizi geride bırakmış görünüyoruz ancak yapılanlar yine de yeterli ve kalıcı değil. Popülist politikalardan çok, çözümlere ve kararlı bir hükümete ihtiyaç duyduğumuz bir dönem. Sonu gelmeyen birçok tartışmalı problemin de bana göre iyi ve ya kötü sonuca kavuşacağı yıllar olacak.
    Pazar sabahı, hepimiz o sandıkta güvendiğimiz, bildiğimiz ya da hiç istemediğimiz ama başka bir seçenek bulamadığız parti ve ya adaya oyumuzu atmış olacağız. Bu yazı yazılırken henüz seçimler olmamış olacak, o yüzden şu anda kesin bir değerlendirmem olamaz. Ancak ben konuyu başka bir açıdan ele almak istiyorum: Ben kazananla çok ilgilenmiyorum açıkçası, bu ülkenin başında her zaman birileri olacak bundan önce Cumhuriyetin kuruluşundan beri her zaman (zaman zaman asker) olduğu gibi. Ancak benim gözlemime göre, toplum olarak icraat ve gerçek durumumuzdan çok isimler ve vaatler üzerinden yönetiliyoruz. İdeolojik ve aslında var olmayan kavramlara çok takılmış durumdayız. Seçim turlarını, stat da maç izler havada izliyor ve tezahürat yapıyoruz. Belki herkes bu şekilde düşünmüyor olabilir ancak seçim konvoylarının ve meydanlarının kalabalığı ciddi bir seçim mitingden çok bana düğün konvoylarını hatırlatıyor. Verilen konuşmaların içeriği de türlü skandal, kaset ve ağız dalaşından ileri gitmiyor. Nedense işin magazinsel boyutu biz her zaman çok daha fazla çekiyor.
     Peki, kim kazanmalı? Bu sorunun yanıtı aslında oldukça basit: Türkiye kazanmalı. Türkiye sadece 3-5 partiden oluşan onların ağız dalaşıyla televizyon ekranlarını dolduran, gündemin sürekli gerçeği saklamak amacıyla saptırılmış görüntüsünden kurtulmalı. O yüzden bu seçimde kim kazandığı ve ya kaybettiği sandıkta ya da dışarıda önemli değil. Kazanan kim olursa olsun, muhalefetin ya da diğer partilerin sadece Türkiye için hareket etmesi önemli kendi şahsi çıkar ve itibarları için değil. İşte belki o zaman kendi içimizde ki kardeş kavgasını durdurabilir, daha fazla büyüyebilir ve zenginleşebiliriz. Genç nüfusumuzun avantajını, beyin göçünü durdurarak kullanabilir, terörle savaşa akıttığımız milyarlarca liranın eğitim ve sürdürülebilirlik için harcanmasını sağlayabiliriz. Evet, bunları çok daha önce de yapabilirdik ama henüz geç kalmadık o yüzden kimin kazandığı önemli değil ve asla da değildi. 

Avrupa Birliği ve Türkiye

Çok klişe bir başlık biliyorum ama konu bizim için o kadar uzadı ki... Neredeyse Avrupa Birliği dağılacak ancak biz hala  üyelik diye çırpınacağız.Avrupa Birliği malum, tüm ülkelerin borçları aldı başını gidiyor, bunlara euro kullanmayan ülkeler bile dahil İngiltere gibi. Tüm birlik ülkeleri kemer sıkma politikaları üzerine kafa yoruyor. Nereden neyi kesip, hangi tarafı kıssalar diye toplantılar düzenliyorlar. Bir de bunun üzerine Yunanistan'ın iflas durumuna geçmesi ve kredi derecelendirme kuruluşları tarafından notunun aşağı çekilmesi de cabası. İspanya, İrlanda ve Yunanistan başta olmak üzere işsizlik de almış başını gidiyor. Türkiye çift haneli büyüme rakamıyla geçen senenin starıydı Avrupa'da adeta ancak aynı şeyi bu sene için söylemek pek mümkün gözükmüyor sanırım yine de kamu borçları, enflasyon ve faiz oranları karşılaştırması yaptığımızda bir çok Avrupa ülkesinden çok daha iyi durumdayız hatta başlarda yer alıyoruz. Fakat yine de bize verilen tek şey aday adaylığı. Aslına bakarsınız 50 senedir bu böyle ancak son zamanlarda ki ve krizde ki dengeli tutumuyla şimdiye kadar çoktan üye olmalıydık diye düşünebilirsiniz... Peki üye olmamız bize ne kazandıracak? Ne kaybettirecek? Objektif bir değerlendirme yapmaya çalışacağım. Avrupa Birliği tüm ülkeler arasında serbest dolaşım ve çalışma hakkı var; bu her ne kadar güzel gözükse de aslında birlik üyeleri arasında çok da uygulanan bir şey değil-tatiller dışında-, para birliği olması bu ülkeleri birbirine daha yakın ya da vatandaşlarını daha entegre bir hale getirmiyor; zira kültürel farklılıklar ülkeler arası çalışma koşullarını zorlaştırıyor ayrıca her ülkenin ayrı bir anayasası olduğunu düşünürsek kanunların farklı olması da bu entegrasyonu engelliyor. Sonuç olarak Türkiye açısından dolaşım ve çalışma hakkı çok da fazla bir kazanç gibi gözükmüyor hatta birlik üyelerinin Türkiye'de ki kolay vergi sistemini kullanarak kendi gençlerimizin iş olanaklarını kapmaları daha olası.
İkinci olarak merkez bankası Avrupa Birliğinde bir tane, bu da demek oluyor ki her ülkenin kendi merkez bankası aslında işlevini yitirmiş herhangi bir özel bankadan farksız çalışıyor. Para politikaları ve faiz oranları tek bir merkezden yönetilen Avrupa Birliğinde üyeler kafalarına göre piyasalarını yönetemiyorlar aslına bakarsanız bugünkü ekonomik karmaşanın çıkmasının başlıca sebeplerinden biri de bu. Piyasaları rahatlatacak faiz yükseltmeleri ya da sıcak para akışı Avrupa Birliği Merkez bankasının kararlarına bakıyor ancak her ülkenin borç,faiz ,enflasyon ve iç talebi farklı olduğundan bu bazı ülkelerin işine yararken diğerlerini kötü duruma düşürebiliyor.Türkiye'nin krizden az zararla çıkması en çok Merkez Bankasının para politikalarına ve bankacılık sektörünün bu aşamada iyi yapılandırılmasına bağlanıyor.Şu aşamada TL'den Euro'ya geçiş Türkiye için bir intihar olabilir. Piyasaların iyice kızıştığı ve ikinci bir resesyonun beklendiği bu dönemde kendi sistemimizden vazgeçip tek bir merkezden yönetilmek belki de bizi Yunanistan'dan daha kötü bir duruma bile sokabilir. Kaldı ki işsizlik de Türkiye'de azımsanacak bir rakam gibi gözükmüyor; TÜİK'in açıklamasına göre bu rakam %11 civarlarında ancak başka kaynaklardan alınan bilgilere göre ki bunlar bağımsız kuruluşlar ; %17 civarında bir işsizlik söz konusu. Şu pozisyonda Türkiye'nin Avrupa Birliği sevdası aslına bakarsanız çok da sağlıklı bir ilişki gibi durmuyor, her ne kadar yaptığımız ihracatın büyük bir bölümünü Avrupa ülkeleriyle yapsak da tam bir entegrasyon ve dolaşım hakkı için kendi para birimimiz ve merkez bankasından vazgeçmek akıllıca değil. TÜSİAD başkanı Ümit Boyner, bu hafta içinde Avrupa'da ki bir toplantı da birliğin Türkiye'ye ihtiyacını olduğunu ve dinamizm için bunun gerekli olduğunu söylemiş, evet bu konuda haklı bize gerçekten ihtiyaçları var, yaşlanan nüfus ve her geçen gün kötüye giden resesyon onların taze kan ihtiyacını çoğaltıyor ancak bizim onlara ihtiyacımız var mı? Asıl sorulması gereken soru bu.

7 Mayıs 2011 Cumartesi

Bin Ladin Öldü(mü)

    10 sene önce adını ilk kez bir terörist saldırıyla duymuştuk... İkiz kuleleri yerle bir eden adam olarak hafızalara kazındı. Emperyalist güçlere karşı verdiği savaşta kendini asla göstermedi.Yerlere kadar olan sakalıyla çekilmiş fotoğrafını bildik.Sonrasında Oğul Bush  teröre karşı savaş açtı...Orta doğu da bomba düşmeyen bir alan kalmadı teröristleri bulmak için, ve tüm bunların arasında bir ülkenin rejimi değişti, binlerce masum insan öldü.
    Terör olgusu o kadar karmaşık bir kavram ki, kime terörist denir? Terör örgütü nasıl olunur? Bu soruların tam bir cevabı yok çünkü Amerikayı ele alırsak, eğer onun ideolojisine karşı duran, yaptıklarını yanlış bulan birileri varsa onu terörist ilan ediyor.Peki Bin Ladin terörist miydi? Bin Ladin iyi bir adam değildi burası kesin, verdiği savaş neye ve ya kime karşı olursa olsun, insanları başka canlar almak için kışkırtmak ve bu yönde onları eğitmek başlı başına bir suç. Ancak olaya tek taraflı baktığımız zaman bazı noktaları kaçırdığımızı düşünüyorum. Süper güç olarak Amerikanın da herhangi bir terör örgütünden farkı yok bence. Amerika 2000'lerin başından beri kendi çıkar ve ideolojisini korumak adına El-Kaide'den farklı davranmadı.İkiz kule saldırılarını bahane ederek, önce Irak topraklarını işgal etti, liderini kendi yargılayıp kendi astı, hem de kanıtı olmayan bir sebep yüzünden.Bununla yetinmedi, saldırıları düzenleyenleri bulmak adına yaptığı operasyonlarda binlerce yerleşim alanını yine kanıt ve kesin bilgiler olmadan bombaladı, tüm dünyaya da bunun terör karşıtı bir savaş olduğunu söyleyerek yaptıklarını haklı çıkardı. Girdiği ülkelere silah sattı, doğal kaynaklarını kullandı ve buna devam da ediyor....
        Son olaya gelirsek, Bin Ladin operasyonu bana kalırsa Obama'nın son kozuydu. Obama başkanlığı döneminde çok fazla oy kaybetti, finansal krize bir çözüm getiremedi ve özellikle yaptığı sağlık reformuyla bir çok kesimin tepkisini çekti, yaptı doğru ve ya yanlıştı o başka bir tartışma konusu ancak kesin olan bir şey Obama'nın önümüzdeki seçimi kazanması için bu kesimlerin desteğine ihtiyacı vardı ve herkesi etkileyecek bir şey yapılmalıydı. Milliyetçi duyguları ateşleyecek, Amerikalılara yeniden Amerikalı olduklarını hissettirecek bir zafer anı, bir senaryo gerekliydi. O senaryo belki çoktan yazılmıştı ya da yeni yazıldı ama çok kötü oynandı bence. Olayları bir çocuğun bile yemesi zor olan bir düzmeceye bağladılar.O ilk günlerin zafer sarhoşluğu bitti, herkes olay nasıl oldu ceset nerede diye sormaya başladı. İşte bu noktada senaryoyu yazanlar, aslında o kadar da iyi yazmadıklarını fark ettiler. Mantıksız olaylar sillesi; cesedin denize atılmasıyla başladı. Sonra Obamanın fotoğrafları yayınlamama yasağı kafaları iyice karıştırdı.Tüm bunların üstüne Bin Ladinin 7 yıldır bir malikanede oturduğu ve Pakistan'da elini kolunu sallaya sallaya dolaştığı ortaya çıktı. Tabi tüm bu olanlar akıllara başka soruları getiriyor, senelerdir dağlarda aranan Bin Ladin ve örgütü nasıl oldu da bu kadar göz önündeyken bulunamadı? Ya da bu operasyonu bir gecede yapacak ve bu kişiyi istediği an öldürebilecek olan Amerika neden bu kadar bekledi? Bunların yanıtlarını ancak ve ancak istihbarat örgütlerinde çalışanlar ve üst düzey yetkililer verebilir. Ancak fotoğrafa geniş açıdan bakıldığında bir terslik olduğu bir şeylerin yanlış olduğu çok bariz. O yüzden benim inancım halen bu operasyonun yazılmış bir senaryo üzerinden oynandığı yönünde aksi takdirde Amerika Bin Ladini öldürmek için bu kadar beklemezdi

28 Mart 2011 Pazartesi

Doğal Olanı Kabul Etme

Bu düzene hiç alışamadım, içinde bulunduğum düzeni kastetmiyorum, dünyanın düzenine alışamadım ben.... Her şey insanın kafasının içinde başlarmış, benim kafamın içinde başlamıyor bir şeyler yok oluyor sanki... Her şey bu kadar düzensiz mi olmak zorunda? Ama doğanın kendisi düzenli değil ki, her şey nasıl düzenli olsun....

Bir yer var gitmek istediğim, aslında çok uzak değil ama bana uzak... Bana uzak çünkü ben nereye gidersem gideyim oraya asla varamıyorum, dedim ya kafamın içinde her şey... Yol uzadıkça bende yoruluyorum iyice... İnsan ne zaman yorulur bu arada? 50'sinde mi? 60 mı? Yoksa yorulduğu zaman aslında tükendiği zaman mıdır? Pillerin bile bir ömrü vardır, insanın da pil gibi tükenip tükenmediğini anlayabilir miyiz acaba? Belki de kimimiz aynı piller gibi, aleti fazla çalıştırınca pillerini de erken tüketiyorlardır.Hem böyle olsa bile ne fark eder? Eninde sonunda her şeyin enerjisi tükenir,biter. Yeni enerjiler yeni hayatlar başlar onun yerine.Doğa  yok olan her şeyi yeniden yapılandırdığı gibi hayatı da yeniden yapılandırır.Boşlukları doldurur. Ama giden gider.... Yenisi gelse bile eskisini dolduramaz doğa. Hele ki büyük yıkımlardan sonra o yenilenme süreci uzar, hatta bazen tam olarak o süreç bitmez. İnsan doğasıyla, doğa ana arasındaki fark aslında kıldan daha incedir. İnsan doğası ne kadar vahşi ve hayatta kalmak için her yolu deniyorsa, doğa anada bir o kadar vahşidir ve o da kendi varlığını sürdürmek için üstüne uygulanan baskıya öyle büyük tepkiler verir. Doğanın bir parçası, insan tarafından ona ait olmayan bir parçayla değiştirildiği zaman,aynı vücudun kendisine ait olmayan bir organı reddetmesi gibi o da o parçayı reddeder ve yıkar geçer. Örneğe gerek bile olmadığını düşünüyorum... Ama bir nükleer santralin nelere sebep olduğunu daha önce gördük ve yine buna tanık oluyoruz... Her ne kadar radyoaktivite aslında doğada bulunan maddelerden elde edilen enerji olsa da, nükleer santraller doğanın istemi ve bilgisi dışında konuşlandırılmış enerji kaynaklardır.Ve doğa istemediği hiç bir şeyi bünyesinde tutmaz, tutsa bile bu belli bir süreç geçerli olur ve kendisine yapılmış olandan bin kat daha fazlasını geri alır.... Bunu fabrikalar,evler,arabalar,şehirler kimi zaman ülkeler çoğu kez canlar alarak yapar... 

Aslında insan doğası da bundan çok farklı değildir, insanlara olmadıkları gibi davranmalarını söyleyebiliriz, onları tehdit edip zorlayarak canlarını almakla korkutabiliriz. Onları olmadıkları kişilikler haline çevirmek isteyebiliriz ve bazen bunu yaparken onların iyiliği için olduğunu bile düşünebiliriz. Onlara nasıl davranmaları gerektiği hakkında bir liste hazırlayıp, uymalarını bekleyebiliriz. Onları düşündüğümüz gibi olmamakla suçlayıp, bencil ve kötü diye ilan edebiliriz. Hatta onları bir süreliğine buna ikna edip, öyle davrandıklarını bile görürüz... Ama hareketlerinde ki yapaylığı yine de sezebiliriz, işte o yapaylık aynı doğanın bizi bir süre idare etmesi gibi daha büyük yıkımlarla sonuçlanacak hareketlerin başlangıç noktasıdır. Doğayı da, insanı da olduğu gibi kabul etmek gerekir, çünkü kendi gibi olamayan bir şey aslında her şeyini kaybetmeye hazırdır....

14 Mart 2011 Pazartesi

Etik

Kişisel değerlerimiz ve ahlaki kurallar bizi bir birey yapan en önemli unsurlardır; yaşadığımız toplum içerisinde bize saygınlık ve kimlik kazandıran bu değerler ve inançlarımız kimi zaman toplumun amaçlarıyla çatışabilir. Bu çatışma sadece günlük hayatta başkalarıyla olan ilişkilerimizi değil, iş hayatımızı da etkiler. Doğru ve yanlışın göreceli olduğu ve değer yargılarının farklılık gösterdiği ortamlarda bazen dengeyi bulmak ve etik olmak zor olabilir. Etik olmak derken sadece kişisel değerlerimiz bir yana,  çevremizdekilere de zarar vermeden nasıl bu değerleri sürdürdüğümüz büyük önem taşır.

   Etik olmak dediğimiz zaman aklımıza ilk gelen dürüst olmak, çalmamak ve ya ayrımcılık yapmamak olabilir. Ancak serbest piyasa  kurallarıyla bunların çoğu ya hiçe sayılıyor ya  da üstü örtülüyor. Özellikle de pastadaki pay ne kadar büyükse yolsuzluk ve işe karışan taraflar o kadar çok oluyor. Bugün herkes öyle ya da böyle bu döngünün içerisinde yer alıyor ve  bu kurallar ülkeden ülkeye göre bile farklılık gösterebiliyor. Mesela Çin'de birine direk olarak para vermek rüşvet olarak sayılırken aynı kişiye aldığınız pahalı bir hediye ona olan saygınızı ifade edebiliyor. Sizin için bu aynı olay  olarak  görünse de algılama  biçimi olarak aynı  olmuyor. Bir başka örnekte  Amerika'da üst düzey yöneticilere ödenen yüksek primler; eğer olaya bizim açımızdan bakarsınız o yöneticilerin aldığı maaşlar etik gibi durmuyor ancak orada yaşananlar gayet normal algılanıyor ya da en azından bunun yasalara karşı bir durum oluşturmadığını görüyoruz.  Türkiye'de de durum çok farklı değil, devlet dairelerinde zarf içerisinde dönen paralara, kadınlara karşı yapılan ayrımcılığa sıkça rastlıyoruz ancak maço kültürümüz çoğu zaman bu ayrımcılığı göz ardı etmemize sebep oluyor.Peki yaptıklarımızın etik olup olmadığına nasıl karar vereceğiz ? Madem her şey göreceli, haksızlığın ölçüsü ne? Açıkçası bunun tam bir ölçüsü yok konmuş yazılı kuralların dışında olan her şey insanların inisiyatifine kalmış ancak bana da bir başkasının söylediği lafı bir ölçü olarak kullanabiliriz; o da eğer gece yastığa kafanızı koyduğunuzda gerçekten içiniz rahat değilse bir şeyler yanlış gidiyor demektir...
İş etiği ile ilgili çok ilginç bir belgesel izledim, belgesel ''The Smartest Guys In The Room''. Eğer ilgilenen varsa internette bulabilir. Belgesel çok ilginç, çünkü bir yolsuzluğun nasıl olup da etrafındaki herkesi bir hortum gibi içine çektiğinin inanılmaz bir örneği; Enron 1985'te kurulmuş bir enerji şirketidir. Bu şirket yatırımlarını artırarak enerji işinde büyümeye başlar ancak karlılığı maliyetlerinden ötürü düşmeye başlar, bu sırada şirketin sahibi Kenneth Lay, Ceo olarak Jef Skillings i görev başına getirir. Jef Skillings'in dahiyane fikri şudur; ''Biz enerji ve doğal gaz için boru döşemeyi bırakıp, enerji kaynaklarımızı finansal bir enstrümana dönüştürerek, hem maliyetlerimizi düşürürüz hem de daha fazla kazanırız.'' Ki bu fikir öyle bir tutar ki Enron ABD'de deki 7.büyük  şirket olmayı başarır bu sırada da hiç bir şey üretmeden sürekli olarak artan borsa hisseleri vardır.  Şirketin nereden para kazandığı asla tam olarak bilinemez ancak şirket her yıl sonunda inanılmaz karlar açıklar.   Sonunda çıkan sonuç ise aslında Enron'un şirket bilançolarıyla oynayarak sürekli olarak artı pozisyonda gözükmesidir. Tarihin en büyük skandallarından birinin sadece görünen kısmı budur. Buz dağının görünmeyen kısmı ise çok daha ilginçtir: Enron'u denetleyen firma Arthur Anderson bunu bile bile Enron'a onay verir, ama olay bununla da kalmaz, Enron'un durumunu bilen büyük bankalar (JP Morgan,Citibank,Chase...) şirkete milyonlarca dolar yatırım yapmışlardır. Kısacası Enron kendi içinde başlattığı yolsuzluğu bir virüs gibi etrafa yayarak bu işten nemalanmak isteyen herkesi kendisiyle işbirliğine ikna etmiştir. Bu olay insanoğlunun açgözlülüğünü, doyumsuzluğunu ve hırsını ancak sonucunda da hayal kırıklığı, ahlaksızlık ve trajediyi gözler önüne sermesi açısından çok önemlidir.
Doğru olamayacak kadar iyi olan bir şey, aslında iyi falan değildir. Belgeselin sonunda edilen bu söz aslında her şeyi çok güzel özetliyor. Hepimiz her şeyi daha güzel ve daha iyi yapmak için bazı şeyleri gizleriz ya da olduğundan daha farklı göstermek için çaba harcarız. Bu bazen kağıdın üstündeki bir sayı, bazen kıyafetimizin üzerindeki marka, bazende kalbimizden gelenin ağzımızdan farklı kelimelere dökülmesi şeklinde olur ama sonunda bize kalan her zaman altında yatan gerçeklik olur ve bu gerçeklik gerçeği göremeyenleri kendi yalanlarıyla yok eder...

6 Mart 2011 Pazar

İsyan

Dünyanın yüzü değişmeye başladı; en azından bir kısmının; Tunus'ta başlayan isyanlar bir domino etkisi yaratarak Libya'ya kadar uzandı.
Tunus'taki başlangıca geri dönersek; bir üniversite mezunu Tunuslu genç işsiz olduğu için sokaklarda işportacılık yapmaya başlar ancak çok geçmeden zabıta tezgahına el koyar ve..... Genç kendini 2 gün sonra sokak ortasında üstüne benzin dökerek yakar.Tabi bu gencin işsiz olması artı üniversite mezunu olması durumu daha da ilginç hale sokan bir detay.Sonra ne oldu? Zaten ne olduysa bu gencin kendini yakmasından sonra oldu, öfkeli gençler onlara sunulmuş yeni çağın nimetlerini kullanarak örgütlendi, facebook ve twitter gibi sosyal paylaşım ağlarında kendilerine cenneti vaat eden ancak cehennemi yaşatan liderlerine savaş açtılar. Bu açılan savaşın bu noktaya geleceğini kimse düşünmezdi belki bu savaşı açanlar bile... Liderler sırasıyla düştü, Tunus'ta Bin Ali, Mısırda Mubarek. Ürdün ve Libya ise sallanıyor... Kaddafi her ne kadar dirense de Avrupa ve Amerika'nın desteği olmadan çok da yerinde oturabilecek gibi gözükmüyor. Peki bu köklü değişim nasıl oldu da bir anda başladı? Tabi ki de bir anda olmadı olayların bu noktaya gelişi; yılların yoksulluğu, işsizliği; sömürülmüşlüğü içinde kıvranan Arap Dünyasının vatandaşları artık bu düzene daha fazla dayanamadı.. Özellikle de dünya üzerinde gelişen ve artık hükümetler tarafında da  engellenemeyen iletişim araçları, milyarlaca insanı birbirine bağladı,bu geniş iletişim ağı insanların başka görüşleri, fikirleri ve ideolojileri görmelerini sağladı. Bazılarına göre bu aslında batı dünyasının doğuyu kendine benzetme komplolarından biri. Gençleri batıdaki düzene özendirerek onları isyana teşvik ederek günaha sokma biçimi. Gerçekten böyle mi ? 30 yıl boyunca ülkesinin kaynaklarını hemde petrol kaynaklarını kullanarak milyarlaca dolar kazanan ancak halkını fakirlik ve cehalet içinde bırakarak milyonlarcasının  birer hayvan gibi yaşamasına göz yuman bu liderler sevapkar  mı? Kendi yazdığı kitabı anayasa gibi kullanıp ona göre bir düzen oturtan bir başkan, halkına ne verebilir? Aslına bakarsınız bu hareket o kadar geç kalınmış bir hareket ki; belki de bu insanların demokrasiye dönme şansları bile olmayacak. Bir önceki yazımda değişikliğe kapalı olan toplumların ileriye gitme şanslarının olmadığını söylemiştim belki de bu olanlar bu olgunun bir doğrulaması. Sonuçta hayatta sürekli olan tek şey değişimin kendisidir.
Peki Türkiye bunun neresinde; belki kıyaslama yapmak doğru olmayacak ama nerede olduğumuzu anlamak açısından Türkiye'nin yavaş, aksak ve kimi zaman yanlış yönde de olsa işleyen bir anayasası ve demokrasisi olduğunu söyleyebiliriz.Ancak geçmişinden ders almayan geleceğini inşa edemez ve bizde çok iyi biliyoruz ki atalarımız değişime kapandıkları için bir imparatorluğu kaybettiler.Değişim demek değerlerimizi, geleneklerimizi ve benliğimizi kaybetmek demek değildir. Kimse daha fazla söz hakkıyla ya da insan gibi yaşamakla daha az Müslüman ya da daha az insan olmaz. Olayın dini boyutuna değinmeden geçemeyeceğim çünkü, sonuçta tüm isyanların çıktığı Arap ülkeleri çoğunluğu Müslüman olan halklardan oluşuyor. Müslüman dünyasının kanımca yaptığı en büyük yanlışlardan ya da belkide bilerek yapılmış yanlışlarından biri, halklarını değişen dünyadan izole ederek en başta onların iletişim ve sosyal haklarını ellerinden alması. Dini öğreti ve doğruları yanlış yorumlayıp kendi doğrularına göre düzenleyen bu liderler dünyada her şeyin bir sonu  olduğunu düşünmeden bu çarpıtılmış yalanları kendi insanlarına empoze ettiler. Çoğunu da manipüle ederek sindirdiler ve değişime kapalı birer köle yaptılar. Herkes köleliğin artık 21.yüzyılda kalmadığını söylüyor ancak asıl köleliğin kendi fikir ve düşüncelerini belirtemeyen bir kitle yaratmak olduğunu unutuyor.

21 Şubat 2011 Pazartesi

00:01

00:01 ... Sayıların karmaşıklığı hakkında çok şey bilmeme rağmen matematikten pek çakmam, ancak bu rakamların saati gösterdiğine adım gibi emindim ta ki... Her neyse belki de baştan başlamam gerek, her zaman ki gibi uzun bir gecenin ardından eve döndüğümü hatırlıyorum, hayal meyal, dış kapının anahtarlarını cebimden çıkardım ve kilidi zorladım ama nafile... Açılmıyordu melet, sanki uzun bir rüyanın tam ortasında uyandırılmış gibi hissettim birden... Bu anı daha öncede yaşamıştım, o kilidi bir türlü açamıyordum rüyamda da, ya da belki de gerçekten yaşamıştım bu anı...Şu deja vu dedikleri garip olay.Alkollü müydüm yoksa başka bir şey mi kullanmıştım bilmiyorum ama kilide odaklanıp kaldım bir an.Sonra vazgeçtim ve kapının önüne oturdum,kapıyı açacak birilerini bekliyordum ya da zile mi bassam diye düşündüm? Vakit çok geç olmalıydı ama saatimi bulamıyordum, daha 2 saat öncesine kadar kolumda duruyordu. 2 saat öncesi miydi? Artık vazgeçmiştim düşünmekten, havanın soğukluğundan olsa gerek durup düşünmek çok da akıllıca bir hareket gibi gelmedi bana. Yürümeliydim. Ama nereye? Off Allahım ne oluyor bana? Çok saçma, her yer birbirinin aynı gibi sadece o kilidi açamadığım bina farklı duruyor. Garip. Uzun binaların gökyüzüne değdiklerine  yemin edebilirdim, ama bu fikir o kadar anlamsızdı ki, kendi kendime bu gecenin gerçekten çok uzadığını söyledim. Yürüdüğüm yerler daha önce gördüğüm yerler değildi buradan da kaybolmuş olduğum sonucunu çıkarttım, peki ben nasıl bir yere gelmiştim, belki de telefonla birilerini aramalıydım evet ya cep telefonum, teknolojinin nimetleri, geceyi kimle geçirmiştim? Hmmm....Kim vardı yanımda benim? Olmuyor hatırlamıyorum, önemli değil rastgele bir numara da çevirsem olur. Telefonum nerede peki ?? Çok güzel, bu her şeyin üstüne tuz biber oldu.Telefonumda yok, muhtemel bir soyguna uğramıştım herhalde yolda,telefonum ve saatim yok ve evet cüzdanı da bulamıyorum şimdi... Bir bakalım cüzdanım,telefonum ve saatim yok ve  neresi olduğu hakkında en ufak fikrim olmadığı bir yerdeyim: Şimdi odaklanmam lazım, ben ne yaptım bugün, sabah kalktım işe gittim, o ufak saçma masa başı işimde 8 saatimi, çalışarak görünüyormuş gibi harcadım. Canımın sıkkınlığını atmak için her zaman gittiğim, iş yerinin yakınındaki bara gittim, bir kaç kadeh bir şeyler içtim, buraya kadar her şey net... Sonra ? Aaa evet bardaki sarışınla bakışıyorduk, onu bir yerlerden tanıdığıma eminim...Erkek arkadaşı geldi, ya da bana erkek arkadaşı gibi gelmişti. Kalkıp gittiğimi hatırlıyorum çünkü bu duruma baya bozulmuştum. Peki yanımda kim vardı? Ahh işte bunu bir türlü hatırlayamıyorum.Çok garip birileri olması gerekirdi, iş arkadaşlarım ya da bir dostum... Çok kötü bir hafızam olduğunu biliyorum ama bu kötü bir hafızadan öte bir durumdu.Yüzüme çarpan dondurucu rüzgarla düşüncelerden sıyrıldım, etrafıma baktım yine, çok yürümüş olmalıydım ki, sonunda caddeye çıkmıştım en azından bir taksi bulup ya da herhangi bir arabayı durdurup eve dönebilirdim artık, tabi gerçekten nerede oturduğumu hatırlayabilirsem... Bu cadde o kadar sakindi ki, eğer avazım çıktığı kadar bağırırsam birilerinin buraya üşüşeceğinden emindim; Heyoooooooo!!! bir kez daha deneyelim: Kimse yok muuu??... Olmuyor, bu caddeyi hatırlamıyorum, daha önce buraya gelmiş miydim? Olamaz çünkü bu caddeye gelmiş olsam, bir şekilde hatırlardım ama hatırlamaya bilirim de...Sonuçta tüm caddeler birbirinin aynı değil midir? bir saniye... İşte bir far ışığı sanırım bir araba geçiyor, evet evet, sonunda kendimi yolun ortasına attım adeta, bu da ne? Bu araba pek duracak gibi gelmiyor, hey hey hey dursana be!!! Alkolik herif, bu yolda böyle mi gidilir az kalsın eziliyordum. Başka bir arabayı beklemekten başka bir şansım yok sanırım, yolun kenarında ki kaldırıma oturdum, ancak öyle bir soğuk vardı ki; oturmak donarak ölmeme sebep olabilirdi, ancak bilincim de daha fazla yürüyemeyeceğim kadar kapalıydı. Bu ses de ne böyle?? Sanki birileri yanı başımda davul  çalıyordu, başıma giren ağrıdan olsa gerek diye düşündüm, ya da... Beynimde öylesine bir acı hissetmiştim ki sanki birisi onu kemiriyordu, ya da daha da kötüsü şu Hannibal filminde ki gibi birileri onu açıp bir parçasını çıkarmaya çalışıyordu. Bip bip bip... Bu ses ancak bir alarm sesi olabilirdi, tabi ya... Bunca zamandır uyuyor olmalıydım ve tüm bu saçmalık,gözlerimi açıp alarmı kapasam iyi olacak artık. Ama  gözlerimi neden açamıyorum? Pekala ellerimi hareket ettirmem lazım en azından, hadi ama ne oluyor bana böyle, ya da belki de şu anda hala o caddede yatıyorum ve soğuktan dondum, beynim sulandı ve öleceğim evet evet kesinlikle olan bu olmalı... Ne talihsiz bir ölüm... Nerede olduğumu bile bilmeden bir caddenin ortasında geberip gideceğim. Şu gözlerimi bir açabilsem, ama sanki göz kapaklarım dikilmiş gibiler... Komik olansa halen bugün ne yaptığımı hatırlamaya çalışıyorum, bu saçma sapan bip sesi de neyin nesi...  Alarm değilse ne olabilir ki başka, ahaaa bip sesi tabi ya, bardan çıktım sinirim bozuktu, eve dönmeye karar verdim, otobüse binmiştim, ve bir arkadaşım aramıştı, telefonu açtım ancak daha konuşamadan sarjımın bittiğine dair o sinir bozucu bip sesini duydum ve daha sonra tekrar telefona baktığım da o rakamları görmüştüm sanırım 00:01, yok hayır hiç bir şey görmemiştim çünkü telefon zaten kapanmıştı. Peki ben su sayıları nerede gördüm, eve dönemden önce bu kadar geç olamazdı... Saat değildi öyleyse... Bir çığlık duyuyorum,bu çığlık da neyin nesi , savaş falan mı çıktı, hadi ama birisi şu caddeden ya da her neredeysem gelip kaldırsın beni.... Otobüs, çığlık...  Otobüsteydim, telefonum çaldı, tam açtığım anda sadece bir bip sesi duymadım çünkü, sarjım bitmesine rağmen bip sesi sürekli ve durmadan çalmaya devam ediyordu, yanımda ki adamdan geliyordu bu ses, uzun paltolu,siyah güneş gözlüklü bu herif de kimdi? Offf kahretsin... Hayır olamaz bu adam bir...Paltosunu çıkarmıştı ve şimdi haykırıyordu tüm nefretini dünyaya, iyi de neden bu otobüsü seçmişti, ve tanrıyı neden nefretine alet ediyordu... Tam yanımda duran  kadının gözleri şimdi geliyor aklıma o kadar çaresizdi ki... Şimdi yanık kokusunu alabiliyorum beynimin, ve buna rağmen şimdi daha net her şey kafamda, gerçekten bir caddedeydim  ve gerçekten vücudumun hiç bir yerini hareket ettiremiyordum çünkü sanırım benimle değillerdi artık... Ve gözlerim, gözlerim son kez o paltonun ardında saklı  cihazının üzerinde yazılı rakamları görmüştü: 00:01...