Yaşamın Altın Sözleri

''Terk edenler asla kazanmaz.
Kazanan asla terk etmez.Bazı insanlar keyifle ıslak çalar. Hayatları muhteşemdir.Bazıları durmandan ağlar ve inler..Ben çocuklara hep aynı şeyi söylerim...Şikayet etmeyin ,itham etmeyin,açıklamaya çalışmayın..
Hayatın sloganı asla bırakmayacaksın'dır.Çoğu terk edişimizde, zafere bir kaç adım kaldığının farkında bile olmayız.Başarı yarışmanın kendisinden bir saniye daha fazla dayanabilirsek bizimdir.''

McDonald Valentine

28 Ağustos 2011 Pazar

                     Uzun bir günün ardından, yollara düşmüştü yine , ancak her zaman durduğu o eski püskü  beş para etmez barın önüne gelince duraksadı; içeri girmekle, dışarıda kalmak arasında bocalıyordu; barın tepesinde ampullerinin yarısı yanan tabelanın  ilk üç harfi ancak seçiliyordu: Mer, diğer kalan harfleri okumaya zahmet bile etmedi. O üç harfin yani Mer'in kafasında çağrışım yaptığı görüntüler bir bir gözünün önünden geçti. Diller böyleydi işte diye düşündü, birinde anlamsız olan her  kelime  bir diğerinde anlam ve hayat buluyordu. Mer'de ona Akdenizin güney kıyılarında yaptığı cankurtaranlık işini hatırlatmıştı. Sonra aklına  o sarışın afet geldi. Ne kızdı ama diye düşündü, güneşin daha da parlaklaştırdığı kumral saçları, kimi zaman bukle bukle kimi zamanda yüzüne masumane bir ifade yerleştiren düz bir hal alırdı. 
                
                      Yavaş ve sakin bir kaç adım attı, bara yaklaştıkça içeceği içkiyi de bilinçsizce seçmişti, her zamankinden; tekila. Ona göre tekila kafayı bulmanın en kolay ve zahmetsiz yöntemiydi ,ağrısız sancısız bir gecenin formülü. Barın dekoru 60 lar ve 70 leri aratmayan Queen posterleri, Elvis portreleri ve Marliyn Monroe'nun  o ünlü etekleri uçuşan  pozuyla kaplıydı. Burası onun için bir bardan çok, gençlik yıllarında arkadaşlarıyla takıldığı bir kafeye benziyordu, tek bir istisnayla; o günlerden kimse kalmamıştı artık. Hayatın her birini nasılda başka bir yöne savurduğunu geçirdi bir an aklından, kim nerdeydi ne yapıyordu? Bunlar artık zaman aşımına uğramış bir davanın iddianame soruları gibiydi.Cebinden çıkardığı zippoyla bakıştı, onu aldığı yer ve günü çok iyi hatırlıyordu.Bir yaz günüydü; nedense en güzel anılar yaza ait olur diye mırıldandı, o yaz biraz para biriktirmek için  otelin resepsiyonunda görevli olarak çalışıyordu, lüks otelin türlü müşterileri olurdu. Bazen ünlü aktörler,aktrisler, kimi zaman sporcular çoğunlukla da politikacılar gelirdi. İşte o yazın ünlü konuğu da Ordu komutanıydı. Ancak onun için  herhangi  ünlü bir konuk değildi,2 yaz öncesinde donanmada yer alıyordu ve 3 askeri olası bir kazadan kurtardığı için üstün cesaret nişanı almıştı. Bunu ona göstererek belki de düzenli bir iş bulmayı umuyordu. Komutan  otele ilk girdiğinde ; heybetli gövdesi ve  yürüyüşü ile çevredekileri nasıl hizaya soktuğunu  hayretle izlemişti . Onunla asıl karşılaşmayı umduğu yer otelin restoranıydı ve O da bu işi lafı dolandırmadan yapmaya karar verdi; Komutanın yanına gitti ve donanmada cesaret nişanı aldığını, düzenli bir iş aradığını pat diye söyleyiverdi, Komutan ve masadakiler buna şaşırmıştılar,  bir kaç koruma-asker onu apar topar alıp götürmek istediyse de Komutan tek bir işaretiyle askerleri def etmiş ve genç adama: Asker; hayat hiç bir zaman adil olmamıştır ve olmayacaktır da; biz fanilerin yapabileceği tek şey ancak onun kadar acımasız olabilmektir,demişti. Bu bir askerden beklenecek bir cevaptı ancak O'nun aradığı cevap değildi. Daha sonra avucunu açmasını istedi ve O'na şu anda barda sigarasını yakmak üzere çıkardığı altın kaplamalı üzerinde donanmanın işareti olan zippoyu verdi. Çoğu kez onu satmayı düşündü, çok iyi para ederdi, ama yapamadı. Hayatta bazı şeylerin gerçek değeri  parayla ölçülemez diye düşündü. Bu da onlardan biriydi. Sigarayı yaktı, ve derin bir nefes çekti, sanki dünyanın tüm sıkıntılarını içine çeker gibi. Bara yaklaştı ve tekila istedi,barın tahtasına yaslandı, bir tarafı içkiyi bekliyor diğer tarafı etrafa kolaçan ediyordu, O'nu görmeyi umuyordu yine bu gece... Konuşmasa bile görmek ona farklı duygular hissettiriyordu, mutluluk değildi belki ama bir tür rahatlamaydı bu, hala burada ve yaşıyor olduğunu bilmek, nefes aldığını görmek.  Midesi bulandı ilk tekiladan sonra, böyle olmazdı hiç ama içi kıpır kıpırdı, sanki kalbine yüksek voltajda elektroşoklar veriliyordu. Belki de artık yorgunluktandı bu; yılların ağırlığının kalbinin üstüne uyguladığı dayanılmaz baskı...
2. tekilayı istedi, aynı his devam ederse içmeyecekti, ya da belki de dibine kadar gitmeliydi. Sigarayı yavaşça dudağına yapıştırdı ve bir nefes daha çekti. Tam o sırada O içeri girdi, hala güzeldi, hala çekiciydi ve en önemlisi hala O'nu seviyordu. Sigarayı ayağının altında ezdi; arkasını döndü, Onun kendisini tanıyıp tanımayacağını bilmiyordu  ama yine de bir ihtimaldi bu. Aradan geçen 15 sene sevgisi dışında her şeyi  değiştirmişti. Yüzde ki çizgilerin kişinin hayatının bir aynası olduğunu söylerler, eğer durum böyle ise Onun ki kırık bir ayna olmalıydı. Barın hemen arkasında raflar boyunca uzanan aynaya bir göz attı, artık orada bile kendini görmeye dayanamıyordu; yine de belki hala bir şansı vardır diye düşündü , ancak yansıması tam tersini söylüyordu. Yer yer ağırmış saçlar, kirli sakalı ve gözünün kenarında ki derin çizgiler şansını çok uzun zaman önce yitirdiğini yüzüne haykırır gibiydi. Uzun boyuna ve geniş gövdesine aldırmaksızın ,kendisi hakkındaki  hükmü çoktan vermişti bile: Kaybetmişti... Ernest Hemingway'in  İhtiyar adam ve Deniz romanında da yazdığı gibi: ''Erkek yenilgi için yaratılmamıştır. Erkek mahvedilebilir ama yenilmez.'' Belki de hissettiği bu yoksunluk duygusu, yenilmişlik hissiyle bire bir yaşadığı şeydi.

              Bir saniyeliğine O'na bakmak için arkasını döndü; o tek bir saniye aklına yaptıkları kumsal yürüyüşlerini getirdi. Sabaha kadar her şeyden konuştukları günler, ya da hiç konuşamadan birbirlerine baktıkları saatler. Tüm bunları gerçekten özlüyor muydu? Şu anda tam arkasında, 3-4  metre uzakta duran kadını gerçekten hala seviyor muydu?  O kadın hala sevdiği ve birlikte olduğu kadın mıydı?Yoksa O'da kendisi gibi geçmişte kalmış bir hayalet miydi?Ya da o günlerin ardından zihninde arta kalan bir gölge miydi sadece?  O da onu özlemiş miydi ? Tüm bunları öğrenmenin yolu dosdoğru yanına gitmek ve haykırmaktı belki de, sarsıp onu sormak: Neden? Neden? diye. Ama yapmazdı bunu yapamazdı. Zihni allak bullaktı yine, 2.tekilayı da içti, bu kez içinde ki ateş daha da yükselmişti. Ama umursamadı, kızgınlık ve hayal kırıklığı alkole karışmıştı artık.

               Müzik yavaşlamaya ve masalar boşalmaya başladığında saat 3 ü biraz geçmiş olmalıydı. Hala aynı taburenin üzerinde, bilmem kaçıncı tekilayı yuvarlarken hesabı nasıl ödeyeceğini düşünmeye başlamıştı. Hala tam arkasında oturuyordu, O da aynı  yerden kımıldamamıştı. Kafası iyice dönmeye başlamıştı, eğer O kalkmazsa, kendiside çıkamazdı bardan, zaten hesabı ödemediği sürece bir yere gidebileceğini sanmıyordu. Ancak beklenmedik bir şekilde O ayağa kalktı, ve yürümeye başladı, yine bir gün daha onun gözlerine bakamadan, ona onu hala sevdiğini söyleyemeden ve yarın ne olacağını bilemeden bitiyordu. Ancak bugün farklı bir şey oldu, kapıya yönelmedi, tam tersine O'na doğru yaklaşıyordu, onu tanımış olamazdı, bu imkansızdı. Yoksa değil miydi? Kafayı bulmuşken  her ihtimali değerlendirmek oldukça zordu, oturduğu yerden kalkıp kalkmamak arasında bir seçim yapamadan O artık yanındaydı bile, omzunda  Onun elini hissetti; kafasını çevirdi, yaşlanmıştı evet yakından daha da belli oluyordu bu ama onu daha çirkin ve ya daha az çekici kılmamıştı yıllar, daha olgun ve daha mutsuz yapmıştı sadece. O eğildi ve tek bir cümle etti kulağına: ''Aş artık bunları''.O anda ayrıldıkları güne gitti aklı, sanki yeniden yaşamıştı her şeyi 15 yıl sonra: ''Aş artık bunları'', bu cümle öyle bir döndü ki kafasında, dünyanın en yüksek tepesine çıkıp bağırsa yankılanamazdı bu cümle kafasında onun kulağına fısıldadığı kadar. Hiç tepki vermedi, oysa aklından elinde ki bardağı onun boğazına saplamak, küfürler saçmak , saçlarından tutup yerde süründürmek  geçti. Ama aynı ayrıldıkları geceki  gibi kafasını sallayıp, acı bir tebessümle karşılık verdi. O giderken arkasından bakmadı bile; bir hayaleti göremezdi ki zaten, ve gölgesi ise izleyemeyeceği kadar hızlıydı...

21 Ağustos 2011 Pazar

Somali: Sonun Başlangıcı

Yer: Somali, Afrika'nın En doğu ucu, Hint Okyanusu kıyısı
İklim: Kurak, düzensiz yağışlar
Nüfus: 8 milyon civarı (tahminlere göre)
Yönetim: Cumhuriyet...

   Günlerdir, terörün dışında gündemi meşgul eden başka bir başlık daha var; Somali. Yardımlar, yakarışlar ve dualar hep onlar için gidiyor. Sms'ler, fitreler,zekatlar onlara çalışıyor. Hepimizin içi burkuluyor haber kanalları bir deri bir kemik kalmış çocuk görüntülerini gösterdiği zaman. Her insan gibi, acıyoruz hallerine , 5 m2 lik bir çadırda bir aile olarak kalmaya çalıştıklarını görünce. Ama...Ama maalesef Somalideki dramın bir insanlık dramından çok, sömürgecilik zihniyetinin bir ürünü olduğunu da unutuyoruz. O ülkede yaşananlar, doğal afetin  sonuçları değildir. Doğal afet yani kuraklık ancak bir etmen olabilir.Neredeyse 100 yıl sömürülmüş bir millet, doğru düzgün merkezi bir hükümeti olmayan halk, fakirlikten kırılan ve maalesef vatandaş kategorisine bile sokamayacağımız insanlar... İşte Somalinin gerçeği budur.Başka bir gerçek de Somalinin bu durumunun yani açlık sınırında yaşaması, yaklaşık 20 küsür senedir devam etmektedir, bu seneyi özel kılan ise kuraklığın dayanılmaz boyutlarda olması ve sosyal medya araçlarının önlenemez şeffaflığıdır. İnsanların çok daha çabuk örgütlenmesine imkan veren soyal medya araçları bu sene önce Arap isyanlarıyla kendini göstermiş sonrasında bir çok gösteri ve örgütlenmeye zemin hazırlamıştır. Bu kadar çok gözümüze sokulan Somali dramıda bunun bir sonucudur. Dediğim gibi yaşananlar son bir kaç yılın getirdikleri değil , yılların sömürülmüş toplumunun artık bitme noktasına gelmesidir. Somali'de ki durum şaşırtıcı değildir zira IMF ve Dünya Bankası 80'lerden başlayarak ülke ekonomisine ağır darbeler indirmişlerdir.Eğer Somalinin sadece kurak bir iklime sahip, çorak bir ülke olduğunu sanıyorsanız çok yanılıyorsunuz; ülke'de, IMF ve Dünya Bankası eli değmeden önce, kendi kendine yetecek kadar yapılan bir tarım vardı, ayrıca henüz dokunulmamış uranyum, doğal gaz ve petrol kaynakları da cabası. Yani dünyanın en fakir ülkesi değil, hatta yer altı zenginliği bakımından gayet iyi durumdalar. Fakat problem tabi ki siyasal ve coğrafi açıdan kaynaklanan stratejik konum. İngiliz ve İtalyan sömürgeciliğinin ardından kurulan cumhuriyet ülkeye her ne kadar yeniden yapılanma fırsatı tanımış gibi gözüksede, bunun ülkeyi iyice dışa bağımlı hale getirerek  ''yasal olarak '' işgalinden başka bir amaç taşımadığı çok açık.Amerikan petrol şirketlerinin de burayı mesken edinmesi zaten her şeyin kanıtı. 

       İşin asıl dramatik yanı, aslında toplanan milyonlarca liralık ve ya dolarlık yardımların aslında yine fakir insanların cebinden çıkması. Bu ülkeyi asıl sömüren devlet ve kişilerin cebinden beş kuruş para çıkmazken bizim gibi gelişmekte olan ülkeler, işsizlikle boğuşan ve belini doğrultmaya çalışan ülkeler ve onların ağır vergilerle ezilmiş vatandaşları bu yükü omuzluyor ve o aç insanlara yardım eli uzatıyor. Ve asıl ironi herhalde yıllarca sömürdükleri yerlerde yardım çadırları açan Avrupa ülkelerinin yaptıkları olsa gerek.Somali aslında sadece bir örnek, bu şekilde harcanan ve harcanmakta olan bir çok Afrika,Asya ve Amerika ülkesi var. Somali bir sona yaklaşıyor, belki kötü bir son belki de iyiye gidecek bir son bunu kimse bilemez ancak  dünya ideolojik söylemlerin baskısı altında kaldığı sürece ve sistem her zaman piramadin en üst noktasına çalıştığı sürece daha ölecek olan nice çocuklar, aç insanlar ve askerler göreceğiz. Ne zamanki silah endüstrisi artık üretim yapamayacak hale gelecek, ne zaman ki savunma sanayii sadece belirli miktarda ve kotada üretecek ve ne zaman ki gelişmiş ülkeler, açlığın bir kader değil bir seçim olduğunu anlayacaklar belki o zaman Somaliyi sadece ekonomi haberlerinde işsizlik oranları açıklanırken duyacağız.... 

7 Ağustos 2011 Pazar

Geçmiş ve Gelecek

        Hayatın en güzel tarafı belki de hiç beklenmedik anlarda ki süprizleridir. En umutsuz olduğumuz zamanlar da, ya da her şeyin çok iyi gittiğini sandığımız durumlarda, bir bakmışız her şey tepe taklak olmuş, ya da birden düzelivermiş... Neye inanırsak inanalım başımıza gelen iyi şeyleri görmezden gelir, kötü şeyleri ise her zaman umutsuzluk ve çaresizlik içinde karşılarız. Günlük hayatın koşuşturması, mücadelesi ve yorgunluğu arasında bazen nelere sahip olduğumuzu ve ya olmadığımızı gözden kaçırabilir, hesabını iyi yapamayabiliriz.İnsanoğlu olarak geçmiş hesaplara çok fazla saplanır ve geleceği çok kurcalarız.Bunların hepsi sahip olduğumuz anları kaçırmamıza sebep olur.Hayatın yaşadığımız anların bir toplamı olduğunu kavrayabilirsek anı yaşamanın ve düşünmenin aslında hiç de düşüncesizce bir eylem olmadığını görebiliriz.Hayatta ki fırsatlar ve hatalar anlık gelişir. Şimdi yaptığımız bir hareket bir sonrakini etkileyerek bizim kariyer,ilişki,dostluk,doğru ve yanlış dediğimiz kavramları oluşturur, biz de  bunu bir ömür olarak niteleriz. Bu yüzden hayattaki hata marjini çok kısa ve küçüktür, yani bir adım fazla atmak(acele etmek) fırsatı ıskalatabilir, yine aynı şekilde bir adım geçte onu yakalamamızı engeller. Bazı insanlar, hayatlarını planlı ve düzenli yaşamayı bir ilke olarak görürler, planlı olmanın yanlış bir tarafı da yoktur ancak geleceğe yönelik çok fazla plan, o an yapılabilecek olan eylemleri uygulamaya koymamızı zorlaştırır. Çoğumuzun geçmişle alıp veremediği çok fazla mesele vardır, geçmiş bir lanet gibi peşimizden kovalar gibi gelir bize, fakat gerçek böyle değildir, geçmiş biz izin verdiğimiz ölçüde bizimle yürür.Aynı hizada yürürsek bizi mutsuz eder, bizden önde gidiyorsa hayatımızı kabusa çevirir. Geçmiş unutulmaz ve değiştirilemez sadece arkamıza döndüğümüzde her zaman orada olması gereken, hatalarımıza bir göz atıp bizi değiştirebilecek eylemleri yapmamıza fırsat veren bir olgu olarak görülmelidir.

     Bugün toplumlarda görülen en büyük eksiklerden biri de budur. Geçmişlerini kabullenemeyen, hatalarını düzeltemeyen ve sürekli kavga halinde olan toplumlar, bunları gelecek planlarına da yansıtırlar. Ortaya çıkan tablo ise kendi geçmiş kimlikleriyle barışamamış ve geleceğin getirdiği değişim zorunluluğu arasında sıkışıp kalmış jenerasyonlardır. Sürekli mutsuz insanların artmasının ve depresyon dediğimiz modern çağın hastalığının sebebi de bu kimlik bunalımıdır.