Yaşamın Altın Sözleri

''Terk edenler asla kazanmaz.
Kazanan asla terk etmez.Bazı insanlar keyifle ıslak çalar. Hayatları muhteşemdir.Bazıları durmandan ağlar ve inler..Ben çocuklara hep aynı şeyi söylerim...Şikayet etmeyin ,itham etmeyin,açıklamaya çalışmayın..
Hayatın sloganı asla bırakmayacaksın'dır.Çoğu terk edişimizde, zafere bir kaç adım kaldığının farkında bile olmayız.Başarı yarışmanın kendisinden bir saniye daha fazla dayanabilirsek bizimdir.''

McDonald Valentine

17 Ağustos 2010 Salı

Saygı(nlık)

İnsan kime saygı gösterir? Saygı alınır mı? Saygı verilir mi? Bilgili olan herkes saygı duyulacak kişiler midir?
Saygı bu çağ içerisinde paslanmış bir kelime aslında, her şeyin sanallaştığı, çoğu kez yüzünü bile görmeden yaptığımız telefon konuşmaları ve iletişimin sınırsız olduğu bir ortamda aslında saygı dediğimiz olgu yerini çoktan sahte bir samimiyete bıraktı.
Bugün yoldan çevirip yaşını başını almış birine gençlerin ne ölçüde saygılı olup olmadığını sorsak; bize o eski beyefendileri ve hanımefendileri anlatır muhtemelen. Ancak şu anki saygısızlık durumu bundan çok daha öte büyük bir problem.Bir jenerasyon problemi olmaktan çok bir iletişim problemi artık bu. Bilgi çağının yaşandığı bu dönemde, buna ilaveten çok da büyük bir bilgi kirliliği yaşıyoruz.Herkes her türlü bilgiye bir tık la ulaşacağını sanıyor ancak gerçek hiç de öyle değil; çünkü gerçek bilgi  aslında ulaşılması güç olan ve araştırılması gereken bilgidir.Bugün dünyadan milyonlarca insanın sil baştan değiştirip yazdığı sitelere girip hazır bilgiyi aldığımızı zannediyoruz.Şimdi bunun saygıyla ne alakası var? Aslında çok var, bilgili olduğunu sanan ve hazır, araştırılmamış bilgiyi edinen gençler, gerçekten çalışıp bir şeyler kuranlara küstahlık yapıyorlar, bir film izleyip kendilerini felsefeci( matrix, inception) ya da bir teknolojik alet kullanıp ( iphone, laptop) kendilerini mühendis sanıyorlar.Ancak maalesef hiç biri değiller, çünkü bazı şeyleri özümsemek onları bilmekten çok daha   büyük ve saygı duyulacak bir şeydir. O yüzdendir ki bugün herkes bir yorumcu, bir ekonomist, bir politikacı ya da bir futbol antrenörü gibi davranmaktadır.Kişilerin uzmanlık alanlarına saygı kalmamıştır. Bu bilgi kirliliğinde her türlü meşgalesi olanlar ancak hiç bir konuda tam bir bilgisi olmayan bir insan yığını oluşmaktadır. Bu ahlak ve saygı çerçevesinde ne kadar zararlıysa , toplumsal olarak da çok tehlikeli bir durumdur. Her konuda bir fikri olan ancak bu fikirlerin hiç birini birleştiremeyen ve yararlı olamayan toplumsal bir kesim, işinde uzman olan ve başka konular da ahkam kesmeyen bir kişiden daha az bilgilidir.
Bence saygınlık alınmaz, verilir. Yani bir kişi saygınlık almak için sürekli kendinden bahsetmez, ve her yerde kendini övmez.Çünkü saygınlık duyulacak kişi hareketleri ve yaptıklarıyla zaten kendisini ortaya koyar ve saygınlık kazanır yani saygınlık ona verilir.

15 Ağustos 2010 Pazar

Eğitim şart mı?

LYS sonuçları açıklandı...
üzülenler sevinenler oldu, tercihlerine girebilenler ve giremeyenler ya da bir kez daha denemek için kolları sıvayanlar oldu. Giremeyenler kendilerini 3 saatte ölçen bir sınava teslim oldu , aileleri ya da yakınları tarafından başarısız olarak damgalandı artık. Dereceye girenler , puanları tutturanlar hayırlı evlat, başaramayanlar hayırsız oldu.
Evet başarı nedir?  Başarı bir öğrencinin üniversite sınavında kaç puan yaptığımıdır? Hangi okula girdiği midir? Dünyanın pek çok yerinde böyle evet, sistemler farklı olsada CV denen özgeçmişte yazan okul önemli. O da yetmez ortalama önemli. İşe girerken bakılan ilk şey bunlar hatta ehliyet alırken bile size konulan bir eğitim sınırı var.
Ancak ne var ki hani bu bizim eğitim dediğimiz aslında paraya ulaşmak için kullanılan araç o kadar da gerekli değil!! Şaşırdınız mı? O zaman sizden dünyanın en zenginleri listesinde TOP 10 a bakmanızı isteyeceğim; bu listede üniversite mezunu kimse yok!! İlginç mi? Daha da ilginci var; bu insanlar üniversiteden kaçmış kişiler. Neden mi? Çünkü üniversitenin onların yaratıcılık ve fikir dağarcığını körelttiğine inandıkları için, hatta o kadar ki , Oracle adlı  yazılım devinin CEO su Lawrence J. Ellison Yale üniversitesi mezunlarına öyle bir konuşma yapar ki kürsüden yaka paça aşağı atılır. İşte o konuşmanın tam metni yorumu sizlere bırakıyorum:

"yale üniversitesi mezunları, daha önce böyle bir konuşma duymadığınız, görmediğiniz için özür dilerim. ama benim için bir şey yapmanızı istiyorum. lütfen, etrafınıza iyi bir bakın. solunuzdaki sınıf arkadaşınıza bir bakın.sonra sağınızdaki sınıf arkadaşınıza bir bakın. ve simdi şunu kafanıza sokun: "bundan beş yıl sonra, on yıl sonra, hatta otuz yıl sonra, solunuzdaki kişi hiçbir şeyi başaramamış olacak. sağınızdaki kişi de aslında hiçbir şey başaramamış olacak."ve siz, ortadaki? ne bekliyorsunuz? siz de başaramayacaksınız. başaramayacaksınız. aslında bugün şöyle bir etrafıma baktığımda parlak bir gelecek için yüzlerce umut ışığı göremiyorum. yüzlerce değişik endüstride liderliği ele alacak kişiler de göremiyorum. görebildiğim tek şey, geleceği başarısızlıktan başka bir şey olmayacak yüzlerce insan. o kadar.sinirlendiniz. bu anlaşılabilir bir şey. ben, lawrence "larry ellison" üniversite terk. kim oluyorum ve bu yetkiyi nereden alıyorum ki, ülkenin en prestijli yüksek öğrenim kurumunun bu yıl ki mezunlarına böyle şeyler söyleyebiliyorum?bu yetkiyi nereden aldığımı söyleyeyim: çünkü ben, lawrence "larry" ellison, üniversiteyi terk etmişim ve dünyanın en zengin ikinci adamıyım. siz değilsiniz. çünkü bill gates, o da üniversite terk ve dünyanın -şimdilik- en zengin adamı. siz değilsiniz. çünkü paul allen, o da üniversite terk ve dünyanın en zengin üçüncü adamı. siz değilsiniz. başka örnekler de var.mesela michael dell, o listede 9 numara ve yukarı doğru hızla tırmanıyor. o da üniversite terk. ve siz o listede hâlâ yoksunuz. hımmm... şimdi çok kızdınız. bu da anlaşılabilir. o halde biraz da egolarınızı okşamama izin verin. pek çoğunuz burada dört ya da beş yıl eğitim gördünüz. önünüzdeki yıllar için epey iyi bir eğitim aldınız, bilmeniz gereken pek çok şeyi öğrendiniz. iyi çalışma alışkanlıkları edindiniz. burada size o önünüzdeki yıllar boyunca yardımcı olacak bir sürü insan tanıdınız, onlarla bağlantı kurdunuz. ve hayat boyunca yanınızdan ayrılmayacak bir kelimeyle güçlü bir ilişkiniz oldu burada.bunların hepsi güzel şeyler. ama gerçekte, o kurduğunuz arkadaşlık bağlantılarına fena halde ihtiyacınız olacak. o çalışma alışkanlığına ve "terapi"ye de ihtiyaç duyacaksınız hayat boyu. ihtiyacınız olacak, çünkü üniversiteyi terk etmediniz. dolayısıyla asla dünyanın en zengin insanları arasına katılamayacaksınız.belki de listeye 10 ya da 11. sıradan, microsoft yöneticisi steve ballmer gibi, girebilirsiniz. ama herhalde onun kimin için çalıştığını söylememe gerek yok, değil mi? sadece kayda geçsin diye söylüyorum. o da zaten master sınıfından terk etti. biraz geç kalmış anlayacağınız. son olarak, herhalde bazılarınız ya da umarım bu konuşmadan sonra çoğunuz, kendi kendinize şunu soruyorsunuz: "yapabileceğim bir şey var mı? bir umudum var mı?"maalesef hayır. çok geç kaldınız. içinize çok şey dolduruldu, siz onlara bakıp çok şey bildiğinizi sanıyorsunuz. artık 19 yaşında değilsiniz. eveeet!... şimdi gerçekten çok kızdınız. bu anlaşılabilir bir şey. belki de şu an, size bir umut ışığıvermenin, bir çıkış yolu göstermenin tam zamanıdır. hayır, 2000 mezunları size değil. siz kaybettiniz. sizi, yılda 20 bin dolarlık komik maaş çeklerinizle baş başa bırakıyorum. üstelik o maaş çekinin üstünde sizden birkaç yıl önce okulu terk etmiş birinin imzası olacağını söyleyerek. öğütlerim size değil daha alt sınıfta okuyanlara. size söylüyorum: hemen ayrılın. daha güçlü söyleyemem: ayrılın. bırakın üniversiteleri. hemen toplayın eşyalarınızı ve fikirlerinizi. ve bir daha geri dönmeyin. terk edin. her şeye yeniden başlayın. size söyleyebileceğim tek şey, o başınızdaki kepler ve kıyafetin sizi aynen şu güvenlik görevlilerinin beni kürsüden aşağı çektiği gibi... aşağı çektiği....."
ve kürsüden indirilir...
Not: Bu yazı eğitimi kötülemek için değil, sadece iyi bir eğitim mutlak başarıyı getirir mi? sorusu hakkında düşünmek ve kazanamayanların hayatta her zaman 2. bir şans vardır ilkesiyle hareket etmeleri için yazılmıştır.

13 Ağustos 2010 Cuma

Ramazan Ruhu

Ramazan;
Müslümanlığın en kutsal ayı, dinin adeta yeniden  ve yine dirilişi, 11 ay boyunca yapılanların bu ay da yapılmayışı yada yapılmayanların yapıldığı mübarek günler.
Ben bir ilahiyatçı değilim, din bilgim Kur'an ve okuduklarımla sınırlı olan sade bir vatandaşım.
Ve sade bir vatandaş olarak Ramazan boyunca yaptıklarımızla ilgili bazı gözlemlerim var:
Dini vecibelerle ilgili ahkam kesecek değilim, sadece Ramazan ayının sosyolojik boyutlarını ve etkilerini aktarmaya çalışacağım.
Din; Allah ile bağımızı oluşturan en önemli unsur, ancak beni rahatsız eden uygulanış biçimi, daha doğrusu bizim onu kendimize göre yorumlayışımız;
Ramazan ayı boyunca içilmeyen içki, 11 ay boyunca helalmiş gibi tüketiliyor, Ramazan ayı boyunca tutulan ağızlar , 11 ay boyunca sigarayı tüttürüyor. Oruç tutuyoruz ama sinirleniyoruz, bağırıyoruz , kırıyoruz. Gerekenleri yerine getirirken hep kendimiz için yapıyoruz.Fiyatların artmasından şikayet ediyoruz edelim ama bizim boğazımızdan bir şeyler geçerken 12 ay boyunca aç,susuz kalanları düşünmüyoruz. Öyle ya oruç Allah rızası kadar , onların hallerinden de anlayıp yardım etmek için tutulmaz mı? 12 ay boyunca böyle düşünmemiz gerekirken neden 1 ay sadece bunu düşünüyoruz? Neden sadece 1 ay yardım ediyoruz  geri kalan aylar Allah'ın ayları değil mi? İbadet sadece kendini kurtarmak, kendi günahlarını affettirmek için mi bize indirilmiştir? Yoksa inançlarımızı, daha kötü durumda olan , daha fakir olan , işsiz, aç ve hasta olanlara da yönlendirerek , iyilik yaparak ve en önemlisi insan olup insan gibi yaşamak için mi gelmiştir? 
Kur'an da  kul hakkı Allah'ın bile karışmadığı bir günah olarak tasvir edilirken, sadece 1 ay boyunca namaz kılıp, oruç tutarak kendimizi gerçek bir Müslüman olarak adlandırabilir miyiz?
Bu yazı bir eleştiri  ya da isyan değildir sadece bu güzel ayda, kendimize hatırlatmamız gereken bazı sorulardır. Hayırlı Ramazanlar.

8 Ağustos 2010 Pazar

Gündemi Yaşamak

Gündem... gazete ve televizyonlarda sıkça karşılaştığımız bu sözcük, genellikle bize nelerin önemli olduğunu , nelerin konuşulduğunu hatırlatmak için, bir dizi konun ana başlığını içerir. Gündem takip edilir, tartışılır, ve unutulur. Gündem sürekli değişir, hiç bir şeyin aynı kalmadığı gibi, hiç bir günün diğeriyle aynı olmadığı gibi...

Değişen gündem Türkiye'de hep tartışma konusu olur, ancak bu ülkede ki gündem nedense hep en önemli konu başlıklarını alt satırlarda verir, 2.sayfa haberleri dediğimiz, aslında sosyo-ekonomik boyutumuzu yansıtan bu alt başlıklar gündemi hiç oluşturmaz. Bizde gündem ya boyla ilgilidir ya da çömelmeyle, en rahatsız edici ve argo konuşan hep gündemi belirler nedensizce. Bazende hiç gündemi oluşturmamış konular bir anda en önemli konumuz olmuş çıkıvermiş aynı her yıl yapılan bir toplantının, hiç bir zaman o kadar tartışılmadığı gibi.

Bazen dibinizde bombalar patlarken, siz gündemden bu yazın son modasını izlerseniz sebepsizce. Ya da bar çıkışı görüntülenen birinin kameraya vuruşunu ayıplayarak kitlenirsiniz.

Gündem, sizi yönlendirir, neyi konuşucağınıza ve ya nereye gideceğinize karar verir çoğu zaman, aslında sevdiğiniz her hangi bir yere gidecek kadar özgür olduğunuz halde...

Evet işte böyle şaşırtırlar sizi, olanı görmemeniz , yapılanı duymamanız için hep değiştirirler gündemi, ve hep siz anlayamadan daha ne zaman oldu diyemeden bu ülkede çok şey değiştirirler bizlerin haberi olmadan.

Bazen bakmak yeterli değildir, anlamak gerekir, bağlantı kurmak  ve görmek gerekir.

Çünkü hayat aslında detaylarda gizlidir.